Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Yürü, hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Sen de geçebilirsin; yârdan, anadan, serden
Senin de destanını okuyalım ezberden
Haberin yok gibidir taşıdığın değerken…
Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini;
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini!
Çocuk görme, hor görme delikanlım kendini.
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın,
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır,
Şu mihrab Sinanüddin, şu minare Sinan’dır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır…
Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin; millet yürüyecek arkandan
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan…
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Bırak, bozuk saatlar yalan - yanlış işlesin,
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın.
Yürü arslanım, fetih hazırlığı başlasın!
Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı Bizans surlarına yönelen Türk topları ard arda patlıyor, her patlayış koca duvarlarda gedikler açarken “Allah Allah” sesleri yer- ğöğü inletiyordu. 21 yaşındaki genç Padişah “Ya Bizans beni alır ya ben Bizans’ı” demişti ve artık bu köhne imparatorluk yıkılmalıydı.
Bu arada Türk askerlerinin kalbi bir başka ulvi heyecanla çarpıyordu: Surlara bir an önce çıkıp bayrağı dalgalandırmak! Derken, Eğrikapı yönündeki surların üstünde bir sancak dalgalanıyor… Bu; üç hilalli, kelime-i tevhidli Türk sancağı! Ve, yağmur gibi yağan oklara rağmen elindeki sancağı yere düşürmeyen o yiğit insan, Ulubatlı Hasan!..
Burçlara dikilen sancak Türk askerini gayrete getirirken Bizanslılar neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. Son bir gayretle, sanki bütün oklarını Ulubatlı Hasan’a doğru yönelttiler. Oklar yetmedi, mancınıklarla taşlar fırlattılar… O Yiğit insan, Ulubatlı Hasan aldığı yaralarla üstüne yığılıp kaldı. Gözleri az önce diktiği sancağa kilitlenmiş gibiydi. O’nun dalgalanışını tebessümle seyretti ve oracıkta şehid oldu.
Artık o burçlarda dalgalanan bir sancak olmuştu ve sonsuza kadar kutlu fethin sembolü olarak anılacaktı.
Başta Akşemseddin olmak üzere ileri gelen şeyhlerle dervişler “İstanbul’un mutlaka fethedileceğini” söyleyerek ordunun moralini yükseltiyorlardı. Yapılan tefsirlere göre, Kur’an-ı Kerim’de geçen “Beldetün Tayyibetün - Güzel Şehir” sözündeki rakamların toplamı ebced hesabıyla 857 oluyordu ve bu rakam, Hicri takvime göre İstanbul’un fetih yılı oluyordu.
Bu şehir, Milad öncesinden başlayarak hiç gündemden düşmemiş, şimdiye kadar çeşitli milletler tarafından defalarca kuşatılmıştı. İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in Hadis-i Şerifleriyle tuttukları ışık Müslümanları da bu şehir üzerine yöneltti.
655 yılında ve Hazreti Osman’ın Halifeliği döneminde Hazreti Muaviye tarafından, 668 yılında Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından, daha sonra da başka İslam orduları tarafından kuşatmalar yapıldı. 668 yılında yapılan kuşatmada, Peygamber Efendimizin sancaktarlığını yapn Hazreti Eyyup El Ensari şehid olmuştu. O’nun yakın bir yerde defnedilmiş olacağını tahmin eden din byükleri mezarının yerini bulmak için büyük gayret gösteriyorlardı.
Akşemseddin kendini adeta bu konuya adamıştı. Bir gece Padişah’ın hazır bulunduğu otağda secdeye kapanıp kendinden geçmiş ve Allah’la başbaşa kalmıştı. Secdede o kadar uzun kaldı ki, orada bulunanların çoğu, “Efendi mezarın yerini bulamadığı için utancından başını kaldıramaz oldu” diye alaya almaya başlamışlardı. Derken, Akşemseddin başını yerden kaldırdı, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş yüzünü yanında bekleyen Sultan’a çevirdi ve büyük müjdeyi verdi:
“- Beyim! Allah’ın hikmeti, seccademizi Eyüp Sultan Hazretlerinin mezarı üzerine sermişiz. Hemen şu yeri kazsınlar!”
