Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Masal’ Category


Düşler Ülkesi

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Ali akıllı, büyüklerine saygılı ve sevimli bir çocukmuş. Her açıdan güzelliklerle dolu bu çocuğun, küçük bir kusuru varmış. Ali pek çok çocuk gibi oyun oynamayı çok seviyormuş. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmez ki? Ama Ali, oyundan başka hiçbir şey yapmak istemiyormuş. Kendisinden, bir iş istediğinde “Yapmam” demiyormuş ama hiç bir işi yaptığı da görülmemiş.

Diyelim babası:

- Gidip bakkaldan ekmek alır mısın?

Dediğinde, hemen giyinip evden çıkıyor, bakkala değin koşarak gidip, ekmeği alıyormuş. Bakkaldan dönerken, çoğu zaman top oynayan çocuklara katılıyor, aldığı ekmeği oyun alanında bir kenarda unutup, eve çok geç ve eli boş dönüyormuş. Bunu yalnız ekmek alırken yapmıyormuş aslında. Hemen her işi, bunun gibi; ya yarım yapıyor, ya da hiç bitiremiyormuş.

Her işi böyle olunca, doğal olarak ödevlerini yaparken de aynı davranışı gösteriyormuş. Ödev yaparken oyuna dalıp, unutuveriyormuş dersini. Annesi de, babası da onu bu huyundan vaz geçirmek için çok uğraşmışlar ama başaramamışlar. Ali hep bildiği gibi davranmış.

Bir gün hava çok güzel ve güneşli olmasına karşın, annesi Ali’nin sokakta diğer çocuklarla oyun oynamasına izin vermemiş.

- Önce ödevini yapacaksın. diye diretmiş.

Ali istemediği halde, odasının yolunu tutmuş. Yüzünü asıp, masanın başına oturmuş. Defterini ve kitaplarını açmış isteksizce. Saati de tam karşısına gelecek biçimde yerleştirmiş. Kocaman çalar saatin tik tak sesleri arasında ödevini yapmaya başlamış.

Kitabından bir sözcük okumuş, onu defterine yazmadan saate bakmış “İlerliyor mu?” diye. Saatten tik tak sesleri geliyor ama akrep de yelkovan da ilerlemiyor, yerinde sayıyormuş. Sanki Ali’yle alay eder gibi çalışma süresinin uzamasını istiyormuş, hem de gülerek. Ali dayanamayıp söylenmeye başlamış:

- Bu ne biçim saat. Oynarken süre hemen doluyor da şimdi hiç ilerlemiyor. Sanki durdu. Tik tak sesleri olmasa, kesin durdu diyeceğim ama görünüşe bakılırsa çalışıyor da. Sakın bozulmuş olmasın? deyip saati avuçlarının içine alıp iki eli ile sallamaya başlamış. Şıngırtıya benzer sesler çıkmış saatten, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmiş: “Tik tak, tik tak” diye.

Ali yine kitaptan bir sözcük okumuş. Biraz duralamış, “Süre geçsin” diye. Sonra okuduğu sözcüğü defterine yazmak istemiş. Kalemini almış eline. Tam yazmak için defterine bakacağına, gözü karşısında duran saate takılmış birden. Hiç ilerlemiyormuş. Saat olduğu yerde durmadan ses çıkarıyormuş: “Tik tak, Tik tak” diye. Yine dayanamamış. Söylenmeye başlamış:

- Ne biçim saat bu böyle? Hiç ilerlemiyor.

Tam bu sırada sabırla tik taklarını sürdüren saat, dayanamayıp dile gelmiş:

- Niye kızıyorsun bana?

Ali merakla çevresine bakınmış. Kimseyi göremeyince seslenmiş:

- Kim konuşuyor?

- Ben konuşuyorum. Şu karşında duran saatim ben.

- Sen nasıl konuşuyorsun?

- Çok üzdün beni. Baktım çok söyleniyorsun, sonunda dayanamadım konuşmaya karar verdim.

- Ne yapayım. Sürekli sana bakıyorum. Zaman hiç ilerlemiyor. Akrep de yelkovan da hep yerinde duruyor. Halbuki oyun oynarken vakit hızla geçip gidiyor. Ders çalışırken öyle mi? Bitmek bilmiyor. Bence oyun oynarken hızlanıyor, ders çalışırken yavaşlıyor olmalısın.

- Öyle şey olur mu? Saat hep aynı hızla ilerler. Süre değişmez. Sen oyun oynuyor olsan da, çalışıyor olsan da saat hep aynıdır.

- Bana öyle gelmiyor ama.

- Bak. Benim görevim zamanı doğru göstermek. Çalışken de oynarken de doğru zamanı göstermek. Bence sen oynarken, oyundan çok hoşlanıyor, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorsun. Ders çalışırken çok bunalıyor, hemen bitmesini istiyorsun. Bunun için hep saate bakıp, hiç çalışmadığından, zaman ilerlesin istiyorsun ve ilerlemiyor sanıp, bana kızıyorsun.

- Sana inanmıyorum. Belki benim çalışmaktan hoşlanmadığın doğrudur ama sen de bana haksızlık yapıp, ben çalışırken yavaşlıyorsun. Ben ne isterdim biliyor musun?

- Ne isterdin?

- Hep oyun oynayayım, zaman hiç bitmesin. Hiç çalışmayayım.

- Gerçekten böyle mi istiyorsun?

- Evet.

- Sonra ne olacak? Büyüyünce ne yapacaksın?

- Büyümek istemiyorum ki. Hep çocuk kalayım ve oyun oynayayım. Ben oyun oynamayı çok seviyorum.

- Hep oyun oynarsan bıkmaz mısın?

- Neden bıkayım ki? Asıl ders çalışmaktan bıkıyorum. Hiç ders olmasa hep oyun olsa diyorum.

- Bunu çok mu istiyorsun?

- Evet. Hem de gönülden.

- Benim doğru zamanı göstermemin dışında bir görevim daha var biliyor muydun?

- Hayır nereden bileyim. Hem nedir senin diğer görevin?

- Senin gibi hep aynı şeyi yapmak isteyenleri, hem de gönülden isteyenleri buralardan götürmek. Düşler ülkesine götürmek. Seni de götüreyim mi?

- Annem ve babam merak ederler beni.

- Onlar bilmezler bile. Orada zaman yok biliyor musun?

- Nasıl yani?

- Burada anlatamam. Onu düşler ülkesinde görüp anlayabilirsin. Sen düşler ülkesine gitmek istiyor musun?

- Ne yapacağım orada?

- Yalnız yapmak istediğin şeyi. Ders çalışmak istemiyorsan çalışmayacaksın.

- Güzelmiş. Beni götürecek misin oraya?

- Gönülden istersen götürürüm seni. Unutma, oraya gidince vazgecip dönemezsin.

- Ne yapacağım orada?

- Bir oyun seç kendine. Orada oynamak istediğin oyunu seç. Sonrasını düşünme. Ben seni oraya götürürüm.

- Top oynamak isterim.

- Nasıl oynamak istiyorsun?

- Top sektireyim. Olur mu?

- Sen istedikten sonra olur. Şimdi gözlerini kapat ve oynamak istediğin oyunu düşün.

- Pekiyi.

Ali gözlerini yummuş. Bahçede top sektirdiğini düşünerek heyecanla beklemeye başlamış. Önce uğultuya benzer sesler duymuş. Sesler çoğalıp kulaklarını tırmalamış. Daha sonra oturduğu yerden havalanıp, uçmaya başlamış. Çok kormuş. Gözlerini açamamış korkudan. Biraz sonra uğultu yavaş yavaş azalmaya başlamış. Ayakları yere değmiş birden. Sonra saatin sesini duymuş:

- Tamam istediğin gerçekleşti. Artık gözlerini açabilirsin. Sen şimdi düşler ülkesindesin.

Ali, yavaş yavaş gözlerini açmış. Kendisini geniş bir bahçede top sektirirken bulmuş. Çevresine bakınmış. Birçok insan, hayvan ve bitki varmış. Hep aynı hareketi yapan, ya da öylece duran. Pek anlamamış ne olduğunu. Biraz daha bakınınca karşısındaki duvarda saatini görmüş. Üzerinde ne akrep varmış ne de yelkovan. Saat, Ali’nin kendisine baktığını görünce gülümseyerek:

- Evet. Şimdi düşler ülkesindesin. Burada hep istediğini yapacaksın. Biliyor musun? burada zaman yoktur.

- Nasıl yani?

- Burada hep “Şimdi” yaşanır. Dün hiç olmamıştı. Doğal olarak yarın da olmayacak.

- Anlayamadım?

- Şöyle diyelim istersen. Burada yalnız istediğin şeyi yaparsın. Hem de hep yapacaksın.

- Şimdi top sektiriyorum. Hep mi top sektireceğim?

- Evet. Çevrendekilere bak. Onlar da senini gibi. Hep aynı şeyi yapıyorlar.

- Yorulup dinlenmek istersem?

- Top sektirmeyi durdurman gerekli. Diyelim top sektirmekten vazgeçtin ve bir köşede oturmak istedin. Bunu yapamazsın.

Bunun anlamı “Demin top sektiriyordun, şimdi oturuyorsun” demektir.

Burada yapamazsın. Unutma burada geçmiş yok. Hep “Şimdi” var. Top sektirmeyi durduramazsın.

- Yürümek, koşmak istesem?

- Yürümek ve koşmak için hareket edebilirsin ama yol alamazsın. Yol alabilmen için belli bir hızla, bir süre gitmen gerekli. Burada zaman olmadığı için yol alman söz konusu değil.

Yürümeye çalışırsın, koşmak istersin, hızın bile olur belki de ama yol alamazsın.

- Senin akrep ve yelkovanın niye yok?

- Biliyorsun akrep ve yelkovan zamanı gösterir. Burada zaman olmadığı için akrep de yelkovan da gerekmiyor. Aslında saatin olması da gereksiz. Sen hep “Şimdi’yi” yaşıyorsun. Zamanın ne olduğu, saatin kaç olduğu artık önemsiz. Senin oyun oynamak için ayırdığın süre hiç bitmeyecek. Olmayan bir şey bitmez. Zaman zaten yoktu. Nasıl yeniden yok olsun?

