Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Canım,
Haftalardır senden haber alamıyorum. Meraktayım. Kendimi zor tutuyorum yanına gelmemek için. Aklıma kötü şeyler getirmek dahi istemiyorum.
Birkaç kulaktan dolma haberle ürkerek, bu satırları yazmaya koyuldum. Hani sana bahsettiğim bir düşüm vardı. Onu gerçekleştirmek için yaptığım başvuru kabul edilmiş. En kısa zamanda beni yanlarına çağırıyorlar. Ama senden haber almadan bir yere gitmeye niyetim yok. Biliyorsun, bu hayalimin içinde sende vardın. Sensiz bulunduğum yerden bir adım bile atamam…
Sesini, soluğunu hissedemiyorum. Tenin dokunuşunu kâğıdın üzerinden alıp kalbime süremiyorum. Canım, neredesin? Çevrendeki insanlara da birkaç mektup gönderdim ama onlar da suskun. Sana bir şey olduysa yaşayamam…
Bu mektup sana ulaşırsa, lütfen cevap yaz. Seni bilmeden kırdım mı, üzdüm mü, bilmiyorum. Yine de özgür dilerim; yaptığım ya da yapmağım tüm hatalarım için.
Aramızdaki mesafe uzun. Senle sadece kâğıda bıraktığımız izlerle hasret gideriyoruz; ama ben bundan memnunum; her gün tek tek yazdığın kelimeleri öpüyorum. Senin o ipeksi yanaklarının allığını, kuru dudaklarımın üzerinde hissediyorum.
Biliyorsun, sen yoksan bende yokum. Hayallerim hep iki kişilikti. Sen ve ben. Üçüncü kişiler sadece çevremizdi.
Aslında bunları yazarken içimde kuşkular yok değil. Acaba diyorum…ama yok aklımın ucuna bile gelmez. Bunu düşünmek bile sana yapılmış en ağır hakarettir. Tabii yinede insanın aklından da geçmiyor değil. Beni unutturtacak biri mi çıktı karşına? O yüzden mi haftalardır bana yazmıyorsun? Evet, evet, biri var hayatında.
Şuanda bu kelimeleri yazarken içimde giderek artan şüphe, beynimi ele geçirmek üzere. Ama neden yapasın ki bunu? Mesafe dimi? Kilometreler, yollar… Bizi ayıran şey bu cansız mahlukatlar mı? Seni de anlamıyor değilim; gençsin ve güzelsin, çevrende göze çarpan bir meleksin. Ama ben… ben her gün senin hayalinle, sana kavuşacağım günün o ışıksı parlaklığıyla ayaktayım.
Dün yağmur yağdı burada. Sağanak. Çok üşüdüm. Saatlerce ıslandım, yağmurun altında. Gözyaşlarımı yine gizlice akıttım yağmurun damlalarıyla. Yanımda seni düşledim. Sonra üşümem geçti. Dik yürümeye başladım yolda. Haykırdım; “ey doğa, yıkamazsın beni, deviremezsin bu adamı devinimlerinle”, diye.
Sana bir şiirimde yazdığım gibi; “bir köşede virandım sessizce” Ama sensiz değil, sessizdim; aşksız değil, bitkindim…
Bu satırları sonlandıramayacağımdan korkuyorum. Göğsümün ortasına bir ağırlık çöktü. Nefes almakta güçlük çekiyorum, olsun senle konuşuyorum ya, seni düşünüyorum ya, bir ağırımı sindirecek sana yazmamı, dünya mı dindirecek sana olan sevgimi???
Kâh bu cihanda yaşamışım sensiz, kâh diğer cihanda. Sensiz ikisi de zulümdür bana.
Saatlerdir bitiremedim bu mektubu. Muhtemelen bugün postaya yetişmeyecek. Hani göğsümde bir ağrı var demiştim ya, beni yere serdi. Birkaç saat uyudum. Sonra yeniden senin karşına geldim.
Canım, eğer beni sildiysen de yaşamından haberim olsun. Bu acıyı nasıl kaldırırım, bilmiyorum. Yeter ki daha fazla boş ve farazi duygularla geçirmeyim bu hayatı. Aslında sensiz olursam, dünyam zaten boş ve farazi olacak…
Bu göğüs ağrısı öldürecek beni. Kâğıda düşen her kelimem sonunda, acı içimi gitgide yakıyor. Dayanılmaz kılıyor bedenimi. Belirsizlik ve çaresizlik, beynimi kemiriyor.
Yoksun biliyorum. Daha da yoğun hissetmeye başladım. Yalnızım. Sana gitme bile diyemiyorum, çünkü yoksun karşımda. Ben gidiyorum, ama hayalim olan yere değil. Sonu olmayan, sensizliğin ıstırabını azaltacak bir yere…
“Kırık kapıların önünde yıllardır nöbetteyken,
Vapur düdükleri, tren düdükleri,
Bitmeyen çığlıklarla harmanlanmış gibi vücudumda,
Kırık kalbimle, sensiz
Virandım sessizce”
Elveda…
Aişe
Yol arkadaşım…
Ben otobüse binerdim okula gitmek için. O da tam dört durak sonra gelir otururdu yanıma. Hep anlatırdım uçarı hikâyelerimi, olgunlukla dinlerdi ve bazen de hakkı tavsiye ederdi. Hastane yolunu birlikte yürürdük, susardı genelde, kafası karışıktı belki, ya da bir derdi vardı ama söylemezdi. Düzenli olarak namaz kılardı, ben kılmazdım. Abdest almak zor derdim okulda. O yardım ederdi abdest almama. Bazen kızardı hatta.
