Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Masal’ Category


İki Kardeş

Apr 22, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Evvel zaman içinde kambur zaman içinde bir  gün iki kardeş pikniğe gittiler annelerinin sözünü dinlemedikleri için kayboldular ve  büyük bir macarayla karşılaştılar ilk önce kacaman bir yılanla karşılaştılar ilk önce kaçtılar büyük kardeş böyle kaçmak olmıcak diyerek durdu ve eline kocaman bir taş aldı yılanın kafasına attı ve yılan ın kafasını kopardı ve koşarak ordan ayrıldılar bir ışık gördüler ve ışığı takip ettiler birde görsünler kacaman bir villa gördüler baktılar ki  camdan hırsız giriyor hırsızı takip ettiler eve girdiler ve bağırdılar ev sahibi duyunca kalkıp hırsızı yakaladı ve çocukları ailesine teslim ediyor.

Ateş Gözlü Kuşlar

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Diyarlardan bir diyarmış işte.
Ben diyeyim Çin’de, siz deyin Maçin’de. Güzel mi güzel. Uzak mı uzak. Çocukları şirin mi şirin. İnsanları iyi mi iyi bir yer. Büyük- küçük, zengin-fakir, güzel-çirkin herkesin biribirine saygılı olduğu, sevgiyle davrandığı bir diyar.

Bu yüzden burada yaşayan insanlar üzüntü, dert, keder diye bir şey bilmezlermiş. Korku, kavga, haksızlık diye bir şey tanımazlarmış. Yalanın, sahtekarlığın olmadığı bir yermiş. Büyük-küçük, yaşlı-genç herkesin yüzünde neşe ve mutluluk yansıdığı gibi daima mutluluk içinde yaşarlarmış.

Nasıl mı olurmuş bu? Demeyin. Dört bir yanı güzellikle, yemiş ağaçları, renk renk çiçeklerle çevrili bu yerde herkes, her şeyde bir güzellik bulurmuş. Bu da onların mutlu olmaları için yetermiş. Böyle olunca da mutluluktan, üzüntüler uğramazmış bu diyara. Nehirleri, pınarları, ağaçları, kuşları, bitkileri, çiçekleriyle ben diyeyim dünyanın en güzel yeri, siz deyin cennettin bir köşesi…

Bahar geldi mi her taraf şen şakrak olur, yaz geldi mi herkes işinde gücünde, kış geldimi herekes evlerde tandırların, sobaların başında toplanır, nohutlu cevizli hedik, kavurga, kestane pişirilerek, mısır patlatılarak, tatlılar, yemekler hazırlanarak imece usulu sırayla her gün bir evde toplanıp yenilir, içilirmiş.
Büyükler çocuklara hikayeler, masallar anlatır, şiirler, destanlar okurmuş.
Bu yüzden kışın gelmesini en çok çocuklar istermiş… Çünkü kış geldi mi her akşam evlerde masal sofraları kurulur, en güzel masallar anlatılır, her gece masallı rüyalar görürmüş çocuklar.

Zaman az gitmiş, uz gitmiş. Günler, aylar, hatta asırlar geçmiş. Bu diyarda gün geçtikçe değişiklikler olurmuş, yaşlılar gider yerine yeni yaşlılar gelirmiş, çocuklar büyür yerine başka çocuklar gelirmiş. Değişmeyen tek şey bu diyardaki sevgi, saygı, güven ve insanların biribirine davranışlarıymış. Yine çocuklar ninelerinden, dedelerinden, büyüklerinden hikayelerini, masallarını dinler, sonra gider uyurlarmış.

Bu güzel diyarın etrafında ki yüksek kayalar ve kocaman kocaman ağaçlara her bahar karların erimesiyle beraber, üstünde kocaman kanatları olan ateş gözlü kuşlar gelip konar ve yuva yaparlarmış. Karların yağmaya başlamasıyla beraber yine çekip giderlermiş.