- Şu tavşan ne yapıyor?

- O da seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep havuç kemirmek istedi. Burada hep havuç kemirecek ama havucu hiç bitmeyecek. Karnı da doymayacak.

- Pekiyi. Şu ilerideki adam testere ile ne yapıyor?

- O da ağaçları kesmek istiyordu. Ağaçları hiç sevmezmiş. Seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep ağaç kesmek istedi. Hep ağacı kesmeye çalışacak ama hiç kesemiyecek. Şu ilerideki çırak da çalışmak istemedi. Yalnız bir çivi çakayım, ustam beni hep çalışıyor sansın istedi. O da hep o çiviyi çakmaya çalışacak ama çivi tahtaya girmeyecek.

- Sonsuza değin böyle mi olacak?

- Sonsuz için zaman gerekli. Unutma zaman yok burada. Zaman olmayınca sonsuz da olmaz. Burada hep “Şimdi” var.

- Annem, babam merak edecekler beni.

- Etmezler. Gözlerini kapatmadan önce saatin akrep ve yelkovanını anımsıyorsan eğer, sen hep oradasın. O an senin “Şimdiki” zamanın. Onun için seni merak etmeyecekler. Dersini çalışıyorsun diye bilecekler.

- Off! Bu çok sevimsiz. Ben böyle olsun istememiştim.

- Ama sen hep oyun oynamak istedin. Zamanın olduğu yerde hep oyun oynayamazsın. Bir an gelir oyun süren biter. Hep oyun oynamak ancak burada olur. Zamanın olmadığı düşler ülkesinde. Hem sen hep oyun oynamak istememiş miydin?

- Evet ama, böyle olsun istememiştim.

- Ya zamanın olduğu yerde, zamana bağlı işler yaparak yaşarsın, ya da zamanın olmadığı yerde hep aynı şeyi yaparak yaşarsın.

- Benim istediğim bu değildi ama.

- Bence sen ne istediğini pek bilmiyorsun. Ne yapmak istediğini, ne zaman yapmak istediğini bilmiyorsun. Bazen çalışacak, bazen oyun oynayacaktın.

- Burada gece olunca ne yapacağım?

- Çok komiksin. Burada gece ve gündüz olmaz ki. Hep şimdi var. Gece ve gündüz olsa, dün ve bugün olurdu. Bu da geçmişten söz etmekle aynı şey. Unutma burada geçmiş yok. Yalnız şimdi var.

Ali top sektirmeye devam etmiş çaresiz. Ağlamak istemiş ama olmamış. Ağlamaya başlıyamamış. Üzülmüş ama bir şey yapamamış. Üzüntüsünü içine atarken birinin omzundan tutup kendisini sallamaya başladığını hissetmiş. Hemen dönmüş. “Kimdir bu beni sallıyan?” diye. Bir de bakmış annesi arkasında Ali’yi sallayıp duruyor. Çok korkmuş. Annesinin de böyle bir dilekte bulunduğunu sanmış birden. Annesinin sesini duymuş:

- Ali… Ali… Ali… Uyan artık.

- “Ne uykusu, ben şimdide yaşıyorum” demiş içinden biraz da üzüntülü. Sonra annesi sıcacık, sevgi dolu dudakları ile onu yanağından öperken kendine gelmiş. Gözlerini aralayıp bakmış. Annesi masaya eğilmiş “Ali uyan yavrum” diyormuş kendisine. Gözleri yarı açık, isteksizce masadaki saate bakmış.

Birden gözleri ışıldamış. Saatin üzerinde hem akrep varmış, hem de yelkovan. Sesi de geliyormuş “Tik tak, tik tak” diye. Düşler ülkesinden dönmüş olduğunu anlayıp sevinçle annesinin boynuna atılmış. Onu yanaklarından öperken:

- Seni çok seviyorum. Bundan sonra sözünden hiç çıkmayacağım. demiş gözlerinden yaşlar akarken…

Yaşamda işimizi yapmak yerine hep başka şeylerle uğraşmayı severiz. İşi nedense hiç yapmak istemeyiz. Ama yaşamak için iş yapmak, geleceğimizi ve geçimimizi kazanmak zorunda olduğumuzu düşünmeyiz. Bu masalı kurarken, “İş yapmak yerine hep sevdiğimiz şeyi yapalım, hem de zaman olmasın” diye düşündüm…

Kurt Kapanı

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Küçücük yeni doğmuş bir kurt yavrusu, yuvarlanır gibi emekleyerek, yere uzanmış annesinin yanına gitmiş. Diğer kardeşlerine aldırmadan, açık ağzıyla, ucundan süt sızan bir memeye ulaşmış. Başlamış çok, çok emmeye. Anne kurt,

- “Yavrularım tedirgin olmasın”, diye sessizce duruyormuş. Baba kurtsa biraz ileride sivri kulaklarını dikmiş çevreyi kolluyormuş. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, çevresine bakarken dişlerini gösterip hırlıyormuş. Baba kurdun amacı, anne yavrularını beslerken, onları çevreden gelebilecek olası bir tehlikeden korumakmış. Arada başını göğe doğru uzatıp, arka ayaklarının üzerine çömelir, uzun uzun ulurmuş. Öyle uzun ve ürpertici bir uluması varmış ki, çevredeki hayvanlar sesi duyunca korkar, yuvalarına saklanıp titreyerek ulumanın bitmesini beklermiş. Kolaysa birisi kurt yavrularının yanına yaklaşmaya çalışsın. Baba kurt, onun üzerine saldırır, hemen oracıkta parçalarmış. Kurdun çevresine korku salmasının en büyük nedeni, yavrularını korumakmış.

Kurt yavruları tehlikeden uzak, Dünya’nın acımasızlığını bile anlamadan, anne ve babalarının koruyucu gölgesinde büyümeye başlamışlar. Kah birbirleriyle oynaşır, kah kovalamaca oynayıp, zaman geçirirmişler. Anneleri tüylerini yalarken gözlerini yumar, mutluluk içinde uykuya dalarmışlar.

Bir süre sonra küçük yavrular büyümüşler. Bacakları daha kuvvetli, dişleri daha keskin olmuş. Gerçi hala çocuksu oyunlarla oyalanıyor, anne ve babalarının getirdiği yiyeceklerle besleniyormuşlar ama sivri kulakları, uzun burunlarıyla şimdi daha çok kurda benziyormuşlar. Geceleri babaları uluyup, gecenin karanlığını delip geçen ürkütücü sesi dağlara çarpa çarpa yankılanırken onu örnek almaya çalışır, cılız sesler çıkarırmışlar. Babaları ulurken yavruların ona bakışı bir başka güzelmiş. Saygı ve hayranlık doluymuş.

Zamanla yavrular daha çok güçlenmiş ve çevik birer kurt oluvermişler. Çok genç olduklarından anne ve babalarının denetiminde çevreyi gezebiliyormuşlar. Onların gözetiminde avlanır, onların yaşam deneyimlerine ve uyarılarına uymaya çaba gösterirmişler. Her genç gibi kusurları olduğunda, ya da başları derde girdiğinde, anne ya da babaları yardımlarına gelir, onları korumaya çalışırmış. Küçük kurtlar da bunlardan ders almaya, aynı yanılgıya bir kez daha düşmemeye özen gösterirmişler.

Zaman böyle mutlu bir ortamda hızla ilerlemiş. Artık küçük yavrular büyümüş, genç ve çevik kurtlar olarak çevreye dehşet ve korku salar olmuşlar. Geceleri gür sesleriyle uluyabiliyormuşlar. Hatta onların sesleri babalarının sesinde daha gür çıkıyor, çevredeki hayvanlar daha çok ürküyormuş. Böyle olması çok doğalmış. Eskiden yalnız baba kurt ulurken, şimdi yanında uluyan dört kurt daha varmış.

Gündüz Güneş, tüylerini pırıl pırıl parlatınca çevrede hızla koşup önlerine çıkan hayvanlara sardırırmışlar. Av hayvanları kendilerini koruyamazmış. Yaşamları kurtların pençesinde acımasızca son bulurmuş. Çevreye dehşet ve korku salan kurtlar, kendi aralarında mutluluk ve neşe içinde yaşarmış.

Gel zaman, git zaman baba kurt yaşlanmış. Artık tüyleri eskisi kadar parlak değilmiş. Ulurken sesi çok gür çıkmıyor, eskisi gibi ürkütücü olamıyormuş. Çabucacık soluğu kesiliyormuş. Hatta bacakları bile titriyor, uzun koşularda çabuk yoruluyormuş. İyi av yakalayamadığından, kasları eskisi gibi güçlü de değilmiş. Pekiyi, eski saygınlığı? Hiç kalmamış doğal olarak.

Gücüyle çevresinde korku ve saygınlık kurmuş olduğu için, güçsüz kalınca saygınlık da yok oluvermiş. Yaşlandı ya. Genç kurtlar ona bakıp gülüyor, yavaşlayan hareketini küçümsüyormuşlar. Önceleri pek belli etmeden kıs kıs arkasından gülerken, sonraları açıktan hem de gözünün içine bakarak gülüyormuşlar.