Zengin değildi Ayşe… birkaç çeşit elbisesi vardı, öteki kızlar gibi vitrinlere de bakmazdı. Kanaatkârdı, az yer, onu da hiç belli etmezdi.
Bir gün başörtüsü yasağıyla tanıştık. Sarsıldık birlikte, anlayamadık. Ama ikimiz de başörtümüzden vazgeçmeyi düşünmüyorduk. Herkes teker teker başörtülerini çıkartmaya ya da peruk gibi çözümler üretmeye, üretmeyenler de okulu bırakmaya başlamıştı. Bilmiyorduk ne yapacağımızı. Ayşenin baskıcı bir ailesi vardı, eğer okulu bırakırsa evden çıkamazdı, hem bir yığın azar da dinlemek zorunda kalırdı aylarca. Ailesine okulu bırakıp bir kuran kursuna gitmek istediğini söylediğinde ne cevap verdiler bilmiyorum ama O mecburen- okula devam etme kararı aldı. Okula gitmeli, sonra çalışıp para kazanmalıydı ve ancak böyle kendi hür hayatını kurabilirdi. Ben hala “birileri istedi diye açmam başımı” inadındaydım. O yıl, bu tartışmalarla bitmişti. Okulun son günü birlikte sahile yürümüştük ve yol arkadaşım bana içecek ısmarlamıştı. Kavrulan yüreklerimiz soğumuştu biraz.
Tatil çabuk bitti ve okulun ilk günü ben başörtümü çıkarttığımda karşılaştık onunla. İkimiz de sınıftan çıkamıyorduk öyle. Daha fazlası görmemeliydi, canı acıyordu yol arkadaşımın. Sınıfındakiler çabuk atlatmıştı bu durumu, müzik dinleyip dans etmekten çekinmiyorlardı. Fakat benim yol arkadaşım o gürültüde, o umarsız insanların arasında bir başına Kuran okurdu, kitap okurdu.
Bir gün şiddetle girmiştim Ayşenin sınıfına , “Cenin!” demiştim, “katliam olmuş…” kızlar umursamayınca teybin fişini çekmiştim koparırcasına. Bana kızmışlardı. Sadece yol arkadaşım savunmuştu beni. Ama eminim ağlamıştı o gece. Cenin… zulmü karşılaştırdık. Bizim evimizi, bedenimizi işgal etmemişlerdi henüz. Ama burada, bize kimliğimizi çiğnemimizi teklif etmişlerdi, biz de kabul etmiştik. Bazılarıysa sevinerek kabul etmişti. Ama biz o denli onursuz değildik.
Bu sarsıcı olay üzerine sorguladık hayatımızı. Okumaya başladık yaratan Rabbimiz adıyla. Okudukça yeniledik kendimizi, inşa ettik hayatı ve tarzımızı. Din neydi? Peki zulme karşı Rabbin tarafında olmak?
Okudukça gördük ki birileri bize hakkı söylememişti. Tüm samimiyetimizle girdik vahyin aydınlığına, sıyrılarak zulmün karanlıktan. Gözümüze nur, aklımıza rehber, kalbimize şifa idi Kitab. Furkan oluşuna iman etmiştik.
Ey iman edenler! Allah’ın ve resulünün önüne geçmeyin! Demişti Rabbimiz.
Bize başörtümüzü açalım mı açmayalım mı tartışması düşmezdi öyleyse. Bunu Ona söyledim üzülerek. Benim ve diğer arkadaşlarımın okula gitmemek durumunda alternatifleri vardı, bir şekilde yaşardık. Ama Ayşe… O hem ekonomik hem de sosyal açıdan yoksun bırakılacaktı. Okula gitmiyorsa başka bir yere de gidemezdi. Sonunda şunu söylemişti bize: “istemiyorum fakat okulu tercih etmek zorundayım, başka çarem yok…” Ona hak vermiş miydik, bilmiyorum ama üzgündü herkes.
Aradan aylar geçmişti. Gönlü kırık yol arkadaşım lise son sınıftaydı, üniversiteye hazırlanıyordu ben okul dışı eylemlerdeyken…. Bir gün ansızın okuldan kaçmak gibi bir adeti yoktu fakat - yanımda bitiverdi. Heyecanlıydı, o pek nadir heyecanlanır. “Bugün meal okuyordum, bak ne gördüm” dedi ve meali uzattı. Şaşırdım, çünkü okula bir saat uzaklıktaki bana, sırf iki ayet meali göstermek için gelemezdi. Yüzüne baktım, “Nisa onyedi onsekiz” dedi.
Okudum.
Fark etmemiştim ben de bu ayeti, Allah öyle demişse boyun eğmeliydik. Bir şey demedim yol arkadaşıma, gözlerime bir ateş yığılmışken baktım yüzüne ağlamaklı. O da benzer bir haldeydi.
“Ne yapacaksın Aişe?”
“Ne yapacağım? Okula gitmeyeceğim elbette…”
Ve terk etti okulu Aişe.
Bir süre evdekileri idare etti ama müdür babasını arayınca devamsızlık hakkını doldurduğu ortaya çıktı ve tabiri caizse kıyamet koptu. Bir süre ciddi bir direniş gösterdi ama sürdürmesi zordu ve baskılara kahramanca yenilerek okula döndü. Birkaç hafta sonra okullar kapandı, sınava da gitti yol arkadaşım ama almadılar içeri, başörtülüydü…
Kavga bitmemişti, hatta yeni başlıyordu onun için. Artık görüşemiyorduk, engellenmiştik. Dilediğini okuması bile engellenmişti. Küçük adımlarla, yoğun savaşlarla edinmeye başladı yeniden haklarını bir bir…
Şimdi göremiyorum onu pek. Ama biliyorum ki dört durak ötede bir dostum uyuyor geceleri karanlığa. Biliyorum omuz omuzayız her kavgada.