Kimsenin ismini bilmediği, ama herkesin kaf dağının ardında gelen ateş gözlü kuşlar dediği göçmen kuşlarmış bunlar. Yavruları yumurtadan çıkar çıkmaz insanlar götürüp, kayaların, ağaçların dibine çeşit çeşit yiyecekler bırakıverirlermiş. Kuşlar bu diyarın küçük, büyük tüm hayvanlarını canavarlardan koruduğu için çoban dahi tutulmazmış.

Bu yıllar yıllı böyle devam edip gimiş. Bu diyarlılarla kuşlar o kadar biribirine alışkın ve biribirini o kadar iyi tanırlarmış ki, buraya yabancı gelse hemen bir telaş alırmış kuşları. Oralarda kimse onlara ilişmez, yuvalarını bozmaz, kötülük etmezmiş bu kuşlara. Adeta kuşlarla bu diyarın güzel halkı iç içe yaşarmış…

Gel zaman, git zaman komşu ülkelerden birinin yöneticisi bu güzelim diyarın varlığından haberdar olmuş, askerlerini gönderip işgal ettirmiş bu güzel yeri, karşı çıkanı öldürtmüş, evlerini ateşe verip yakmış. Peri-Han adındaki kraliçesini de esir almışlar. Halkın gözyaşları, yalvarış, yakarışları fayda etmemiş. Zalimlerin yüreğini yumuşatmamış…

Artık ne huzur kalmış ne de bereket bu güzelim d’yarda. Herkes üzgünmüş. O kocaman tanklara, silahlara karşı duracak ne güçleri ne de halleri varmış. Anlayacağınız barışcıl bir halk olduğu için silahlanmaya bile gerek görmemişler.

O günden sonra masalcı nineler, dedeler masal anlatmamış, erkenden uyuyuvermişler. Bütün kışı masalsız geçirmiş çocuklar. Kötülükler ve kötü adamlar bütün masalları alıp götürmüş buralarda, bir tek çocukların gözyaşları kalmış ardından. Çocuklar, analar, babalar çaresiz kalmış. Günler, haftalar, aylar hep yaslı geçmiş. Geceler geceleri, acılar acıları kovalamış durmuş.

Derken mevsim bahara yönelmiş, karlar erimeye başladığında ateş gözlü kuşlar dalları, kayaları doldurmuş yine, düşman askerleri tedirgin olmaya başlamışlar ama o diyardakiler ise içten içe sevinmişler.

Kuşlar bu güzel diyardaki tedirginliği ve oranın kötü niyetlilerce işgal edildiğini hemen anlamış, kraliçelerinin de esir alındığının haberini almışlar ve buna bir çare bulmak için toplanıp bir karara varmışlar. Bazı kuşlar geri dönüp başka ülkelerdeki kuş arkadaşlarına haber vermiş, bazıları da kuşların kralından yardım istemeye gitmişler.

Kısa bir süre sonra her tarafı ateş gözlü, kocaman kanatlı kuşlar sarmış. Askerler meraklı gözlerle dışarı toplanıp bakmışlar, gökyüzünü bir kara bulut gibi saran kuşlar hep beraber saldırmışlar askerlere, pençelerine taktıkları gibi askerleri birer birer götürüp uzak bir uçurumun tepesine bırakıvermişler. Kalanlarda saklanmış sonra o diyardan kaçıp gitmişler…

Bir daha o güzelim diyara kimse kötülük etmeye cesaret edememiş. Nineler, dedeler yine masallarını anlatmaya başlamış, çocuklar yine sevinip mutluluk şarkılarını söylemişler, şiirler okumuşlar dağa taşa. Ve bu böyle devam edip gitmiş yıllar yılı…

Çalma Kapıyı, Çalarlar Kapını

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Patimat ve Magamed adında iki kardeş, anne ve babadan yetim kalmışlar ve kimseden yardım beklemeden hayatlarını sürdürmeye başlamışlar. Her zaman birbirlerine yardım ediyorlarmış, çünkü bir birini çok seviyorlarmış. Patimat bir gün kardeşine:

- Evlenmek için zamanın gelmedi mi senin? Evlen, başını koyacağın bir yastığın, beraber yatacağın bir kadının olsun, demiş.