Yaşlı kurt kendi yavrularının bu davranışına çok üzülüyormuş. Onlar küçükken, “Onlara kimse saldırmasın” diye kanat gerip koruduğu günler gelirmiş aklına. Anne ve babaları olarak, tüm güçleriyle onları korumaya çalıştıkları günleri yaşlı gözlerle anımsarmış. Dudağında hafif bir gülümsemeyle o küçücük yavruların sevimli davranışları gözlerinin önünde belirir,

- “Ne güzel oynaşırlardı” dermiş kendisine. Onun böyle uzaklara dalmış yaşlı gözlerine bakan genç kurtlar biraz da alay ederek:

- Ne o babalık daldın yine. Bırak geçmişin anılarıyla yaşamayı da kendine av ara. Bak bugün de aç kalacaksın. diye hem onu küçümser, hem de onu beceriksizlikle suçlayıp, yaşlılığını yüzüne vurmaya çalışmışlar. Yaşlı kurt hiç ses çıkartmadan, dişlerini göstererek gülümser, ağır adımlarla yanlarından uzaklaşıp, av aramaya çıkarmış. Pek de başarılı olamazmış. Nasıl olsun ki? Artık bacakları eskisi gibi güçlü değilmiş, gözleri de eskisi gibi kesin göremiyormuş. En kötüsü, eskisi kadar hızlı koşamadığı için avı ondan kaçıp kurtuluyormuş. Çoğu zaman inine eli boş gelince başını önüne eğer, kuyruğunu altına kıstırıp, sessizce bir köşeye çökermiş. Gençler onun durumuna bakar, yukarıdan süzerek önüne bir parça et atıp:

- Bugün de aç kaldın demek. Bak bizim payımızla besleniyorsun. Bıktık artık senden. der onu küçümsermişler. Herkes uyuduğunda yaşlı kurt kimseye belli etmeden sabaha değin için için ağlarmış…

Genç kurtlar sabah olup uyanınca, av hazırlığı yaparken, yorgun yaşlı kurdun yanlarına yanaşır:

- Avlandığınız yerde kuşlar ötüyorsa, bilin çevrenizde sizden güçlü bir yaratık vardır. Dikkatli olun, avlanayım derken avlanmayın. Eğer kuşlardan başka havyanlar da seslerini çıkarıyorsa bilin ki insan oğlu oralara kapan kurmuştur. Böyle durumlarda kulaklarınızı dikip yavaşça yaklaşın avınıza. Her an bir tehlikeyle karşılaşabilirsiniz. dermiş onlara.

- Genç kurtlar, dinliyor gibi gözükseler de pek kulak asmazlarmış söylediklerine. Her biri başka yöne doğru hızlıca koşarak yaşlı kurdun yanından uzaklaşırmışlar. Akşam olup avlarını inlerine sürüklerken, yaşlı kurda yan gözle bakıp, kızgınlıklarını belli edermişler. Yaşlı kurt avlanmamış, inde beklemiş olduğu için ona pay vermek zor gelirmiş genç kurtlara. Yaşlı kurt, hiç ses çıkartmadan başını öne eğer, köşesine çekilirmiş. Başını ön ayaklarına dayayarak uzanır, inin girişinden dışarıya bakarmış uzun uzun…

O eski günler, gökte yıldızlar parlarken, ay kocaman olup geceyi aydınlatırken, başını kaldırıp uluduğu günler gelirmiş aklına. Onun sesi yankılanırken uzun uzun, çevredeki hayvanların nasıl korkuyla titreyip saklandığını düşünürmüş. O günlerden bugünkü aşağılandığı döneme geçişini, görkemli ve saygın yaşamdan, nasıl ayak altına düştüğünü anımsar, bunu yapanların kendi yavruları olmasını bir türlü sindiremezmiş. Ama ne yapsın ki, yavrularını canı kadar çok seviyormuş. Aşağılasalar da yüreğindeki bu sevgi sönmezmiş..

Bir gün sabah erkenden, genç kurtlar çoşkuyla koşuşmuşlar. Yaşlı kurdun tüm uyarılarına aldırmadan, çevreye dağılmışlar. Yaşlı kurt ininde, uzandığı yerde, uyuklayıp dururken, birden duyduğu acı sese kulak kabartmış. Bir kurt canı yandığı için olsa gerek, acı ile inliyormuş. Ürkmüş yaşlı kurt.

- “Sakın benim yavrularımın başına birşey gelmesin?” demiş korkarak. Hemen uzandığı yerden doğrulmuş. Şöyle bir silkinmiş. Ayaklarına yeterince güç toplayınca, sesin geldiği yöne doğru koşturmuş. Ağaçların arasından bir ok gibi hızla süzülmüş. Bir düzlüğe ulaşmış soluk soluğa. Yüreği hopluyor, göğsü bir körük gibi inip çıkıyormuş. Korku ve telaşla çevresine göz gezdirmiş. Birden bir ağacın dibinde, kanlar içinde uzanan genç kurdu görmüş. Bir kurt kapanına bacağını kıstırmış acı ile inliyormuş. Baldırında açılan yaradan kan akıyormuş. Zavallı genç kurt acı dolu gözlerle babasına bakmış ve:

- Yardım et bana, çok acı çekiyorum.

- “Ah” demiş yaşlı kurt “Ah!”. Ben sana nasıl yardımcı olabilirim. Seni bu kurt kapanından kurtaracak gücüm yok benim. Sana kaç kez söyledim. “Dikkatli ol” dedim. Ama kulak asmadın. Şimdi benden yardım istiyorsun. Benden, benim yapamayacağım bir şeyi istiyorsun.

Sonra çevresine bakınmış. Başkalarından yardım almak istemiş. Ama kim yardım eder ki kurda? Şimdiye dek herkesi korkutup, ürkütmüş. Şimdi ona yardım edeceklerine “Bırakalım da ölsün” demezler mi? Zorunlu olarak kendi başına yavrusunu kurt kapanından kurtarmaya çalışmış. Dişleriyle kapanı açmak için uğraşmış durmuş. Masal bu ya, sonunda başarmış. Yavrusunu kapandan kurtarıp, sürükleyerek düzlüğe çekmiş. Yorgunluktan yaralı kurdun yanına uzanmış. Biraz dinlendikten sonra yaralı kurdu inine değin sürükleyerek taşımış. Genç kurt, yol boyunca acıyla inlemiş durmuş.

O gece kurt ininde bir sessizlik varmış. Genç kurtlar, eskisi kadar acımasız ve şımarık davranışlarda bulunmuyormuş. Ortalıkta gürültü etmeden, başları önlerinde, dolaşıyormuşlar. Yalnız yaralı kurt, inin bir köşesinde için için inliyormuş. Baba kurt her zamanki yerinde uzanmış, inin girişine bakıyormuş. Gözlerinde hüzün yerine, bir iş yapmış olmanın güven dolu bakışları varmış. Kendi kendine söylenmiş:

- Neden gençler, bir yanılgıya düşmeden öğrenmezler? Neden öğütleri dinlerken öğrenmeyi düşünmezler?

Ertesi sabah genç kurtlar ava çıkmak için hazırlanınca, dönüp babalarına bakmışlar ve biraz da çekinerek:

- Bir öğüt vermeyecek misin?

- Ne öğütlememi istiyorsunuz?

- Dikkat etmemizi falan.

- Bundan böyle, siz daha dikkatli olursunuz. Benim bir şeyler söylememe gerek yok.

- Neden?

- Gözünüzle gördünüz. Bundan ders almışsınızdır. Ders almadıysanız, yaşama devam edemezsiniz. Yaşam size her zaman en çok bir kez şans tanır. Onu kullanamazsanız kaybedersiniz. Ben kaybetmeyeceğinizi umuyorum. Unutmayın benim de kardeşlerim vardı. Ama artık yoklar. Onlar yaşamı sürdüremediler. Yanılgılardan ders almadılar. Sizler de yaşamak istiyorsanız bu olaya özen gösterip, kendinizce bir ders çıkarın.

Genç kurtlar sessizce çevreye dağılmışlar. Güneş, inin girişinde uyuklayan yaşlı kurdun tüylerini ısıtırken, yaşlı kurdun kulağı içeriden iniltileri gelen yavrusundaymış…

Genç kurtlar, bir daha yaşlı kurtla alay etmemişler. Onu saymışlar. Yakaladıkları avlardan vermişler. Gerek oldukça, özellikle soğuk gecelerde, onu konuşturup dinlemişler. Ondan çok şey öğrenmişler. Ölümle, kazayla sonuçlanmayan uzun bir ömür için onun öğütlerine gereksinimleri varmış.

Yaşlı kurt, doğal olarak ölümle kucaklaştığında, tüm genç kurtlar bedeni başında toplanıp, onun bilgeliğini, kendilerine öğrettiklerini saygıyla anarak ulumuşlar…

Tembel Adam

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Dedem Korkut’un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşaryormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral’ı çok seviyormuş.

Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş.

Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral’dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral’ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış.

İlk zamanlar, o da işine herkes gibi zamanında gider, gücü yettiğince çalışır, gelirden gereksinimi kadar pay alırmış. Kimse onun ülkedeki varlığından etkilenmemiş. Hatta, üretime katkısı olduğu için sevmişler bile.

Tembel adam zaman geçtikçe işe geç gelmeye, hasta olduğunu söyleyip bazen hiç gelmemeye başlamış. İşi aksattığında, bulduğu gerekçeler öyle inandırıcı imiş ki, kimse onun gerçek niyetini anlayamamış. Diğer çalışanlar iş aksamasın diye onun yapması gerekenleri de yapmak zorunda kalmışlar. Ürün yine eskisi gibi zamanında tamamlanmış. Tembel Adam’dan kaynaklanan geçikme, diğerlerinin onun yerine çalışmasıyla önlendiğinden, toplanan gelirde bir azalma olmamış.

Gelir payları dağıtılırken, bir gün önce yatak döşek hasta olan Tembel Adam, paydaşların en önünde yerini almış. Son zamanlarda kimse onu bu kadar canlı ve dinç görmemiş. Herkes sırasını beklerken Tembel Adam, öne fırlamış ve gereksinimlerini sıralayıp, gelirden en büyük payı almak istemiş.

Herkes “Gerçekten doğru söylüyordur, muhakkak gereksinimi vardır” diye O’nun isteğine karşı gelmemişler. Tembel Adam payın en büyüğünü alınca, diğerleri gereksinimlerini karşılayacak kadar pay alamamışlar. Çünkü kalan pay herkese yetmiyormuş.

- “Olsun daha çok çalışır, bir sonraki gelir paylaşımında gereksinimlerimizi karşılarız” diye düşünüp, kalanı paylaşmakla yetinmişler.