Varsın zulüm bütün dünyayı sarsın,
varsın mutluluklar başka bahara kalsın,
Madem ölüm tek bir defa gelecek
O da neden Allah için olmasın?
Aişe,
Yoldaşım…
Selam olsun!
“Hanım, ben böyle bir şeye asla müsaade edemem. Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimse alamaz. Hem dünyaya gelen rızkıyla ve sabrıyla gelir, bunu sakın unutma. Diğer iki evladımızı nasıl büyüttüysek, onu da büyütürüz. Allah Kerîm’dir.”
Nurten Hanım gözlerini araladı. Hiç de huzurlu geçmemişti gecesi. Bütün gece kabus doluydu. Dün aldığı kötü haberi bir türlü çıkaramıyordu aklından.
“Belki de evet belki de rüyaydı bu haber!”
Aceleyle kalktı yataktan. Masanın üzerinde duran kağıda bakana dek gülümseyen yüzü, asıldı aniden.
“Doğruymuş. Evet, hamileyim. Kendimi kandırmaya çalışıyorum. Doğru işte üçüncüye hamileyim. Bir bebek daha! Aman Allah’ım! Düşünmek bile istemiyorum. İki çocuğu büyütene kadar neler çektim ben. Hayatım karardı. Tam rahata erdim, rahat bir nefes aldım derken, bir bebekle daha asla uğraşamam. Ne yapmalıyım, Allah’ım? Ne yapmalıyım?”
Yatakta uyumakta olan kocasına baktı. Henüz ona bile söylememişti hamile olduğunu. “Ona söylesem de bir şey fark etmez ki, nasıl olsa “Dünyaya gelen büyür.” diyerek tepkisiz kalır.” diye geçirdi içinden.
Dalgın bir şekilde kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Mutfaktan eşine seslendi sonra. Adam yarı uykulu geldi, hazır sofraya oturup yemeye başladı. Zoraki yediği her hâlinden belliydi. Sonra karşısında oturan karısına baktı. Çok durgundu. Bir noktaya dalmış, hareketsiz oturuyordu.
Ne oldu hanım? Bu ne dalgınlık?
Yok bir şey. Haydi, sen acele et, işe geç kalacaksın.
Yerinden kalktı. Çocukların yanına gidecekti ki, tekrar geri döndü, kısık bir ses tonuyla eşine seslendi:
Bey sana bir şey söyleyeceğim.
E…….söyle bakalım.
Ben hamileyim, biliyor musun?
Doğrumu bu? Çok sevindim. Bebek sevmeyi de özlemiştik hani…
Sen sadece sevmeyi düşünüyorsun. Oysa ben nasıl bakacağımızı… Neden? Çünkü sen sadece seviyorsun. Ben ise sabahtan akşama kadar çocuklarla canım çıkıyor. Birde uykusuz geceler… Yok, bey, ben iki çocuğu büyütene kadar ne zorluklar yaşadım. Hastalıkları, üstleri, başları, mamaları, bezleri… Yeni yeni kendime geldim. İnsan içine çıktım. Bu yaştan sonra üçüncü bir bebekle asla uğraşamam. Ben bu bebeği aldırmaya karar verdim.
Adamın neşesi kaçtı. Elinden çatalı hışımla bırakırken, bir taraftan da düşüncelerini açıklıyordu:
Hanım ben böyle bir şeye asla müsaade edemem. Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimse alamaz. Hem dünyaya gelen rızkıyla ve sabrıyla gelir, bunu sakın unutma. Diğer iki evladımızı nasıl büyüttüysek, onu da büyütürüz. Allah Kerîm’dir.
Nurten Hanım hıçkırıklarla ağlarken, bir taraftan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
Tabiî, sen ne gördün ki! Akşamdan akşama baba oldun sen. Bütün sıkıntıyı ben çektim. Gece sabahlara kadar ben salladım. Acıktıklarında ben doyurdum. Bezlerini ben yıkadım. Sen ne yaptın? Sadece sevdin.
Ama ben de rızklarını temin etmek için gece yarısına kadar çalıştım. Bir şey diyor muyum? Bunlar bizim görevimiz hanım. Sen ne dersen de, ben izin vermiyorum..
Adam aceleyle hazırlandı. Kapıya gelince seslendi:
Hanım! Ben gidiyorum. Bir şey istiyor musun? Gelirken alayım.
Sadece bana kürtaj için para bırak.
Adamın yüzü asıldı:Sana anlattım ya! İzin de vermiyorum para da. Akşam gelince konuşuruz.
Kapıyı hışımla kapatarak çekip gitti. Nurten Hanım kendini çaresiz ve yalnız hissediyordu. Bir yandan ortalığı topluyor, bir yandan da eşinin ardından söyleniyordu:
Sen ne çektin de konuşuyorsun? İzin yokmuş. Senden izin isteyen mi var?
Sonra gözüne bilezikleri takıldı. Evet, bunları annesi takmıştı. Bilezikleri bozdurarak kürtaj olabilirim diye düşündü. “Buna da bir şey diyemez ya. Çünkü onun değil.” diye düşünürken gülümsüyordu.
Bu işi bugün halletmeliyim. Akşam olmadan, o işten gelmeden hem de. Yine aynı konuşmaları çekemem vallahi.