Aslında erkek kardeşi de ev bark sahibi olmayı istiyormuş. Kız kardeşinin bu sözleri üzerine evlenmeye karar vermiş ve çok güzel bir kızla evlenmiş. Evlenmiş evlenmesine ama eve gelen dişi, Patimat’ı hep kıskanıyormuş. Kocasıyla, kardeşinin aralarının açılmasını istiyormuş. kocası sabah işe gidip akşam eve dönüyormuş. Bir gün kocasının gömleğini yırtmış ve kocası eve gelince hemen ağlamaya başlamış ve:

- Bak kardeşinin yaptıklarına! Gömleğini yırttı. Bizi ayırmak istiyor, demiş; fakat kocası bir şey dememiş. Patimat ise gömleğin kim tarafından yırtıldığını iyi biliyormuş; fakat yengesiyle abisinin ayrılmasını istemiyormuş.

Bir başka gün Magamed’in karısı gümüş kılıcı taşa vurmuş, kırmış ve ateşe atmış. Magamed eve gelip ateşin yanında oturduğu zaman karısı ateşe odunları koyuyormuş gibi yaparak kılıcın parçalarını ona göstermiş. Ağlamaya ve bağırmaya başlamış:

-Niçin senin kardeşin böyle yapıyor? Bizi ayırmak için mi? Eğer sen onu dövseydin o kılıcı ateşe atamazdı? demiş, ama kocası buna da bir şey dememiş.

Magamed’in karısı asla huyundan vazgeçmemiş. Hep kocasıyla görümcesinin arasını açmaya, görümcesini evden atmaya çalışıyormuş. Çocuğu olmuş, çocuk yavaş yavaş büyümüş, fakat kadının kalbi kin nefretle doluyormuş gün geçtikçe görümcesine karşı.

Bir gün içindeki kin ve nefret öyle artmış ki Patimat’la Magamed’in aralarını kesin olarak açmaya karar vermiş. Bir gece canının parçası olan günahsız yavruyu, yani öz çocuğunu zalimce bıçaklayarak öldürmüş.

O sabah kocasıyla birlikte bahçede güneşlenmeye başlamışlar. Vakit bir hayli geçmiş. Kötü kalpli kadın kocasına sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi:

- Niçin bebeğimiz bugün çok uyuyor? diye sormuş ve sonra kundağın yanına gitmiş, fakat kundağın yanına varır varmaz bağırmış:

- Senin kız kardeşin bebeğimizi bıçaklamış. Bebeğimiz capcansız yatıyor. Bizi ayırmak için yapıyor hep bunları! demiş.

Bu kez Magamet hiç düşünmeden kız kardeşi Patimat’a:

-Sen artık bizimle kalamazsın! Eşyalarını topla, git buradan! diyerek kız kardeşini kapı dışı etmiş.

Patimat, boynu bükük gözü yaşlı almış başını gitmiş dağlara… Dağda kuşla kurtla nasıl yaşanırdı? Nerede kalınırdı? Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda küçük bir in bulmuş. Oraya yerleşmiş ve yaşamaya başlamış. Orada günlerini ALLAH’a ibadet ederek geçiriyormuş.

Bir gün Padişahın oğlu dağda avlanırken derenin kenarında onu görmüş ve hizmetçilerini onun yanına göndermiş. Kız ormanda iki yıl kadar yaşadığı için elbiseleri eskimiş, yırtılmış. Hizmetçiler, yanına gelirken bağırmış:

- Bana yaklaşmayın, ben aşağı yukarı çıplak sayılırım demiş. Hizmetçiler de geri dönüp gördüklerini efendilerine anlatmışlar. Bunun üzerine padişahın oğlu, hizmetçilere emretmiş:

- Ona giyecek bir şeyler götürün göreceği bir yere koyun!

Hizmetçiler, efendilerinin dediklerini yerine getirmişler. Kız elbiseleri giymiş. Sonra Padişahın oğlu Patimat’ın yanına gelip sormuş:

- Sen niye burada yaşıyorsun?