Tembel Adam ilerleyen yıllarda da aynı davranışı sürdürünce, diğerleri Kral’a gidip yardım istemişler. Kral da halkın huzurunu korumak ve haksızlığı önlemek için çalışma yaşamı ve gelir paylaşımı konusunda yeni bir uygulama başlatmaya karar vermiş ;

- Bundan böyle çalışanlar her gün belirli saat çalışacaklar ve gelirden çalıştıkları saat kadar pay alacaklar demiş. Kral, süreyi belirlerken Tembel Adam’ın çalışmakta olduğu süreyi temel almış.

- Kral bu yöntemle, Tembel Adam’ı kaldıramayacağı bir yükümlülük altına sokmamayı, diğer insanların da gereksiz ve haksız yere fazla çalışmasını önlemeyi amaçlamış. Ayrıca Tembel Adam’ın çalışmadığı süreler için gelir payı almasını engelleyerek, oluşan haksızlığı önlenecekmiş. Aldığı kararın en iyisi olduğunu düşünerek çok da sevinmiş.

Artık insanlar her sabah aynı saatte çalışmaya başlıyor; istenilen süre kadar çalışıyormuşlar. Bu yöntemin en büyük sorunu şuymuş: Ürün eskisi kadar çabuk üremiyor, yeni ürün elde etmek çok daha uzun zaman alıyormuş. Ürün azalmış olduğu için toplanan gelirde de azalma olmuş. Tembel Adam, yeni koşullara hemen kendisini uyarlamış. Sabahları yine herkesten daha geç gelmeye, akşam herkesten daha erken çıkmaya başlamış. Her zaman işe geç gelmesinin bir gerekçesi, işten erken ayrılmasının bir nedeni oluyormuş. Gerekçeleri geçerli olduğundan çalışmadığı süreleri her zaman çalışılmış süre olarak kabul ettiriyormuş. Ayrıca işte bulunduğu zaman oyalanıyor, hiç iş yapmamaya çalışıyormuş.

Gelirden pay dağıtımı yapılırken, yeni yönteme göre pay alan Tembel Adam, eskisine oranla daha az çalışıp, daha çok pay almış. Diğerleri daha az çalıştıkları için doğal olarak daha az pay almışlar. Çünkü artık satılan ürün daha az olduğundan kazanılan gelir de daha azalmış.

Halk yeni yöntemi pek sevmemiş. Gelirleri azaldığı için artık herkes gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekiyormuşlar. Tembel Adam’a da sinirlenmeye başlamışlar. Çünkü eskisinden daha az çalışıp, eskisinden daha çok kazanan bir tek Tembel Adam varmış.

Kral, halkın istekleri ve huzursuzluğu karşısında yeniden düşünmeye başlamış. Yeni bir yöntem denemeye karar vermiş :

- Çalışanlar, işyerinde çalıştıkları her saat için gelirden pay alacaklar.

- “Çalışıyor gözüküp de çalışmayanlar, iş yapmadıkları zaman gelirden pay alamayacakları için çalışmak zorunda kalırlar, daha çok ürün üretilir, daha çok gelir sağlanır. Ve gelir yalnız çalışanlar arasında pay edilirse, çalışanlar daha çok pay alacakları için mutlu olurlar” diye düşünmüş.

Tüm iş yerlerinde bir defter tutulmaya başlanmış. Çalışanlar çalışmaya başlayınca defterin kendilerine özel bölümünü imzalıyormuşlar. İşten ayrılırken de aynı kurala uyuyormuşlar. Böylece, çalışmadıkları zaman defterde görünüyormuş. Kral, defterleri denetleyecek ekipler kurmuş. Her zamanki gibi başlangıçta yeni yöntem yararlı olmuş. Çalışan iş saatlerinde boş durmuyor, payını arttırmak için sürekli emek harcıyormuş. Ama zaman içinde yorulmaya başlamışlar. Arada dinlenmek gerektiğinden bazen tüm gün çalışamamışlar. Çalışmadıkları süreler, imza atamadıkları için, defterde açıkça görülüyormuş.

Tembel Adam, bu soruna da bir çözüm bulmuş. Eline bir iş alıyor, hiç ara vermeden bu işle uğraşıyor, ne işi bitiriyor, ne de iş üzerinde çalışıyormuş. Ama boş durmadığı için defterde işaretlenmemiş ya da imzalanmamış çalışma süresi olmuyormuş.

Gelirden pay dağıtımı yapılırken, çalışanlar çalıştıkları saatler daha azalmış olduğu için eskisinden daha az pay almışlar. Tembel Adam hep çalışmış gibi gözüktüğü için aldığı pay daha çok olmuş. Çünkü bu yöntemle üretilen ürün eskisine oranla daha çokmuş.

Halk bu sonuçtan da mutlu olmamış. Daha çok çalıştıkları halde daha az pay aldıkları için gereksinimlerini karşılayamıyorlar, daha az yiyecek ya da giyecekle yetinmek zorunda kalıyormuşlar. Kral yeni yöntemin düşündüğü gibi halkın yararına olmadığını anlayınca yeni bir çözüm aramak zorunda kalmış. Emir vermiş :

- Artık herkes yaptığı birim işin karşılığı pay alacak. Böylece, çok ürün üreten çok pay alacak, az ürün üreten daha az pay alacakmış. Kral, “Tembel Adam hiç üretmediği için hiç pay alamayacak” diye bıyık altından gülmüş.

Tembel Adam bu yöntemin altından nasıl kalkabileceğine yormuş kafasını. Sonunda boşluğunu bulmuş ve kendine göre yeni bir biçim belirlemiş. Çabuk yapılacak ürünleri seçmiş. Bir ürün üzerinde birkaç dakika uğraşıyor. Bir günde çok ürün üretiyor, kalan iş süresinde aylak, aylak dolaşıyormuş. Pek çok çalışan ise bir ürün üzerinde günlerce, saatlerce uğraşıyor ve sonunda yalnız bir ürün üretmiş sayılıyormuş.

Pay dağıtımında sorun ortaya çıkmış. En zor işi yapan en az payı alırken, en kolay işi yapan Tembel Adam, eskisinden de çok pay almış. Az pay alanlar artık hiçbir gereksinimini karşılayamaz konumuna düşmüşler. Bu duruma en çok Kral öfkelenmiş. Doğruluklar ülkesinde aldığı kararlarla pek çok yanlış yaparak halkı rahatsız ettiği için üzülmüş. Mutlu halk, mutsuz yaşamaya mahkum olmuş onun yüzünden. Halkın daha çok haksızlık çekmesini önlemek için emir vermiş :

- Yapılacak her işin birim süresi belirlenerek bir katsayı saptanacak. Gelir paylaşımında bu katsayı temel alınacak. Tüm görevliler gece gündüz çalışıp, ülkedeki her bir işin birim çalışma süresini belirlemişler. Bu süreler tüm çalışanlara duyurulmuş. Artık zor işte çalışan daha yüksek katsayı ile payını alacağından haksızlık önlenmiş olacakmış.

- Halk bu işe sevinmiş. “Tüm gelir, çalışma oranına göre dağıtılacak, haksızlık olmayacak” diye umutlanmışlar.

- Tembel Adam yine her zamanki gibi bir kolayını bulmuş. Bu kez Kral’a danışmanlık yapmaya başlamış. Daha önce böyle bir görev tanımı olmadığı için bu hizmetin katsayısı da yokmuş. Kral’ın amacı ise Tembel Adam’ın niyetini öğrenip emirlerini ona göre vermek, halkın mutsuzluğunu ortadan kaldırmakmış. Bu arada görevlilere bu hizmetin birim katsayısını saptamaları için emir vermiş. Tembel Adam hep odasında oturuyor. Hiç çıkmıyormuş. Görevliler ne yaptığını sorduklarında “düşünüyorum” diye yanıtlıyormuş.

Gelirden pay dağıtımı yapılırken, Tembel Adam en öne çıkmış ve en büyük payı istemiş. Kral gerekçesini sorunca ;

- Sizin için çalıştım. Hep düşündüm, gece gündüz. Hatta uyurken bile. Siz çok bilgili bir insansınız. Sizin bilemediğiniz bir konuda size öneri sunmam için hep çalışmak zorunda kaldım. demiş. Kral bu durumda ne yapacağını bilememiş. Çaresiz isteğini kabul etmiş. Tembel Adam’ın istediği payı verince diğer çalışanlara hiç pay kalmamış. Kral çaresiz bir çözüm ararken, danışmanı olan Tembel Adam :

- Payımın tamamını şimdi ödemeyin. İlerideki yıllarda kazanılacak gelirden ödersiniz. Diğer bir deyimle bana borçlanırsınız. demiş. Tüm çalışanlar en azından bu yılki gelirden pay alabilecekleri, yaşamlarını sürdürebilecekleri için çok sevinmişler. Herkesin mutlu olduğunu görünce Kral borçlanmayı kabul etmiş. Paylar çalışanlara katsayı oranında eşit olarak dağıtılmış.

- Yıllardır haklarından daha azını alan çalışanlar, aldıkları payla ancak yaşamlarını sürdürebildiklerinden oturdukları evler köhne ve bakımsızmış. Tembel Adam ise yıllardır herkesten çok pay aldığı için lüks bir konakta bolluk içinde yaşıyormuş.

Tembel Adam’ın tüm kuralları bencil bir biçimde kendi çıkarına göre değiştirmesi ve hep kendine daha çok pay alması bir takım çalışanların aklını çelmiş. Onlar da Tembel Adam gibi yapıp çalışmadan pay almanın yollarını aramaya başlamışlar. Ülkede tembellerin sayısı her gün birer ikişer artmaya başlamış. Kral Tembel Adam’ların hepsi ile başa çıkamamış. Hepsini birden denetlemesi zaten olanaksızmış.

Gelirden pay dağıtımı yapılırken tembeller gelirin neredeyse hepsini almak istediğinden, Kral önce çalışanların azalmış paylarını dağıtıyor, daha sonra borçlanarak tembellerin gelir paylarını belirliyormuş.