Uyuyan çocuklarına baktı. Daha uyanmayacaklarını biliyordu. Onlar uyanana kadar işini halledebilirdi. Uyandıklarında okumaları için bir not yazarak hazırlanıp hızla çıktı evden. İlk işi açık olan bir kuyumcu dükkânı bulup, annesinin taktığı bilezikleri bozdurdu ve en yakın hastaneye attı kendini. Nihayet doktorun karşısındaydı.Olan biteni anlattı bir çırpıda. Doktor daha ufak olduğu için bebeği alabileceğini söylediğinde biraz rahatladı. Hemşire yatacağı yeri gösterdi ona. Biraz korku biraz da tereddütle şaşkın bir şekilde yatarken kararsızlığı devam ediyordu.
Acaba vaz mı geçsem? diye geçirirken içinden, bebek bakımının zorluklarını geçirdi gözünün önünden.
Yok, yok, bu gün bu iş bitmeli. Kurtulmalıyım mutlaka, dedi. Hemşireyle konuşuyordu ki, verilen narkozun tesiriyle kendinden geçmişti.
Minicik masum bebek parçalara ayrılarak kazınıyordu. Daha annesinin şefkatini hissedemeden, kokusuna doyamadan, koynunda güven duyacağı bir gece bile geçiremeden, bu dünyada en fazla güveneceği varlık tarafından yok edilmişti bile…
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Gözlerini araladığında. Her yer bulanıktı. Gözleri birşeyler sormak için birilerini aradı. Belli belirsiz seçebiliyordu hemşireyi.
Bitti mi? diyebildi sadece. Hemşire iş bitirici bir ifadeyle:
- Evet, efendim. Geçmiş olsun. Kendinizi iyi hissettiğinizde evinize gidebilirsiniz.
Hemen gitmeliyim. Bana bir taksi çağırın lütfen. Evde çocuklarım var, çoktan uyanmışlardır.
Biraz daha dinlenirseniz daha iyi olur
Evde dinlenirim. Beni kapıya kadar bırakın. Taksiyle giderim ben.
Hemşire telefonla konuşup taksinin kapıda olduğunu söylediğinde yavaşça doğruldu yerinden. Başı dönüyordu. Kendini hiç de iyi hissetmiyordu; ama gitmeliydi mutlaka. Akşam olmadan evde olmalıydı. Hem de çocukların uyanmış ve acıkmış olabileceklerini düşünerek, getirilen tekerlekli iskemleye oturdu. Başı hâlâ dönmekteydi. Şoföre adresi verdikten sonra derin bir oh çekti. Şoför:
Geçmiş olsun abla. Hasta mısınız?
Hâlsiz ve yorgun bir şekilde karşılık verdi:
Yok, iyiyim şu an. Bir sorunu hallettim de.
Derken hafifçe gülümsedi. Evlerine yaklaşmışlardı ki, bir kalabalık ilişti gözüne. İtfaiye, ambulans ve meraklı bir sürü insan yığını uğultu hâlindeydi sanki. Şoför:
Abla, burası tıkalı… Evin de yakınsa, sen in istersen, arabayla daha ileri gidemeyiz.
Evet, ev az ileride. Tamam, ben burada ineyim.
Parayı uzatırken bir taraftan da söyleniyordu:
Tam da zamanında sıkıştı trafik. Ne oldu acaba?
Şoför paranın üzerini verirken bir yandan da:
Tekrar geçmiş olsun abla, diyerek geri döndü ve hızla uzaklaştı. Nurten Hanım bitkin ve hâlsiz bir hâlde yavaş yavaş ilerlerken, içine bir korku düştü. Hızlı adımlarla gitmek istese de vücudunu taşıyacak dermanı bulamıyordu kendinde. Ambulansa çarşafa sarılı bir ceset getirildiğini gördüğündeyse korkusu iyice arttı. Etraftakiler:
İki çocuk da zehirlenmiş. İçeride başka kimse var mı acaba? diye bağrışmalar onu iyice korkutmuştu ki, kafasını kaldırdığında gördüğü manzara dehşetti. Evinden kara dumanlar gökyüzüne doğru çıkarken, etrafta keskin bir yanık kokusu hâkimdi. İnsanların uğultulu bağırışları içerisinde olan biteni anlamıştı. Zaten bitkin olan bedeni daha fazla dayanamadı; olduğu yere yığılıp kaldı. Ambulansın başındaki doktor görevlilere seslendi;
Kadın bayıldı! Arkadaşlar çocuk cesetlerinin yanına taşıyalım da ilk müdahalesini yapalım. Haydi, arkadaşlar acele edin…
Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah’ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün.
Hemedanlı Ebü’lKasım, bir yolculuk sırasında yolunun üzerinde cahil insanların ilâh edindikleri putların toplandığı bir puthane gördü.
Merak etti. İzin isteyip içeri girdi. Bir kenarda durarak, olup biteni seyretmeye başladı.
Ortada bir ateş yakılmış, üzerine içi yağ dolu bir kazan konmuştu. Ateş alevlendikçe yağ fokurduyor, coşup köpüren bir deniz gibi kaynıyordu.
Kenarda bir grup insan bekliyordu.
İçeri bir adam geldi. Gayet saygılı bir şekilde putlardan birine yaklaştı, eğildi, önünde secde etti. Putun yanındaki görevli:
Ey secde eden! Tanrının nesisin sen?, dedi.
Adam başını secdeden kaldırmaksızın:
Kuluyum, diye cevap verdi.
O hâlde armağanını ver, dedi görevli.
Adam, puta bir hediye sunarak, aynı saygı içerisinde geri çekildi, savrulup gitti.
Bir başkası geldi ardından. O da tazim ve aynı hürmeti gösterip, secde etti.
Ona da sordular:
Sen secde ettiğin bu tanrının neyisin?
O da:
Kulu ve kölesiyim, dedi. Armağanlarını sunup gitti.