Hemen toprak kazıldı… Heyecan dorukta, bütün bakışlar aynı noktada! Ve işte bir sanduka üzerine şöyle bir yazı. “Hâzâ kabrü Ebü Eyyüb..”
Kimde can kalır? Herkes sevinçten ağlıyor ve haber Türk ordusunun safları arasında dalga dalga yayılıyor:
“Müjdeler olsun, müjdeler olsun ki, Eyyup Sultan Hazretlerinin mezarı bulundu!..”
Bu müjdeyi alan ordunun değil bir Bizans, bin Bizans bile dayanamaz artık. Nitekim dayanamadı da.
İstanbul’un fethinde rol oynayan unsurlardan biri de Türk topları ve özellikle havan topudur. Bu konuda bilerek ya da bilmeyerek çeşitli kaynaklarda hatta okullarımızda okutulan ders kitaplarında bile büyük hatalar yapılıyor.
Topların, Urban isimli Macar usta tarafından yapıldığı kesinlikle doğru değildir. Türk topçuluk tekniğini küçük düşürmek ve hatta İstanbu’un fethini gölgelemek için Hristiyan dünyasına mensup bazı tarihçiler Urban’ın döktüğü büyük toplar sayesinde surların yıkılabildiğini yazarlar. Oysa Urban yalnızca döküm ustasıdır. Bizans’ta geçim sıkıntısı çektiği için Türklere sığındı, sonra da dökümcü olarak orduya alındı. O, topların balistik ve dayanıklılık barut ölçülerinden hiç anlamıyor, yalnızca eline verilen plana göre döküm yapıyordu. Türk ordusunda onun yaptığı işi yapan daha pek çok usta bulunuyordu.
Kaldı ki, Urban’ın Edirne’de dökümünü yaptığı büyük top, İstanbul’daki ilk atıştan sonra çatladı. Türk ustaların döktüğü büyük toplar ise kuşatma süresince ara vermeksizin çalıştı. Topların planlarını, başta “Saruca Paşa” ve “Mimar Muslihiddin” olmak üzere tamamen Türk mühendisleri çizdi. Büyük topların balistik hesapları ise bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından yapıldı.
Fatih’in bu konudaki asıl dehası ise havan topunu icad etmesidir. Kuşatma sırasında dökülen havan topları Beyoğlu sırtlarına yerleştirildi ve Galata’daki Ceneviz kolonisine zarar verilmeden aşırtma atışlarla Haliç’teki Bizans donanması bombalandı.
Fatih Sultan Mehmed’in bu konudaki çalışmaları Bizans kaynaklarınca da doğrulandı.
“Kostantıniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. O’nu fetheden hükümdar ne güzel hükümdar ve O’nun askerleri ne güzel askerlerdir.” - Hz. Muhammed (S.A.V.) -
Altıncı Osmanlı Padişahı olan Sultan ikinci Murad daha çok “Fatih Sultan Mehmed’in babası” olarak bilinir. O’nun bu özelliği Türk tarihine ve kültürüne yaptığı başka büyük hizmetleri adeta gölgelemektedir.
O’nun, Anadolu’da Türk Birliği’nin kurulması yönünde yaptığı çalışmalar, Avrupa’daki fetihleri ve ünlü Kosova zaferi engin tarihimiz içindeki şerefli yerini almıştır. Bütün bunların yanında ikinci Murad’ın Türk diline ve kültürüne yaptığı büyük hizmetler vardır ki, unutmamamız gerekiyor.
Mesela, Osmanlıların Kayı Boyu’ndan geldiği ilk defa ikinci Murad döneminde ortaya çıkarıldı. Buna bağlı olarak paralara Kayı damgası vuruldu, şehzadelere “Korkud”, “Oğuz” gibi Türk isimleri verilmeye başlandı.
O devirde pek çok Türkçe eser yazıldı. Yazıcıoğlu Ali’nin Türk - Oğuz geleneklerini anlatan “Tevarih-i Al-i Selçuk”, Molla Arif Ali’nin Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini ele alan “Danişmendname”, Yazıcıoğlu Mehmed Efendi’nin dini edebiyat alanındaki “Muhammediye”, Şeyhi’nin “Hüsrev ile Şirin” ve
Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği “Kabüsname” isimli eserlerini bunlar arasında sayabiliriz.