Kral’ın borçları çoğalınca, tembel adamlar başka ülkelerden borç almaya başlamışlar. Başka ülkelere de bu Kral’daki alacaklarını teminat olarak göstermişler. Başka ülkeler kefil isteyince, gururlu ve dürüst halk, hemen borçlara kefil olmuşlar. Öyle ya, çalışırlar borçlarını ödermişler. Bir yere kaçtıkları da yokmuş. Bir gün Kral doğru yöntemi bulur, borçlar ödenir umudu ile yaşamaya çabalamışlar.

Tembel adamlar lüks içinde çağdaş yaşam koşullarını oluşturarak yaşarken, ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam etmişler. Ülke tembellere, tembeller başka ülkelere borçlanmaya devam edince, çalışanların borçları her gün biraz daha artmış. Çalışanlar köhne evlerde, mağaralarda yarı aç yaşamlarını sürdürürken, tembeller eğlencelerde, balolarda günü gün etmişler.

Onlar ersin muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine… Bu masalı kurarken hep insanların koydukları kuralların nedenini düşünmeye çalıştım. Sanırım kuralların çoğu, bir yönden çağdaş yaşamı düzenlemeye, bir yönden de bunları delmeye çalışan insanlara karşı alınmış önlemlerden oluşuyor. Ben bu masalda, alınan önlemlerin sorunu çözmekten çok, sıradan insanların yaşam koşullarını zorladığını vurguluyorum. Belki gerçek yaşam daha ayrıdır. Belki de çok benziyordur… Faiz batırır… Faiz batırır… Sistem sadece olayları zorlaştırmakla da kalmıyor, zengini işgüzarı daha da zengin ederken fakiri eziyor, alın terini birkaç rantçıya peşkeş çekiyor… Buna dur diyebilen bugüne kadar bir tek Milli Görüşçüler oldu… Onların da darbelerle, ayak oyunlarıyla önleri hep kesildi… Allah sonumuzu hayr eylesin…

Kediler

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

- Hey baksana bana! Ben güzel miyim?

- Niye sordun?

- Merak ediiyorum. Çirkin mi yoksa güzel miyim?

- Güzelliğin yorumu bakana göre değişir. Ben seni güzel bulabilirim ama bir başkası seni itici ve sevimsiz bulabilir.

- Nasıl olur bu?

- Nasıl baktığına, seni nasıl yorumladığına göre değişir. Sende beklediğini bulabilirse sana yakın olur. Yoksa senden bucak bucak kaçar, istemez seni.

Bu sözleri söyledikten sonra, kendinden emin bir tavırla gözlerini yumdu, başını ön ayaklarının arasına sokup, kaldığı yerden uykusunu sürdürdü. Karşısındaki yerinde duramıyordu. Küçücük pencesini uzatıp yavaşça ona dokundu. Birden gözlerini açtı.

İrkilmişti. Hemen ayaklarının üzerine doğruldu. Tüyleri kabarmış, sırtı kamburlaşmıştı. Dişlerini göstererek:

- Neden bana dokundun?

- Daha soruların bitmemişti. Sen yumdum gözlerini hemen uyudun.

- Hayır uyumuyordum. Seni öyle de dinleyebilirdim.

- Beni umursamıyorsun gibi geldi bana. Lütfen bana kızma. Bak ben çok yeniyim.

- Onu görüyorum çok küçüksün.

- Bana yardım edemez misin?

- Sorduklarını yanıtlamadım mı?

- Daha soracaklarım var ama?

- Sor o zaman.

- Ben güzel miyim?

- Onu daha önce sordun ya.

- Olsun. Yanıtını pek anlayamadım.

- Neresini anlamadın?

- “Bakana göre değişir” dedin.

- Evet.

- Biri beni güzel buluyorsa, herkesin beni güzel bulmasını nasıl sağlarım?

- Herkesin onun gibi bakmasını sağlayarak.

- Örneğin şu uzun kulaklı, iri dişli, havlayan hayvanın güzel bakmasını nasıl sağlarım?

- O sana hiç bir zaman güzel bakmaz. O sana hep saldırır. O bir köpek. Köpekler kedileri sevmez.

- Biz kedi miyiz?

- Evet, bize benziyen hayvanlara insanlar “Kedi” derler.

- Köpekler bizi niye sevmez?

- Onların davranışları bizimkinden ayrıdır. Biz de onları sevmeyiz.

- Bana saldıranı sevmemi bekleyemezsin.

- O da bizden hoşnut olmadığı için saldırıyor unutma.

- Bizim sevmeyip saldırdığımız hayvanlar var mı?

- Var elbette. Fareleri hiç sevmeyiz. Yakalarsak öldürürüz onları.

- Köpekler bizi yakalarsa öldürür mü?

- Hayır onlar bizi çevrelerinden uzaklaştırırlar. Henüz bizi yakalamayı istemediler.

- O zaman, hem fareler, hem de köpekler beni güzel bulmayacaklar.

- Fareler için canavar sayılırız. Köpekler için sevimsiz.

- Onun için bakana göre güzellik değişiyor.

- Şimdi anladın. Başka sorun yoksa ben uyuyacağım.

- Şimdilik yok.

Başka soru sormasını beklemeden büyük kedi, koltuğun kenarındaki yerine çekildi ve uyuklamaya başladı. Küçük kedicik, önce çevresine bakındı sonra küçük adımlarla sessizce oradan uzaklaştı.

Küçücüktü daha. Misafir olarak geldiği evi tanımaya çalışıyordu. Gördüğü her şeye dikkatle yaklaşıyor, önce ayağıyla yokluyor, sonra ona sarılıp oynamaya başlıyordu. Küçük olduğu için bazen devrilip yuvarlandığı oluyordu. Şaşkınlığı geçince kendini toplayıp aynı oyunu sürdürüyordu.

Çok sevimli, yaramaz bir kedi yavrusuydu. Evin içinde bir aralık görmesin: Merakla kafasını uzatıp içeriye bakıyor, sonra giriveriyordu; kapı aralığından bir başka odaya, bir çiçek vazosuna, masanın üzerindeki meyva tabağının içine…

Takla atarak yuvarlandığı, atlarken uzaklığı kestiremediği için yere düştüğü çok oluyordu. Böyle durumlarda hiç ses çıkartmadan çevresine bakınır, bir yolunu bulup yeniden deneme yapmaya çalışır, sonunda başarısızlığını yenerdi.

Ona bakanlar, bir koltuktan diğerine atlamak için kaç kez yere düştüğünü izleyebilir, kendi başına öğrenmeye çalıştığını, beceri kazanmak için nasıl uğraştığını görebilirdiler. Onu izleyenlerin yüzünde bir gülümseme, yüreklerinde bir kıpırdanma olurdu.

Onu sevgiyle kucaklamak isterdiler. Ama o küçücük yavrucuk çevresindeki ilgiden habersiz, kendi başına debelenerek yaşamı öğrenmeye çalışmaktadır. Belki de çevresindekilerin neden kendine bakıp da güldüklerini hiç anlamadığı için seslere kulak asmamakta, seslerin geldiği yöne “Ne var?” der gibi bir bakış atıp oyununa dönmekteydi. Onun çevresini umursamazlığı, ürkmeden oyununu oynamayı sürdürmesi, görülmeye değer bir tabloya benziyordu…

Küçük kedi, bir gün yine kendi başına halının kenarındaki saçaklarla oynarken, onları ayağıyla iteleyip, üzerinden atlamaya uğraşırken köşeden, komidinin arkasından, gelen tıkırtıyı duyunca kulaklarını dikti ve oyununu kesti. O yöne doğru ilerlemeye başladı. Adımını atmadan bir ayağını havaya kaldırıyor biraz bekletip sessizce yere koyunca diğerini aynı biçimde kaldırarak, tıkırtının geldiği yöne ilerliyordu.

Komidinin yanına gelince altına doğru eğildi. Köşede duvar dibinde duran bir hayvan gördü. Ön ayağını uzatıp hayvana dokundu. Köşeye sinmiş, kocaman gözlerle titreyerek kediye bakan hayvan o an korkudan ölebilirdi. Kedinin pençe darbesiyle yerinden oynamıştı. Küçük kedi ne olduğıunu anlamaya çalışırken, hayvan bir çığlık attı:

- Ay!

- Ne oldu? Neden titriyorsun?

Küçük fare sonunun geldiğini düşünerek titrek bir sesle:

- Şey çok korktum. diyebildi. Temkinli olmaya çalışıyordu. Küçük kedi merakla:

- Neden korktun?

- Birden sessizce üzerine geldin. Boş bulundum. Korktum işte.

- Buradan bir tıkırtı geliyordu. Merak ettim. Seni görünce dokundum. Yaşıyor mu? diye baktım.

- Sence yaşıyor muyum?

Fare bu soruyu kediye sormamış, belki de kendine sormuştu. Artık yaşadığına bile inancı kalmamış gibiydi.

- Evet. Hareket ediyormuşsun. Hem de konuşuyorsun. Bence yaşıyorsun.

Fare bir an duraladı. Karşısında duran kedi küçücüktü. Çok küçük bir yavru. Daha onu eğiten olmamıştı. Yoksa kendisine öyle meraklı gözlerle bakmaz, bir hamlede işini bitirebilirdi. Belki de daha önce hiç fare görmemiş olabilirdi. Fare’nin adını duymamış da olabilirdi. Biraz korku; biraz da çekince içinde kediye sordu:

- Sen yeni mi geldin?

- Bu eve mi?

- Evet

- İki hafta oldu. Kimse bana yakınlık göstermedi. Ben de kendi kendime oynuyorum.

- Canın sıkılmasın diye mi?

- Hayır oyun oynamayı çok seviyorum. Hem oynarken öğreniyorum.

- Ne öğreniyorsun?

- Nasıl atlanır? Nasıl yakalanır gibi şeyler.

- Öğrendiklerin güzel mi?

- Bilmem oyalanıyorum işte. Güzel mi diye sorunca merak ettim. Ben güzel miyim?

- Hiç o gözle bakmadım.

- Anladım beni korkunç mu buluyorsun?

- Biraz

- Senin adın ne? senin gibi hayvanlara ne derler?