İki, üç, on, yirmi derken, birçok insan gelip gitti.
Sonunda zayıf, çelimsiz, ayakta durmakta dahi zorlanan biri geldi. Rengi solgun, kurumuş dudaklarıyla perişan bir hâlde idi.
Ona da:
Kimsin sen? Tanrının neyi oluyorsun?’ diye soruldu. Adam:
Ben bir parça deriden ibaretim, dedi ve ekledi: “Tanrıma aşığım ben.”
Öyleyse otur şuraya, dediler.
Ateşin yanına oturttular.
Kızgın yağ kabını getirdiler, başından aşağı döktüler.
Adamın attığı çığlık içime gömülmüştü.
Başı lime lime olmuştu, bedeni eriyivermişti.
Hemen bedeninin geri kalanını yaktılar. Onlara göre; bu cesedin külleri kutsal ve mübarekti ve her derdin ilacı idi.
Herkes bir parçasını alarak paylaştı.
Gördükleri karşısında hayret ve dehşete düşen Ebü’lKasım hemen çıktı oradan. Adımlarını sıklaştırarak kaçar gibi uzaklaşıyordu oradan.
Hem yürüyor hem de:
Ey gönül oyunuyla ömrünü boşa geçiren! diyordu. “Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah’ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün.”
Kıssadan Çıkan Hisse
Evet, şimdi gelelim Ebü’lKasım’ın başından geçen bu hikâyenin bizlere düşündürdüğüne. Ben o yanıp kül olan adama gerçekten hayran oldum. Bir puta bu kadar âşık olan o zat yüce Allah’ı bulsaydı, bilseydi, kim bilir nasıl mübarek bir veli olurdu? Ama bilmiyordu. İşte alınacak en büyük ders budur. Biz biliyoruz; ama nasıl bir kuluz? Bilmeyene, o en güzeli (Allah’ı) anlatıyor muyuz, O’na davet ediyor muyuz? Cevap, genellikle hayırdır. Davet edenleri tenzih eder, ayaklarının altlarına yüzümüzü süreriz.
Bizler bırakın yanıp kül olmayı, İslâm’ın ve imanın şartlarından kaçını yerine getiriyoruz? “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye atasözü olan bizler… Demek ki, kahve tatlı ikram edilse, onun hatırı seksen seneye çıkacak… Oysa kahve Allah’ın, su Allah’ın, ateş O’nun, cezve O’nun, şeker O’nun, fincan O’nun, kaşık O’nun, evet hepsi yüce Rahman’ın… O’nun bizim yanımızda ne kadar hatırı var? Ne kadar O’ndan korkup, ne kadar O’nu seviyoruz? Ya da ne kadar korkup ne kadar sevmemiz gerekir? Şimdi bize sorsalar Müslüman mısınız? Hemen “Elhamdülillah Müslümanız.” diyoruz; ama durun bakalım, öyle demekle oluyor mu? Bunun şartları yok mu? Var. Kaçını yerine getiriyoruz? Birini, ikisini. O hâlde şimdi biz nasıl Müslümanız? Bu şekilde ruhumuzu teslim edersek, yakıtı taş ve insan olan cehennem ateşinden korunabilecek miyiz? Şimdi gençler yurt dışına gitmek için can atıyorlar. İş için, daha ferah bir yaşam için. Tabi öyle gitmek istemekle gidilmiyor, bir sürü şartları var. Pasaport çıkacak, muhtardan oturma kâğıdı alınacak, para yatırılacak, emniyetten temiz kâğıdın olacak, vesaire. Şimdi bir genç bu şartlardan üçünü yerine getirip birini yapmadan gidebilir mi yurt dışına? Alırlar mı onu oraya? Bir de azarlayıp sen bizle dalgamı geçiyorsun, derler. İşte şimdi biz şartlarını yerine getirmeden kendimize Müslüman deyip duralım. Bize, “Niye namaz kılmıyorsun?” diyenlere “Canım benim kalbimiz temiz.” deyip vakit öldürelim. Allah bizleri bu hâllerden sevdikleri hürmetine kurtarsın. Aşkıyla gönülleri yananlar gibi bizi yaksın. İslâm tarihinde nice gönüller, nur Muhammed Mustafa için yanmıştır. Nicelerinin, Allah derken ciğerleri pişmiş, insanlar o kokuyu duymuşlardır. Bizim o kadar çok rehberimiz ve önderimiz var ki buna örnek olacak. Ciğerleri zikir ederken pişen Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’ın dişi şehit oldu diye kaptığı taşla bütün dişlerini kıran Veysel Karânî ve daha niceleri. Onlar nasıl inanmış, nasıl da sevmişlerdi Allah ve Resûlü’nü. Nasıl da canlarını ve mallarını O’nun uğrunda feda edivermişlerdi. Bu ne büyük bir imandı?