Kız, kız başına gelip geçen her şeyi anlatmış padişahın oğluna. Padişahın oğlu da duydukları karşısında duygulanmış. Ona yardım eli uzatmak istemiş:

- Benimle gelecek misin?demiş kıza. Kız ise:

- Eğer benimle evlenmeyi kabul edersen gelirim, demiş. Patimat, gerçekten güzel bir kızmış. Tam padişah oğlanlarına göre yaratılmış gibiymiş adeta. Sultanlığa yakışırmış yani. Padişahın oğlu Patimat’ın teklifini kabul etmiş:

-Tamam ben seninle evleneceğim, demiş.

Padişahın oğlu kız ile eve dönmüş ve babasının huzuruna çıkarak:

- Babacığım, bu kızı oğlunuz gibi seveceksiniz, demiş. Oğlan beğenirse baba da beğenir. Padişah, kızı gelin olarak kabul etmiş, oğlan da eş.

Patimat, padişah evine gelin gittikten sonra, padişahın evine huzur, mutluluk gelmiş. Herkes birbirine saygı ve sevgide kusur etmiyorlarmış. Evde kaynaşma ve yardımlaşma eksik kalmıyormuş. Sık muhabbet tez ayrılık getirir derler ya çok zaman geçmeden ülkede savaş çıkmış, padişahın oğlu savaşa gitmiş. Er kişiye evde kadınlar gibi oturmak yaraşmaz, erkeklik er meydanlarında belli olur. Oğlan savaşa gitmiş gitmesine de gözü, gözünün nuru olan sevgili hanımında kalmış. Savaşa giderken anne ve babasına:

- Bir çocuğum olursa bana bir mektup yazın, diye tembih etmiş. Çok zaman geçmeden nur topu gibi bir oğlan dünyaya gelmiş. Evdeki mutluluk bir kat daha artmış. Padişah, kalemi kağıdı almış eline bir mektup yazmış ve oğluna “oğlu” olduğunu müjdelemiş. Sonra mektubu ulağa vermiş.

Mektubu götüren ulak, Patimat’ın eski köyüne uğramış ve orada bir evde konaklamış. Meğer ulağın kaldığı ev Patimat’ın kardeşinin eviymiş. Patimat’ın kardeşinin karısı ona sormaya başlamış, Patimat’ın nerede ve nasıl yaşadığını. Ulak da bildiklerini bir bir anlatmış kadına. Kadın ulağın konuşmaları üzerine:

- Benim de kocam savaşta ben de ona mektup göndermek istiyorum. Göster bana o mektubu, demiş ulağa. Ulak hiçbir şeyden habersizce mektubu kadına vermiş. Kadın, onu okutmak için okuma yazma bilen bir adama götürmüş, okutmuş. Mektupta padişah oğluna:”Oğlum, güzel bir erkek çocuk doğdu, çok yakışıklı…” diyormuş. Bunları duyan kadın adeta çıldırmış. Mektubu okuyan adama biraz para verip:”Senin karın çocuk değil, adeta bir köpek yavrusu doğurdu…” diye yazdırtmış. Bu mektubu padişahın oğluna göndermiş.

Padişahın oğlu, okudukları karşısında donup kalmış, çok üzülmüş. Uzun zaman düşünmüş ve sonunda mektubun cevabını yazmaya karar vermiş. Mektubunda babasına:”Lütfen ben gelinceye kadar ona bir şey demeyiniz, enik değil de domuz yavrusu bile doğurmuş olsa…” demiş ve mektubu aynı ulakla geri göndermiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe dolanmış, giderken konakladığı köyde konaklamış, misafir olduğu evde misafir olmuş. Yine elindeki mektubu kadına güvenip teslim etmiş. Kadın da yine mektubu değiştirtmiş:” Eğer karım altın topu gibi güzel bir çocuk doğurmuş olsa bile ben gelmeden onu evden atın.” diye yazdırtmış mektuba.