Fare, o zaman bu kedinin hiç fare görmemiş olduğunu anladı. İçi rahatladı. Birden kediyi oyalayarak ölümden kurtulabileceğini düşündü. Kedinin ilgisini çekecek bir biçimde konuşmalıydı.

- Ben de senin gibi çok küçüğüm. Bana benzeyen birini daha önce görmedim. Adım var mı bilmiyorum. Hiç bana adımla seslenen olmadı. Senin adın var mı?

- Ben de bilmiyorum. Bana da adımla seslenen olmadı. Ama ben öğrendim. Benim gibilere “Kedi” diyorlar. Köpekler bizi sevmezmiş. Fareler de bizden korkarmış. Sen benden korkuyorsun. Yoksa sen fare misin?

Fare, kedinin sorusunu açıkla yanıtlayamadı. Biraz sıkılarak:

- Sen çok büyüksün. Birden karşıma çıktın. “Bana zarar verirsin” diye korktum.

- Niye zarar vereyim? Sen bana saldırmayınca ben de sana dokunmam.

- O belli olmaz. Sen büyüksün. Birden öfkelenip bana zarar verirsin.

- Söz sana zarar vermeyeceğim. Beraber oynayalım mı?

- Ne oynayacağız?

- Sen kaçarsın ben seni yakalamaya çalışırım. Bir şey yuvarlanırken, ya da kaçarken tutmak çok hoşuma gidiyor.

“İçgüdüsel olmalı” diye düşündü küçük fare. Böyle bir oyuna girmeyi hiç istemediğini belli ederek:

- Şey, ben öyle ortalıkta dolaşamam. Kimse sevmez beni. Hep köşelerde durup sessizce çevreme bakarım.

- Niye sevmesinler? Küçücüksün sen de benim gibi.

- Bilmiyorum. Çok çirkin olmalıyım.

Diyerek soruyu geçiştirmeye çalıştı. Ama meraklı küçük kedi onu pek bırakacak gibi değilidi. Ön ayağını uzattı. Onu köşeden çıkaracak kadar hızla vurdu ve:

- Bana ne. Ben seninle oynamak istiyorum. dedi şımarık bir tavırla.

Aldığı darbeyle odanın ortasına değin yuvarlanmış olan fare, toparlanıp hemen doğruldu. Üzerini silkeledi. Yerine kaçmak üzereyken kedi önüne dikiliverdi. Fareyi ön ayaklarının arasına kıstırdı. Fare kendini toplayamadan, küçük kedi yuvarlanmaya başladı. Fareyi istediği oyuna zorla sokmuştu. Yuvarlanırken fare elinden kaçınca, birden çevik bir hareketle dönüyor, kaçmaya çalışan fareyi yakalıyor, arkasında bir pençe savurup onu odanın ortasına fırlatıyordu. Daha fare havada süzülürken, dönüp o yöne koşuyor, zıplayıp onu havada yakalıyor, ön ayakları arasına kıstırıyordu.

Sonra yine beraberce yuvarlanmaya başlıyordular. Bu oyundan çok hoşlanmıştı.

Arada farenin kendini toparlayıp kaçmaya çalıştığını görüyor, bir ayağıyla üzerine bastırıyor, fareyi denetimi altına alınca, yine odanın ortasına fırlatıp oyununu sürdürüyordu.

Fare bunalmıştı. Oradan oraya itilip kakılması onu huzursuz etmiş, yorulmuştu. Sonunda dayanamadı çığlık atarak bağırmaya başladı:

- Yeter artık. Oynama benimle…

Farenin çığlıklarını koltuğun üzerinde uyuklamakta olan büyük kedi duydu. Hemen yerinden doğruldu. Bir çırpıda halının üzerindeki yavru kediden kaçmaya çalışan farenin önüne dikildi, beklemeden pençesini indirdi. Eğilip dişlerini geçirince, fare cansız uzandı odanın ortasına.

Büyük kedinin yaptıklarını kocaman olmuş gözleriyle izleyen küçük kedi, oyuncağının elinden alınmış olmasına öfkelenerek:

- Ne yaptın? Ben onunla oynuyordum.

- O neydi biliyor musun?

- Hayır.

- O bir fareydi. Fareyle oyun oynanmaz. Hemen yakalayıp öldürmen gerekirdi.

- Bana bir zararı yoktu. Ben de ona zarar vermeyeceğimi söylemiştim.

- Hiç kediyle fare arkadaş olabilir mi?

- Ben olacaktım.

- Nasıl olacaktın? Ben onun çığlığına uyandım. Bir yolunu bulup senden kurtulsa, bir daha senin yanına gelmezdi.

- Neden gelmesin?

- Hem korkmuştu hem de canı yanmıştı.

Küçük kedi, kendine söylenenleri hareketsiz dinledi. Sonra hiç bir şey olmamış gibi döndü arkasına, halının saçaklarına doğru koştu. Onları ayağıyla iteleyerek oyununa başladı…

Büyük kedi ağzında taşıdığı fare ölüsüyle hemen balkona çıktı.