Oysa şimdi Peygamberin mucizesini abartı, mezhepleri uydurma, kerameti palavra sayan bir gençlik var karşımızda. Basiretleri bağlanmış, hissiz, yalan rüzgârlarında savrulmuş bir gençlik. İşte bizim gibi yazarçizer tayfasının ve çok değerli ehlisünnet âlim ve hocalarının en büyük görevi; bu gençliğe, yanan bir kalp, Allah diye atan bir gönül kazandırmaktır. Zaten yüce yaratıcıyı bulan bu gençlik, her şeyini O’nun uğruna feda edecektir. Önemli olan; kalplerdeki küllenen ateşi alevlendirmektir. Nice âdi, uğursuz, ayyaş, berduş görünen insanlar O’nu bulunca, değerli ve kıymetli insanlar olmuşlardır. Nice dansözler, şantözler, hayat kadınları Allah’ı bulunca, Hz. Muhammed’i tanıyınca, yüce Kitabımızı keşfedince, değerli ve eşsiz hanımefendiler olmuşlardır. Onun için durmayalım, bir Müslümanı namaza başlatmak için her uğraşıyı verelim. Bozuk bir fikir sahibini düzeltmek için birçok şeyden fedakârlık yapalım. Mesela, dergimiz Beyan’ı bir kişiye daha ulaştırmak bize vazife olsun. Nice yurt dışında olan kardeşlerimiz, dergimizde sohbetleri bulunan çok kıymetli hocalarımızın bu sohbetlerinden sonra düzeldiklerini söylemektedirler. Birçok insan yanlışlarını bu uzman kalemlerden çıkan yazılardan etkilenerek bırakmışlardır. Yani hiç değilse bunu yapmalıyız. Hiçbir menfaat gözetmeyerek, sırf Allah rızası için bir kardeşim daha kurtulsun adına…
Ey yüceler yücesi Allah’ım! Ey benim Rabbim! Niye benim beraatımı vermedin, ne kusur ettim? Allah’ım! Arkadaşlarım öyle mutlu ve sevinçli, ben böyle boynu bükük yetim kaldım. Rabbim! Sana yalvarıyorum! Benim de beratımı ver. Ne olur Allah’ım, beraatımı ver!
Eski zamanların birinde saf mı saf temiz mi temiz, her şeye ve herkese kanan bir adam yaşarmış. Tüm muradı insanlara hizmet edip Rabbinin rızasını kazanmakmış. Fakat bazı kendini bilmez insanlar, onun bu saflığından yararlanıp, ona kötü şakalar yaparlar, üzerlermiş. Gel zaman git zaman, bu saf adamın köyünden bir grup insan umre ziyareti yapmaya karar verirler. Giderlerken bu adamcağızı da yanlarında götürmeye karar verirler. “Yolda biraz takılırız, zaman geçiririz.” diye.
Nihayet uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra yüce Allah’ın evi Beytullah tüm heybetiyle görünmüş. Müslümanlar ve bizim iyilik timsali saf adamımız, heyecan ve sevinçle ona koşmuş ve umre vazifelerini yerine getirmişler. Yaklaşık on gün burada ibadet ve taatla meşgul olan kafile artık toparlanıyormuş. Şimdi Resûlullah’a varma zamanı gelmişti. Nur şehir Medine’ye gitmek için yola koyulmuşlardı. Mekke’den bir mil mesafe ayrılmışlardı ki, içlerinden biri çantasından birtakım kâğıtlar çıkarmış, acele ile arkadaşlarına dağıtmaya başlamış. “Bu nedir?” diyenlere:
”Susun, sessiz olun. Bizim saf adam duymasın, ona müthiş bir oyun hazırladım.” demiş.
Kafilede olan herkese dağıtmış. O kâğıtlardan sadece saf adama vermemiş. Arkadaşları dayanamamış, “Çabuk anlat, oyunun nedir?” demişler. Adam:
”Bakın, birazdan saf adam gelecek. Bizlere ellerimizdeki kâğıtların ne olduğunu soracak.”
”Eee, biz ne diyeceğiz?” diye atılmış arkadaşları.
”Diyeceğiz ki, bu kâğıtlar bize cennetten gelmiştir. Umre ziyaretimizi kabul eden Allah, bizlere beraatlarımızı gönderdi.” diyeceğiz.
Arkadaşlarından bazıları:
”Fakat bu çok ağır bir şaka.” dedilerse de bu işi yapmaya karar verdiler.
Biraz sonra saf adam yanlarına gelmişti. Birde ne görsün, herkesin elinde birtakım kağıtlar, onu öpüp kokluyorlar. Dayanamadı:
”Ey benim arkadaşlarım! Nedir o elinizdeki öpüp kokladığınız kâğıtlar?” diye sordu.
Hepsi birbirlerine kaş göz edip gülüşmüşlerdi. Bu oyunu hazırlayan zat ona:
”Aaa, senin bu kâğıtlardan haberin yok mu?”
”Hayır, yok.”
”Ama nasıl olur, bak, hepimize gönderildi bundan.”
”Fakat anlamıyorum, nedir onlar? Kim gönderdi?”
”Kim olacak, umremizi ve ibadetlerimizi beğenip kabul eden Allah gönderdi.”
Saf adam âdeta beyninden vurulmuştu. Son baharda yaprakları dökülüp en ufak bir rüzgârda titreyen bir gül ağacı yaprağı gibiydi. Dudakları: “Rabbim! Rabbim! diye kıpırdıyordu.
Aniden yönünü Mekke’ye çevirdi. Kâbe karşısındaydı; birden olanca kuvvetiyle koşmaya başladı. Arkadaşlarının “Dur, gitme! Şaka yaptık.” sözlerini duymuyordu bile. Onun gönlü yanmıştı, hem de nasıl bir yangın… Belki Nil nehri oraya aksa, söndüremeyecekti. Düşüyor, kalkıyor, ağlıyordu. Sonunda kavuşmuştu Beytullah’a. Ona öyle bir sarıldı ki, gözyaşlarını, Kâbe’nin örtüsü içine çekiyordu. Kalbini âlemlerin Rabbi olan Allah’a bağlamış haykırıyordu:
”Ey yüceler yücesi Allah’ım! Ey benim Rabbim! Niye benim beraatımı vermedin, ne kusur ettim? Allah’ım! Arkadaşlarım öyle mutlu ve sevinçli, ben böyle boynu bükük yetim kaldım. Rabbim! Sana yalvarıyorum! Benim de beratımı ver. Ne olur Allah’ım, beratımı ver!”