Anne ve baba mektubu okuyunca çok üzülmüşler ve gece gündüz ağlamışlar, kederden üç gün yemek yememişler. bu haberi uzun süre gelinlerine söylemişler. Patimat ise analığı ve babalığının başından hiç ayrılmıyormuş. Onları üzgün gördükçe o da kahroluyormuş. Onların kederlerine ortak olmak istiyormuş, ama kaynata ve babasının ağzından bir kelime alamıyormuş. Bir gün bir haber gelmiş:

- Savaş bitti. Sizin çocuk yakında eve dönecek, demişler.

Padişahın hanımı Patimat’ı yanına çağırıp:

- Kızım, artık evi terk etmen gerekiyor. Bunu kocan istiyor. Bir mektup yazmış. Senin evden çıkıp gitmene yüreğim asla razı değil, ne yapalım, kader, demiş gözyaşları içinde.

Patimat, alıp başını gitmiş, koca evinden. Dağ taş köy oba dolaşmış, sonunda bir köye gelmiş. Bir evde kalmaya başlamış. Yerde yatmış, kedinin köpeğin yemediğini yemiş. İyice çökmüş, iyice yaşlanmış.

Bir gün kaldığı o eve savaştan dönen askerler gelmiş. Askerin biri ev sahibiymiş, ama diğeri bir yabancıymış. Ev sahibinin karısı:

- Burada kalan fakir bir kadın var, evi barkı yokmuş. Ben misafir ettim şimdiye kadar. Ona yardım etseniz, sadaka verseniz! demiş. Kocası:

- Çağır bakalım nasıl birisiymiş o kadın neyin nesiymiş, demiş. Kadın Patimat’a:

- Seni çağırıyor, demiş;ama Patimat istememiş. Fakat kadının kocası:

- Çağır onu! diye ısrar edince kadın gidip onu tekrar çağırmış. Patimat da ister istemez kalkmış, askerlerin huzuruna çıkmış. Ev sahibi olan asker:

- İn misin, cin misin? Kimsin, nesin? Anlat! demiş.

Patimat, utana sıkıla kendi hayatını anlatmaya başlamış. Kendi evlerinden nasıl gittiğini, kocasıyla nasıl ayrıldığını…

Ev sahibi olan askerin birden bire gözleri fal taşı gibi açılmış, bu arada arkadaşı da aynı şekilde şaşırmış. Ev sahibi olan asker:

- Sen, sen benim kardeşimsin… demiş kucaklamış onu. Yanında gelen asker:

- Sen benim can yoldaşımsın, demiş öpmüş alnından…. Patimat olanlardan hiçbir şey anlayamamış,ama askerlerin gözlerine iyice bakınca askerin birisin kocası, diğerinin ise kardeşi olduğunu anlamış.

Yengesi olan kadın ise olup bitenler karşısında can derdine düşmüş. Ve kardeş bildi kendi kardeşi olduğunu ve kocası da bildi konuşanın karısı olduğunu. Sonra kızın kocası mollayı ve kadını öldürdü. Anne ve baba çok mutluydular. Delikanlı padişah dostunu iyi bir kız bulup evlendiler ve çok güzel düğün yapmışlar. Şimdi de düğün devam ediyor ve ben de oradaydım.

Avcılar ve Rüyaları

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Üç genç bir gün ava çıkarlar, fakat ormanda hiçbir ava rastlayamazlar. Yiyecekleri de biter. Gün batmak üzeredir. Karınları acıkır. Ormanda bir çobana rastlarlar. Çobana selam verirler, tanışırlar. Avcılar, çobandan yiyecek ve su isterler. Suyu alırlar;ama çobanın yiyecek yalnız üç patatesi vardır. Avcılara:

- Bunlar sizi doyurmaz! Beni bile doyurmaz, der. Hepsini siz yiyin! derim ama benim çok işim var. Benim de yemem gerekir. Şimdi beni iyi dinleyin: Siz şimdi yatın! Ben sizin için ateş yakarım.

Sabah kalkarsınız. Rüyalarınızı anlatırsınız. İlginç rüya gören kişi, patatesle karnını doyurur.