Oracıkta yedi fareyi…

Yalnız Adam

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

   Masal bu ya, uzak bir ülkede, kara bulutların karamsarlık yağdırdığı yüzyıllar yaşanırmış. Kara bulutların arasından güneş bir yolunu bulup görünemezmiş bir türlü. O ülkede doğan hayvanlar olsun, insanlar olsun hiç güneş yüzü görmeden ölür gidermişler.
   Yalnız bir söylence içinde geçermiş güneşin adı. Bunun için de kimse güneşin varlığına inanmazmış… Bu karanlık ülkede herkes birbirine kızar, arkasından konuşur, kavga ederek yaşamlarını sürdürürmüşler. Bu sıkıcı yaşam biçiminden, insanlar mutsuzmuşlar. Yüzlerinden düşen bin parça olurmuş. Sokakta yürüyenler sıkça görünmezmiş. Tek tük asık yüzlü insanların, paltolarının yakasını kaldırarak saçakların altından hızla ilerlediği görülürmüş ama; genelde sokaklar boş, ıslak ve karanlıkmış.
vYalnız başı boş aylakça dolaşan hayvanlar varmış. Evlerin kepenkleri çoğu zaman kapalı dururmuş. İçeriden ara sıra ağıt, ya da yas çığlıkları duyulurmuş. Bu karamsar, ıslak ve çamurlu ülkenin uzak bir köşesinde, bir bahçe içindeki kulübede, tek başına yaşıyan bir adamcağız varmış. Evinden pek çıkmaz, kimseyle konuşmaz, kitap okur ya da bahçesi ile uğraşırmış. Aslında zamanının çoğunu bahçesinde geçirirmiş. Amacı bahçedeki balçığı temizleyip, kara toprak üzerinde çim ve çiçek yetiştirmekmiş.
   Söylenceye göre; yeşillik, güneşi geri getirecekmiş. Söylence belki de doğrudur diye, sabahları erkenden kalkar, bahçeyi balçıktan temizlemek için saatlerce uğraşırmış. Bu çok zor bir işmiş. Sürekli yağan yağmur altında çamurları temizlemek için harcanan çaba, bir başka çamur ve pis su göleti oluşturmaktan öteye gitmiyormuş.
   Önce küçük kanallar yapmış. Yağan yağmuru bu kanallara yönlendirerek toprak parçasının çamurlaşmasını önlemeye çalışmış. Toprak, yağan yağmura doymuş olduğundan kolay kolay istenilen sonucu verememiş. Kanalları daha derinleştirmiş. Toprak parçasına yeterli eğimi vermiş. Gündüz bahçede kazma kürekle, akşam masa başında plan yaparak bitmeyen bir enerji ile uğraşmış durmuş…
   İlerleyen haftalarda; çabalarının başarıya ulaşacağını gösteren küçük belirtiler görmeye başlamış. Toprak artık yağmuru emmiyor, suyun açılan kanala doğru akmasını sağlıyormuş. Tümsekler çamur yığını değil de bir toprak parçası gibi görünmeye başlamış.
   Bir gün evin önündeki verandaya çıkıp, bahçeye şöyle bir bakmış :
   - Artık tohumları ve fidanları dikmeliyim. Demiş kendi kendine. Ertesi gün erkenden kalkıp işe koyulmuş. Çim tohumlarını toprağa özenle serpiştirmiş. Bahçe duvarı dibindeki toprağa da, çiçek ve ağaç fidanları dikmiş. İşi bitince verandadan bahçeye bakıp :
   - Bir gün yemyeşil olacak. Güzel kokulu renk renk çiçekler açacaklar. diye söylenmiş. Geceleri rüyasında bahçesinin gelecekteki biçimini görürmüş. Uyanınca rüyasına sevinir :
   - Yemyeşil bahçeye kuşlar da gelir. Ötüşürler cıvıl cıvıl. diye düş bile kurarmış. Günlerce, aylarca uğraşmış. Sonunda çamuru kurutmayı başarmış. Çim tohumları ve çiçek fideleri artık çamur içinde kalmıyormuşlar. Yoldan geçenler bahçedeki değişikliği görüyorlar ama
   ”Nasıl olsa başaramaz. Burada hiçbirşey yaşamaz.” diyerek önemsemiyormuşlar yapılan işi. Çamur tümüyle yok olunca, çevredekiler rahatsız olmaya başlamışlar.
   ”Çamur olmayan bahçe olmamalı” diyerek geceleri yoldan topladıkları çamurları bahçe duvarından içeriye küreyip, bahçeyi çamura bulamaya çalışmışlar. Ancak tüm çabaları boş çıkmış. Adamın bahçede açtığı su arkları o kadar düzenli ve güzelmiş ki; yağan yağmur, toprağa karışan çamuru, su yollarına sürükleyip toprağın çamura bulanmasını engelliyormuş.
   Gün geçtikçe toprakta bir hareket belirmiş. Artık toprak kabarıyor, canlanıp hava alıyormuş. Kabaran toprak hava aldıkça, suyu emiyor ve yağan yağmur toprağa zarar veremiyor, hatta yararlı bile oluyormuş. Bir sabah, yalnız adam, bahçede bir değişiklik gözlemlemiş. O gece birkaç çim tohumu filizlenip kıl gibi ince sürgünler halinde topraktan çıkmayı başarmışlar. Adamın keyfine diyecek yokmuş. Sevinçten gözlerinden akan mutluluk damlalarını nasırlaşmış ellerinin tersi ile silmiş. Hoş bir ezgi mırıldanmaya başlamış gülümseyerek.
   Yalnız Adam, belki de ülkenin ilk gülümseyen kişisiymiş. - Sonunda başardım. Birkaç tane de olsa çim sürgünleri topraktan çıktılar ve Özgürlüklerine kavuştular. demiş verandadan bahçeye bakarken. Artık çalışmalarını daha özenle sürdürüyor, ümitsizliğe kapılmıyormuş. O gece, uykusundan birkaç kez uyanmış. Rüyasında, bahçesini yemyeşil çim halının kapladığını görmüş.
   - Bu rüya hiç bitmesin, gerçek olsun. diye yakarmış mutlulukla. Sabah olmasını bekleyememiş. Hemen bahçeye çıkıp çalışmaya başlamış gecenin karanlığında. Çalışırken toprak tepeciklerine basmamaya, yeşeren cılız çim sürgünlerini ezmemeye özen göstermiş.
   Gün ağırırken biraz ara vermiş. Ağrıyan belini elleri ile tutarken şöyle bir bakmış bahçeye. Başka çim sürgünleri görmüş toprağı yarıp özgürlüğe koşuşan. Artık toprağın üzerinde aralıklarla yayılmış çim sürgünleri varmış. Cılız ama sayıca çok. Sayıları her geçen gün hızla artmaya başlamış sürgünlerin. Sayıları çoğaldıkça güçlenmişler. Artık ilk çıkan sürgünler kalınlaşmış birer çim topağı olmuşlar bile.
   Bir hafta sonra, civardakiler de gözlemeye başlamışlar bahçedeki ayrıcalığı. Çünkü toprağın üzerindeki yeşil örtü, artık bahçe duvarının ötesinden de görünüyormuş. Yeşil örtü hızla koyulaşıyor, gürleşiyormuş. Yalnız Adam’ın bahçesi, diğer çamurlu yerlere göre çok farklıymış. Eskiden şöyle bir bakıp geçerken dudak bükenler, bahçe duvarından çamur atanlar, artık durup hayretle bahçeye bakıyormuşlar. Yeşeren toprağın nasıl böyle olduğunu yorumlamaya çalışıyormuşlar akıllarınca.
   Bazıları kendilerine pay bile çıkartmaya başlamışlar :
   - Çim tohumlarını benden almıştı.
   - Gübreyi de ben satmıştım.
   - Çapayı ben vermiştim.
   - Ne yapması gerektiğini ben söyledim O’na.
   Sanki onların verdiği destek olmasa başaramazmış gibi bir tavır içine girmişler, bahçedeki emeği hiçe sayarak ortak olmuşlar her şeye. Bahçenin ünü tüm ülkeye yayılmış. Ama hala kötümser görüşü savunanlar çoğunluktaymış :
   - Hep yağmur yağıyor. Bir süre sonra bu çimler çürüyüp ölür.
   - Bir sağanakta yok olur bu bitkiler, yine çamur olur her yer.
   - Daha önce kimse başaramamış. Bu toprak verimsiz. Bu adam da başaramayacak. diye yorumlarla gelişmeleri gölgelemeye çalışmışlar.
   Bahçeyi görmeyenlerin çoğu inanmış kötümser yorumlara. Hatta bazıları kötümser yorumları savunan kitaplar bile yazmışlar. Aylar sonra, cılız çim sürgünleri dört parmak boy atıp, bir yeşil örtü gibi bahçeyi kapladığında ülkenin tek yeşil bahçesini görmek için meraklılar gelmeye başlamış her yerden. Yalnız Adam’dan nasıl başardığını öğrenmek isteyenler, çim tohumları satın alanlar, evlerine dönerken dükkandan satın aldıkları çapayı sırtlayıp yollara düşünler her geçen gün çoğalmaya başlamış.
   Yalnız Adam yapabildiğine göre, kendileri de yapabilirler diye düşünenlerin sayısı çoğalınca bahçelerini işleyenler artmış. Söylentiler yayılmış başka bahçelerde de çim yetiştiği yolunda. Çim yetiştirenler gülmeyi ve gülümsemeyi de beceriyormuşlar. Çim yetiştirenlerin neşeli ve güler yüzlü olmaları, ülkedeki karamsar tabloyu değiştirmek üzereymiş…
   Tüm yaşamlarını, karamsarlığı ve karanlığı temel alan düzene ayak uydurmuş olanlar, değişimden hoşnut olmamışlar. Karamsarlığı savunacak güvenilir adamlar yetiştirmeye başlamışlar. Sonra bu adamları, gözlem yapmak için yemyeşil bahçelerin bulunduğu yerlere göndermişler. Karamsar güçlere, her gün bahçelerdeki gelişmeler bildirilmiş.
   Karamsar güçler de, gelişmeleri engellemek için en uygun anı beklemeye başlamışlar. Yalnız Adam, tüm gelişmeleri sevinçle izliyor, kendi gibi çabalayanlara yardım ediyor, başlattığı yeniliğe katılanlara kucak açıp, destek oluyormuş. Ama bahçesini hiç unutmamış. İşini hiç aksatmadan, her sabah çalışmış. Çimlerin büyümeleri tek başına yeterli değilmiş onun için. O çiçekleri de görmek, ağaçların büyüdüğünü de izlemek, olursa meyvelerini de toplamak istiyormuş.
   - Bir de söylence doğru olsa, güneş çıksa, ülke aydınlığa kavuşsa… diyormuş kendi kendine verandada oturup bahçesine bakarken. Bir sabah, duvar dibindeki çiçek fidelerinden birinden, beyaz taç yapraklarını açarak dünyaya gelen ilk papatyayı görmüş sevinç çığlıkları atarak. Bu karamsar ülkede açan ilk beyaz çiçekmiş.
   Tüm yandaşlarına, gönül birliği yapanlara duyurmuş çiçeğin doğuşunu. Halk, bu söylenti ile çalkalanmaya başlamış. Çoğunluk artık aydınlık günlerin doğacağını, söylencenin gerçekleşeceğini konuşur olmuş. Herkes güneşin doğacağı günü ümitle beklemeye başlamış. Karanlıktan beklentisi olan, çamuru ve karamsarlığı kendileriyle özdeşleştirmiş olanlar, gelişmelere “dur” demenin zamanı geldiğini düşünüp, plan yapmaya başlamışlar.
   Birden halkın tepkisini alıp, halkla karşı karşıya gelmemek için küçük oyunlar kurmuşlar. Küçük ama, yeşil bahçelere zarar verecek oyunlar. Güvenilir güçler, kimselere görünmeden bahçelere saldırılar düzenlemişler. Bazı bahçelere gece girip çamur serpmişler. Çiçekleri koparmışlar. Kabaralı büyük postallarla çimlerin üzerinde tepinmişler. Harap olan bahçeyi ertesi gün gördüklerinde, sanki bahçeye zarar veren kendileri değilmiş gibi halkla beraber bağırıp, karanlık güçlere ateş püskürmüşler.
   Üzüntülerini bildiren bildiriler dağıtmışlar. Ama bu küçük oyunlar hızla bir çığ gibi büyüyen yeşil bahçe akımını engellemeye, yıldırmaya yetmemiş. Bir sabah, yalnız adam yatağında uyandığında, camdan içeri sızın bir ışık kümesi görünce çok korkmuş. Önce karanlık güçlerin bahçesini talan ettiğini, sonra evine bir el feneri ile baktıklarını sanmış. Hemen giyinip panik içinde evden dışarı çıkmış. Verandaya geldiğinde gözlerine inanamamış.
   Gökten süzülerek bahçesine kadar uzanan ışık kümesi, yeşil çimlere değdikçe çimler parlaklaşıyor, duvar dibindeki çiçekler taç yapraklarını gökten gelen sıcak ışık kümesine açarak onu kucaklamaya çabalıyormuşlar. Bu, sabahın ilk saatlerinde doğan güneşin ilk belirtileriymiş. Hayatında ilk kez güneşin doğuşunu gören Yalnız Adam, çimlerin ve çiçeklerin coşkusuna katılmış ve bahçesi içinde koşarken:
   - Söylence gerçekleşti. Güneş doğuyor. Aydınlıklar sizinle olsun arkadaşlar. diye çığlık atıyormuş. Kara bulutların arasından sızıp bahçesine uzanan güneş ışınlarını gören çevredekiler, bahçenin etrafına toplanmaya başlamışlar. Hep beraber hayretle ve korkarak güneş ışınlarının yeşil çimler üzerinde gezinişini, rengarenk Milli Görüş çiçeklerini okşayışını izlemişler. Kıskananlar ve inanmayanlar da sarmışlar bahçenin etrafını.
   Güneşi ilk kez görmenin mutluluğunu yaşayan birkaç dost, sevinç göz yaşları dökerken, kalabalığın arasına karışan güvenli güçler, homurdanmaya başlamışlar : - Büyücü bu adam. Bakın sonunda güneşi de doğdurdu. Ama yalnız kendi bahçesine. Bize birşey vermedi. Vermeyecek de. Yok edelim. Aydınlığı ve güneşi alalım elinden. Bu adam insanlığa zararlıdır. Ön sıralarda kıskanarak bahçeye bakanlar, önce bir adım atmışlar bahçeye basmamaya özen göstererek.
   Kimin olduğu belli olmayan kocaman eller, arkalarından onları bahçeye doğru itince, sendelemişler ve fazla zorlanmadan adımlarını atmışlar bahçedeki çimlerin üzerine. Çimler ezilince, aydınlık güneş ışınının kendilerine zarar vermediğini görenler, bahçe içinde koşmaya başlamışlar. Her bastıkları yerde, çimler toprağa yapışıp tutsaklar gibi etkisiz ve güçsüz kalınca, daha çok cesaretlenmişler. Bazıları çimlerin üzerinde zıplamışlar toprağa daha çok gömülsün, hiç çıkmasınlar diye.
   Yalnız Adam çırpınarak bir ona bir ötekine koşmuş :
   - Yapmayın. Çok emek verdim. Ne olur bozmayın bahçemi. Size bir zararı yok onların. Bakın aydınlık da oldu. Artık güneş hepimizi ısıtacak…
   Gözleri hırçınlıktan kızarmış, asık yüzlü insanlar ellerinin tersi ile itmişler Yalnız Adam’ı. Sonra daha hırsla tepinmişler çimlerin üzerinde. Adam aldığı darbe ile sendeleyip yere düşünce, onu gören biri tekme atmış hırsını yenmek için. Bunu gören diğerleri, çullanmışlar adamın üzerine, tüm güçleri ile yumruklamaya ve tekmelemeye başlamışlar adamı.
   Yalnız Adam, aldığı darbelerden korunmak için kollarını kafasına sarmış ve yüzü koyun toprağın üzerine kapanmış. Hareket etmeden hem saldırıların durmasını beklemiş, hem de bedeni kadar çimi korumak istemiş. Aynı anda güvenli güçler, başka bahçelere de saldırmışlar. Bu toplu saldırı eskiden yaptıkları küçük oyunlardan çok farklıymış. Burada karanlık güçlerin, aydınlığı yok etme eylemini başlatmışlar. Güneşin başka bahçelerde doğması olasılığını beklemeden tüm bahçeleri talan etmişler bilinçle.
   Yalnız Adam’ın bahçesindeki uğultular ve bağırmalar sonunda kesilmiş. Sonsuz bir sessizlik başlamış. Yalnız Adam kollarını kullanarak, uzandığı topraktan yavaşça başını kaldırmış. Acılar içinde, bir eliyle belini tutarken, dizlerinin üzerine doğrulmuş ve gözlerinden sicim gibi akan hüzünlü yaşlar arasından bahçesine, emeğinin yok oluşuna bakmış.
   Çiçeklerin koparılmış, çimlerin ezilerek toprağa gömülmüş olduğunu görmüş.
   - Size bir zararı yoktu çimlerin. Yalnızca güzel kokuyordu çiçekler. Neden yaptınız bunu ? diyebilmiş. Sonra elleriyle yüzüne kapatmış. Hareket etmeden bir süre öyle durmuş, yavaşça sağ tarafına doğru ulu bir çınar gibi yıkılmış.
   Uzaktan tüm çirkinliği ile olayları izleyen yaşlı bir adam harap olan bahçede gördüğü manzaraya bakmış, gözleri sulanarak. Bahçenin köşesine sinmiş, tüyleri çamura bulanmış ve korkulu gözlerle etrafa bakan kediyi görünce ona doğru yürüyüp, kucağına almak istemiş.
   Yalnız Adam’ın anısına kediyi evine götürüp beslemekmiş amacı. Kedi, yaşlı adamın kendisine zarar vereceğini sanarak, bir hamlede bahçe duvarının üzerine sıçramış ve gözden kaybolmuş. Yaşlı adam, kedinin bulunduğu yerde, saldırıdan zarar görmemiş bir tutam çimi ve bir çiçek fidesini görünce sevinmiş ve dönüp evine gitmiş.
   Bu olaydan sonra, ülkede aydınlıktan söz edilmez olmuş. Güvenli güçler, halkın da desteği ile tüm bahçeleri yok etmişler. Bahçe yapanlar dışlanmış, ya da sudan bir gerekçe ile tutuklanıp yargılanmışlar. Karanlık ve çamuru kendileriyle özdeşleştirmiş olanlar, eskisi gibi güven içinde, yaşamlarını sürdürmüşler… Yalnız Adam’ın ölümüyle sonuçlanan olaydan sonra, bahçenin önünden geçenler, olayı hep anımsamışlar.