O, böyle yalvarırken, kafasına bir şeyin değip yere düştüğünü hissetti. Bir de ne görsün, arkadaşlarının ellerindeki kâğıtlardan çok daha güzel bir kâğıt. Hemen aldı, sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. Hemen kalktı kafilesine doğru koşmaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu:
”Aldım! Aldım! Ben de beratımı aldım!…”
Arkadaşlarının hepsi şaşırmıştı. Adam yanlarına gelince, hemen elindeki kağıdı aldılar. O da neydi? Bu kâğıt nasıl da güzel kokuyordu! Hayatlarında hiç bu kadar güzel bir koku koklamamışlardı. Üstelik çok garip harika desenli bir kâğıttı. Şimdi hepsi telaşlanmışlardı, işin içinde bir iş vardı. Hiç vakit kaybetmeden hemen Mekke’ye döndüler ve o devrin büyük âlimi bir büyük zata gittiler. Kâğıdı ona verdiler. O âlim zat kâğıdı eline alır almaz, ayağa kalktı.
”Sübhanallah! Bu cennet kokusudur.” dedi. Kâğıdı açınca hayret ve dehşeti arttı:
”Bu,” dedi, “bu bir berattır. Falan adama yazılmıştır. Hem de nur mürekkeple yazılmıştır.”
Hepsi donmuşlardı. Kimileri hüngür hüngür ağlıyordu. Âlim o saf adamı kucaklamış sakallarından, yüzünden, ellerinden öpüyordu.
”Ne olur bana dua et!” diye rica ediyordu.
Allah, bu saf kuluna rahmet etmiş, ona nazar edip mükâfatlandırmış ve arkadaşlarına da bir ders vermişti.
Allah resûlünün diyarından selâm var
Belki bizler bu adama ne kadar özensek azdır. Gerçekten Allah kuluna şah damarından daha yakındır. Rabbimiz nasip etti, yakın tarihte bir umre yaptık. Umre ziyaretimizi yaparken yukarıda yazdığımız kıssa hep aklıma geldi. Gerçi gökyüzünden başıma düşecek bir berat beklemiyordum; ama asırlar ilerledikçe Mevlâ’mızın bu tür ihsanlarının ne kadar azaldığına çok üzüldüm. İslâmiyet’in ilk yıllarında vahiy iniyordu. Daha sonraları Allah’ın dostlarından çok büyük hâller zuhur ediyor ve insanlar bunları bizzat görüyordu. Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin bir cemaatin önünde ölüyü diriltmesi gibi. Tabiî bizim tesellilerimiz de çoktu; yarın âhirette, Kâbe bize şefaat edecekti. Efendimiz, “Benim kabrimi ziyaret edip, tevbe edene şefaatim hak olur.” diyordu. Üstelik o mübarek yerlere gidip, “Ben affolunmadım.” diyen günahkâr olmuyor muydu? Çok şükür, affedildiğimize inanarak memleketimize döndük. İnanın, siz “Beyan” okurlarına da söz verdiğim üzere çok dua ettim. İnsan Kâbe’de âdeta dünya ile ilişkisini kesiyor. Rabbine şöyle nida ederken, gözyaşları döküyor.
”Ey Rabbim! Gidilen yere eli boş gidilmez, oysa biz çok suç getirdik. Dağların bile çekemeyeceği yükü iki kat sırtımızda çok güç getirdik. İşte Allah öyle yüce ve merhametli ki kulunu affetmek için âdeta bahane arıyor. Beytullah’ı ziyaret et, affedileceksin. Resûllah’ı ziyaret et, af kapsamına gir. Arafat’a çık, affedil. Hatta namaz kıldığın halı, çektiğin tesbih bile yarın bize şefaat edecek. Allah tersini yapmaktan bizi muhafaza etsin. Yaptığımız umreye en güzel rengi İsmailağa cemaati katmıştı. Bembeyaz fistanları, sarıkları, cübbeleri ve beyaz çorapları ile sanki Beytullah’ı Resûl’ün ashabı tavaf ediyordu. Tabiî muhterem hanım kardeşlerimiz, Kâbe’nin o güzel örtüsüne bürünmüş hâlde, son derece hayâlı ve edepli bir biçimde, Müslüman bir kadına yakışacak tarzda ibadetlerini yapıyorlardı.
Başımızda hoca olarak bulunan emekli eğitmen Eyüp Çakmaktaş, Kâbe’nin rengi ile hemhâl olmuş kardeşlerimizle ilgili bir olayı anlattı; hepimiz gözyaşlarına boğulduk. Anlattığına göre; bir grup bacımız umre ziyaretlerinden sonra kendisine bir zarf bırakmışlar ve şöyle demişlerdi:
”Biz gittikten sonra bu zarfı açın.” Onlar gittikten sonra açtık zarfı. Zarftaki mektupta şöyle yazıyordu: “Allah rızası için bu mektubu Kâbe’nin örtüsüne yapıştırın.” Kâğıttaki yazı şöyle başlıyordu:
”Ey Rabbimiz! Bizim şu örtümüzün, senin Beyt’inin örtüsü kadar kıymeti yok mu ki, bu örtü bize yasak ediliyor…”
Yaşadığı başka bir ibretli hâdiseyi daha anlattı bizlere. Yabancı bir ülkeden iki kız kardeş gelmişler Mescidi Nebevî’ye. Son günlerinde küçük kız kardeş, Efendimizin kabrinin dışındaki demirlere yapışıp, ağlamaya başlar ve Resûlullah’a şöyle seslenir: “Ya Resûlullah! Ben buradan ayrılmak istemiyorum. Yaşadığım yerde örtüm garip, mescidim garip, seccadem garip. Ne olur, burada öleyim. Bırakma beni ya Resûlullah!” Bunları duyan ablası hemen kız kardeşinin yanına gelip:
”Aman kardeşim, buralarda dualar geri çevrilmez. Sen daha çok gençsin.” diyordu; ama o yalvarıp duruyordu. Allah onu oracıkta katına yükseltmiş, canını alıvermişti. Bunu bizzat görmüş ve yaşamışlardı. Evet, şimdi devam edelim. Efendi Hazretleri’nin elinde yetişmiş hocaların o doyumsuz sohbetlerini ise, sizlere anlatamam. Allah hepsinden razı olsun. Dini Mübini İslâm’ı bilerek yaşamanın ne büyük nimet olduğunu, onları görenler idrak ediyor. Evet, gerçekten çok güzeldi umre. Hep bir ağızdan şöyle diyorduk:
”Ya Rab! Biz buraya İbrahim olup yanmaya geldik… İsmail olup kurban olmaya geldik… Hacer olup teslim olmaya geldik…” Ne güzel sözlerdi bunlar. Allah hakikatine erdirir inşallah.