Kabüsname’yi Farsça’dan tercüme eden Mercümek Ahmed bunun hikayesini şöyle anlatır:
“Gelibolu’da Sultanımız tarafından huzura kabul edildiğimde Kabüsname’den söz açılmıştı. Bir başkasının yaptığı tercüme ile ilgili olarak dedi kim: ‘Hoş kitaptır, içinde çok faydalı nasihatlar vardır. Biri Türkçe’ye tercüme etmiş fakat yeterli değil. Açık söylememiş. Kabüsname bir kabüsname haline gelmiş.
(Kabsüname: Eski İran’da, Kabüs’ün torunu Kühistan hükümdarı Keykavus’un “Geylan Şah” adındaki oğluna verdiği öğütleri bildiren kitap. Kabus: Uykuda basan ağırlık) Bir kimse ortaya çıkıp bu kitabı açık tercüme etse de gönüller haz olsa!’ Bunun üzerine işe koyuldum da o kitabı istenilen şekilde tercüme etmeyi başardım.”
İkinci Murad’ın başlattığı bu hamle devam etti ve Türk kültür seviyesi kısa zamanda öteki milletleri geri bıraktı.
Türkistan’daki Buhara şehrinden yola çıkarak Mekke - Medine’yi dolaştıktan sonra 1389 yılında Bursa’ya yerleşen Muhammed Şemseddin, gösterdiği kerametlerle bir anda halkın sevgisini ve saygısını topladı.
Yıldırım Bayezıd’ın kızı Hundi Hatun’la evlenen Muhammed Şemseddin halk arasında Emir Sultan adıyla anılır oldu. O, halkı din yoluna çağırırken Padişah’ı da bazı konularda uyarıyor, O’na yardımcı oluyordu.
Bu arada, Emir Sultan’dan önce Bursa’ya gelip yerleşen ve her gün çarşıya gelip, “Somun var müminler, somun var!” diye ekmek satan bir ulu kişi daha vardı ama halk, “Somuncu Baba” dediği bu zatın kerametlerinden habersizdi.
Günlerden bir gün, Yıldırım Bayezıd’ın damadı Emir Sultan hazretleri, elindeki çömlekle birlikte bu zatın fırınına çıkageldi! Ekmeklerle birlikte çömlekteki yemeğin de pişirilmesini istiyordu.
Somuncu Baba, küreğin üzerine koyduğu çömleği fırına sürmeye çalıştı ama, nafile! O küçük çömlek fırına bir türlü girmiyordu!..
Somuncu Baba, geride durup seyreden Emir Sultan’ın yüzüne baktı ve yüzünde beliren tatlı bir tebessümle konuştu: ”
- Anladım… Bu işi ancak sen başarabilirsin!”
Emir Sultan küreği aldı ve kolayca içeri sürmeyi başardı. Ama fırının içinde ateş yoktu ve soğuktu. Soran gözlerle ama tatlı bir tebessümle Somuncu Baba’ya baktı. Somuncu Baba yine aynı eda ile konuştu:
“- Bekle… Az sonra pişer!”
Karşılıklı gösterilen kerametlerden sonra iki ulu kişi birbirlerini tanıyıp dost olmuşlardı.
Niğbolu zaferinin anısına Bursa Ulucami’yi yaptıran Yıldırım Bayezıd, açılışı damadının yapmasının uygun olacağını düşünmüştü. Cuma günü, kalabalık cemaatin önünde seslendi:
“- Ya Emir! Kapıları sen aç ve cemaata vaaz edip Namaz kıldır. Veli kişi olduğun için bu şeref sana aittir!”
“- Hayır Sultanım! Bu şerefi Şeyh Ebü Hamideddin-i Aksarayi hazretlerine vermelisiniz!”
“- Bu zat kim ola ki?”
“- Belki duymuşsunuzdur Sultanım… Somuncu Baba derler bir ekmekçi koca vardır. Ulucami işçilerine de ekmek satmıştır. İşte bu zat O’dur!”
Somuncu Baba, “Ne ettin Emirim, bizi ele verdin!” diyerek bütün alçakgönüllülüğüyle camiyi açtı, kürsüye çıkıp vaaz ve nasihatlarda bulundu. Herkes O’na hayran olmuştu.
Rivayete göre Somuncu Baba camiin her kapısından aynı anda çıktı ve herkes elini öptü.