Demokrasi Bekçisi

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Yıllar önce bir ülkenin başkanı, aynaya bakıp, kendinin değişmez olduğunu düşünmüş. Bulunduğu göreve seçimle gelmiş olmasına aldırmadan, koltuğu bırakmamak için çok direnmiş. Süresi dolduğu halde yerinden ayrılmak istememiş. Danışmanlarını çağırıp :

“Anayasa değişse de süremi uzatsalar” demiş. Danışmanlar nasıl “Hayır” diyebilirler ki? Onların tüm geliri Başkan’ın iki dudağı arasındaymış.

“Sizi istemiyorum” dese aç kalırmışlar. Bunun üzerine kolları sıvayıp söylenti yaymışlar. Söylenti yaymak, onların danışmanlık görevleri arasında olduğundan, bu konuda çok da başarılıymışlar. Bir süre sonra ülkede herkes:

“Yerine kimi getirebiliriz ki? Bırakalım görevi sürdürsün.” demeye bile başlamış. Halbuki ülke halkı bu Başkan’ın tutarsız davranışlarından, bulunduğu göreve yakışmayan tavırlarından son derece rahatsızmış. Başkan’ın adını kullanmadan onu anlatan fıkra ve öyküler, dilden dile dolaşırmış.

Ülke o zamanlar bir tarım ülkesi olduğundan, büyük baş hayvanlardan birinin adını Başkan’a takma ad bile yapmışlar. Evde, kahvede ya da sokakta birbirlerine yeni duydukları fırkayı anlatıp, dağarcıklarını zenginleştirmeyi sürdürürken, birden Başkan’ın görevinin uzatılmasını düşünmeleri akıl alacak bir davranış değilmiş.

Aydınlar ve sağduyusu olanlar kendi aralarında:

“Bu halk ne zaman tutarlı ve akıllı davranacak” diye söylenir olmuşlar. Herkes bir kurtarıcı aramış. Siyasetçilerin ortaya çıkıp: “Olmaz” demesini sabırla bekleyip durmuşlar. Nedense yer yarılmış, tüm siyasetçiler içine girmiş olmalılar ki, birden ortalıktan yok olmuşlar.

Kimseden “Çıt” çıkmamış… Açık alınlı, köylü ağızlı biri ortaya çıkmış. Hem de çok yiğitçe “Olmaz” demiş. Yasaları korumak istemiş. ”

Nasıl yaparsınız?” diyerek diğer siyasetçileri uyarmış. Onun öncü olduğunu gören siyasetçiler saklandıkları çukurlardan, mağaralardan ve kuytu köşelerden çıkıp, öncünün arkasından homurdanarak yürümüşler:

“Olmaz ya! Nasıl değiştirirsiniz? Anayasa’yı koruyalım. Demokrasi elden gidiyor…” diyerek Başkan’ın tavrını eleştirmişler. Çok sevdiği koltuğunu bırakan Başkan, başı öne eğik, üzüntüyle görevden ayrılmak zorunda kalmış. Öncü, başarmış olmanın mutluluğunu yaşarken, halk onu uzun süre desteklemiş. Onun öncü davranışını hiç unutmamış. Yaşı ilerleyince ona “Baba” bile demişler…

Gel zaman, git zaman “Baba”, halkın yüreğinde sevgiyle yaşamını sürdürmüş. Ülkenin önemli siyasetçisi olarak partisine ve halka hizmet vermiş. Bazen seçimleri kazanıp ülke yönetimini üstlenmiş, bazen başkalarının yönetimini denetlemiş. Halka olan güvenini yitirmeden uzun yıllar siyaset konuşmuş. Hem de ne kadar uzun…

Onu ilk seçenlerin hepsi toprak olup gitmişler. Onların oğulları büyümüş, yaşlı birer insan olup, torunlarının ellerinden tutmuşlar. O hala ülke yönetiminde söz sahibiymiş. Torunlar da büyümüşler. Onu hep “Baba” olarak tanıdıklarından, ondan sevgilerini esirgememişler. İnsan aile büyüklerinden sevgisini esirger mi?

Bir gün Başkanlık seçimi yapılacakmış. Tüm siyasetçiler bir araya gelip en uygun aday konusunda birleşmişler. Evet! “Baba” sonunda muradına ermiş ve “Başkan” olmuş…

“Başkan” olunca, tüm taraflılığını unutarak, yaşamı boyu sürdürdüğü siyaseti bir kıyıya atıp, gerektiği gibi hizmet sunar görünmüş. Halk da onun Başkanlığını benimsemiş. Tepki göstermemiş…

Aslında tarafsız olunca, kimseyi kayırıp görevini kötü amaçla kullanmayınca, tepki göstermemeleri doğalmış. Onun Başkan olmasına ses çıkartmamaları, babaları olduğu kabul etmiş olmalarındanmış. Yoksa… Yoksa ne yapabilirler ki? Yalnızca bol bol öykü ve söylence üretip, talihsiz kaderlerine küsebilirmişler…

“Baba” tüm sevecenliğiyle halkı kucaklamaya çalışmış. Kendisini demokrasinin bekçisi olarak tanıtmış. Eskiler ve yaşlılarla düşünceli ve bükük boyunlu uzun kulaklı eşekler (pek çok masalda eşeklerin iyi birer düşünür oldukları yazıldığı için onları atlamak istemedim) her zaman unutkan halk gibi düşünmemişler.

Baba’nın kendi çıkarı için neler yapabildiğini hiç akıllarından çıkarmamışlar… Ama Başkan’ın karşısına çıkıp, tek söz bile söylememişler. Nasıl söylesinler ki? Yasalar Başkan hakkında ileri geri yazı yazmaya, söz söylemeye “Asla” izin vermiyormuş. Sessizce gülümseyerek unutkan halkı izlemişler…

Yıllar durmuyor ilerliyormuş. Masal da olsa, zaman geçip gidiyormuş. Bir gün Başkan kara kara düşünürken, odasına giren Baş Danışman onun dalgın halini görüp:

“Hayır ola. Bir sorun mu var?”

“Hayır sorun yok. Ama küçük bir şey var. Beni üzüyor.”

“Sen Başkan’sın. Emret, hemen sorunu yok edelim.”

“Yapar mısın?”

“Elbette.”

“O zaman… Şey… Benim görev sürem bitiyor. Acaba Anayasa’yı değiştirip görev süremi uzatabilir miyiz?” …


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 1 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 98248 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592