Fakat ufak tefek sorunlar da olmuyor değildi. Ama uçaklarla gidip, güzel otellerde kalan bizlerin böyle ufak şeylerden şikâyet etmeye hakları olmadığını düşünüyorum. Aslında beni en çok üzen şey; bazı patavatsız insanların yolculuk dönüşü söyledikleri idi. Ne diyordu onlardan biri, yaşlı bir teyzeye:
”Sen kaç kere gittin umreye.”
”Evladım, bu dördüncü.” cevabını aldıktan sonra:
”Aman canım, sizin başka işiniz gücünüz yok mu? Arab’ı zengin ediyorsunuz. Oraya vereceğiniz parayı fakirlere versenize.” Şu çatlak sese bakar mısınız? Allah tan hoca arkadaşlarımdan biri o adama dönüp:
”Affedersiniz, siz nerenin müftüsüsünüz ?” diye sordu. Adam soruya şaşırmıştı.
”Ben müftü falan değilim.” dedi. Arkadaşım:
”O zaman bırakın da fetvaları müftüler versin.”
”Size ne kardeşim, benim ne olduğumdan, ne dediğimden.”
”O hâlde size ne, o teyzenin kaçıncı umresi olduğundan. Hem siz merak etmeyin, fakirlere de o teyzeler sizden daha çok yardım ediyor. Hem merak ettim, acaba siz her yaz Bodrum’a, Kuşadası’na gidip, beş yıldızlı otellerde tatil yapanlara da böyle söylüyor musunuz?” Adam hemen oradan homurdanarak uzaklaştı.
Görüyorsunuz değil mi? İnsanlar nasıl yanlış düşünceler içinde olabiliyor. Bazıları “Arapları sevmem.” diyor. Kimileri köpeğine Arap ismini takıyor, kimi hindiye kelfatma diyor. Diğeri hamam böceğine karafatma diyor. “İşimiz Arap saçına döndü.” deniliyor. Ah ah! Ne olduysa bize sonradan oldu. Cumamız pazar oldu, her şey azar azar oldu.”
Efendimiz buyurdu ki:
“Arab’ı sevin; zira ben Arabım, Kur’an Arapçadır.”
Lâkin sapık profların, sahte din âlimlerinin, sözüm ona ellerinde kalan bu aciz insanlar helâk olup gidiyor. Cenabı hak hepimize uyanışlar nasip etsin.
Evet, son olarak şöyle diyelim Rabbimize:
”Ey Allah’ım! Birkaç asırdır uyuyan şu milleti uyandır. Habibi Edib’ini mânen bizim buralara ulaştır. Adını her tarafa yazalım, adına kurban olalım.”
Resûlullah (s.a.v.) rüyamda göründüler ve: “Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.” buyurdular.
Bundan altı, yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir.
Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.
Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.
Mevlâ’mızın takdiri, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.
Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.
- “Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.
Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha’yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.
Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı “Ne yapalım?” diye.
Ben de onların kimine “Elhamdülillah”, kimine “Lâ ilâhe illallah” ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.
Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.
İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.
Bir gün Muhammed sordu:
- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?
- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.
Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:
- İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:
- Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.
İçki fabrikası kapanıyor. Mekke’deki ibadetlerimize devam ediyoruz.
Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:
- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?
- Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin’i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.
- Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik.
Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir.” buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.
Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?
Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed’e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki,
sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed’in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar.
Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:
- “Bugün burada ölen bir Çinli var mı?”
- “Evet”, cevabını alınca şu açıklamada bulundu:
- “Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,
- “Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.”
Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü’l Bakî’ye defnettiler.
Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.
Teslimiyeti gördük değil mi? “Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer.” Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı. Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha.
Bu hâdiseyi niçin anlattık? Bu hâdiseden çıkaracağımız dersler var da onun için anlattık. Bu Çinli kardeşlerimiz, internet sayesinde İslâm ile şereflendi. Gerek ülkemizde, gerekse dünya üzerinde bir kıvılcım bekleyen nice insanlar var. Bizim yapmamız gereken; bizden bir ışık, bir kıvılcım bekleyenlere bir an önce ulaşmak. Alınacak önemli derse gelince, bir sigaradan, bir markadan ya da herhangi bir lüksünden vazgeçemeyen mü’minler, şu Çinli Muhammed’i okuyun.
Bakın teslimiyete. “Emir Mevlâ’dan ise, bize uymak düşer.” Ey bir sigarayı feda edemeyen mü’min kardeşim! Çinli Muhammed’e bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!