Avcılar çobanı dinler ve yatarlar. Sabah erkenden kalkarlar. Rüyalarını çobana anlatırlar.

Avcının birisi rüyasında şeyhülislam olur. Onu herkes evine davet eder, yedirir, içirir. Karnını en güzel yemeklerle doyurur. En güzel içecekleri tadar.

Çoban, sadece:

-İlginç! der.

İkinci avcı, rüyasında padişah olur. Mükemmel bir sarayda yaşar. Hizmetçileri olur. Ona mükemmel yemekler hazırlarlar. Her içecekten getirirler. Herkes ona saygı gösterir. Suçlular ondan çok korkarlar. Suçlu insanları cezalandırır.

Çoban o avcıya da:

- Senin rüyan da ilginç, der ve diğer avcıyı dinler.

- Ey çoban, arkadaşlarımın rüyaları çok enteresan der ve kendi rüyasını anlatır. O rüyasında arkadaşlarını görür. Gerçekten biri padişah, biri şeyhülislam olur. O da karnını fakir insanların yanında doyurur. Onlar çok güzel şeyler yerler içerler; ama ona hiç bir şey vermezler.

Çoban üç avcıyı da dikkatle dinler ve:

- Şeyhülislam ve padişah patates yemezler. Onlar güzel yiyeceklerden yerler. Patatesle midelerini bozmak istemezler, der ve patatesleri rüyasını en son anlatan avcıya verir.

Herkes Aslına Çeker

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:

- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.

Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri… her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.

İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:

- Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır’ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.

Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına-soluna, altına-üstüne; kuzeyine-güneyine, doğusuna-batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş:

- Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır’ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyiiin!

Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni-gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;

- Aman padişahımızı bu dertten bir ân önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.

Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:

- Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.

Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:

- Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.

Adam;

- Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır’dan getirdim. Çok önemli…

Kapıcı “Hızır” ismini duyar duymaz telaşlanmış. “Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum.” diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek sevinmişler:

- İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.

Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:

- Sevgili padişahımız, Hızır’dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım ister misiniz?

Padişah öyle heyecanlanmış, öyle sevinmiş ki; “hemen gelsin”, demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki her şey onun emrinde. Başlamış konuşmaya:

- Efendimiz, duydum ki Hızır’ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirm. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.

Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;

- Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiçkimse sana karşı gelmeyecek. Fakat ………, dört yılın sonunda bana Hızır’ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.

Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;

- Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş.

Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.

Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır’ı nerede bulsun da getirsin!

Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.

Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.

Adam gizlendiği yerde gece-gündüz dua edip yalvarıyormuş:

- Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.

Korkudan tit tir titriyormuş. O sırada yanıbaşında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;

- Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.

Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;

- Haydi beni padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim.

Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;

- İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır’ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin.

Adam çaresiz, başını öne eğmiş ve;

- Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş.

Padişah bir vezirlerine, bir adama, bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:

- Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.

Padişah önce birinci vezirine, “Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün?” diye sormuş. Birinci vezir;

- Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiçkimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.

Bu cevap üzerine dedecik;

- Herkes aslına çeker, demiş.

Sıra ikinci vezire gelmiş. O da fikrini söylemiş:

- Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.

Bu cevap üzerine dedecik yine;

- Herkes aslına çeker, demiş.

Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:

- Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli.

Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:

- Herkes aslına çeker.

Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördüncü vezir;

- Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır’ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir.

Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:

- Herkes aslına çeker.

Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:

- Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?

Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:

- Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir alimin oğludur. O, “affedilsin” dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.

Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;

- İşte ben Hızır’ım, demiş ve ortadan kaybolmuş.

Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiçbir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:

- Bu dünyada Hızır’ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.

Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş.

Nazife ÇİFÇİOĞLU

Katı Yürekli Zengin

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Masal

Ayna ayna, güzel ayna

Ayna ayna, şeker ayna

Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana…

Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya…

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiççimse de ondan hoşlanmazmış.

Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.

Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;

- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.

Dilenci elini uzatarak;

- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.

Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:

- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

Bir gün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.

Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:

- Ne var, ne oluyor?

Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:

- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;

- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.

Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 4 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 79888 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592