Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Üçüncü Boğaz Köprüsünün yapım işini Japon, Amerikan ve Türklerden oluşan bir konsorsiyum almış. Tam açılışın yapılacağı sırada kurdele kesilirken köprü büyük bir gürültüyle yıkılmış.
Japon: ‘Gitti bütün emeklerim, mahvoldu kumlarım’ diyerek harakiri yapmış.
Amerikalı: ‘Gitti çeliklerim, tonlarca çelik yıkıldı’ diyerek tabancasını çekip intihar etmiş.
Tüm bunları izleyen Türk müteahhit de derin bir ‘Oh!’ çekerek yanındakilere dönmüş: ‘İyi ki çimento koymamışım, yoksa bunlar gibi mahvolurdum’…
Aşağıda anlatılanlar Wall Street Journal tarafından yayınlanmış bilgisayar teknik servisine yapılmış gerçek şikayetlerdir.
1. Compaq “Press any key” komutunu “Press return key” şekline dönüştürmeyi düşünüyor. Neden? “Any” tuşu nerede sorusuna cevap vermekten baygınlık gelmiş.
2. Bir müşteri, üzerinde “toz koruyucu” olduğunda fareyi kullanmakta güçlük çektiğinden dert yanmış. Toz koruyucu dediğinin farenin plastik paketi olduğu ortaya çıkmış.
3. Disklerinin hatalı olduğunu savunan müşteriye “diskleri satıcıya yollayın” denmiş. Satıcının eline geçen mektuptan disklerin fotokopileri çıkmış.
4. Dell şirketinin bir müşterisi bilgisayarının faks çekememesinden şikayet etmiş. 40 dakikalık bir telefon görüşmesi sonucunda adamın kağıdı monitöre dayayıp “Gönder” tuşuna bastığı ortaya çıkmış.
5. Bir IBM müşterisi dokümanı yazıcıya aktaramadığından şikayet etmiş. “Bilgisayar yazıcıyı görüyor mu?” sorusuna karşılık “Ekranı yazıcıya doğru çevirdim, ama hala görmüyor” cevabını vermiş.
6. Yeni aldığım bilgisayar çalışmıyor diye Dell firmasını arayan kadın sürekli “Ayak pedalına basıyorum, basıyorum makinadan hiç ses gelmiyor” demiş. Ayak pedalı dediğinin fare olduğu ortaya çıkmış.
7. Novell Netware’in ünlü hikayesi:
NetWare: Buyrun Sistem Operatörü.
Adam: Bilgisayarın kahve taşıyıcısı kırıldı. Garanti kapsamında, ne yapmam lazım?
Netware: Kahve taşıyıcı mı?
Adam: Evet, bilgisayarın önündeki!
Netware: Pardon anlamakta güçlük çekiyorum. Bu kahve taşıyıcıyı nereden aldınız.
Promosyon falan mı? Üzerinde bir marka var mı?
Adam: Bilgisayarla birlikte geldi. Promosyon olup olmadığını bilmiyorum. Üzerinde 24X yazıyor.
**(Bahsedilen cihaz CDROM sürücüsü olur, 24X herkes için çok şey ifade etmeyebilir diye…)
8. Bir IBM müşterisi:” İlk disketi sürdüm. İkincisini sürerken çok zorlandım. Üçüncüsü asla içeri girmiyor.”
Adamın biri hem ahmak hem lafazandır. Sakalı süt gibi beyaz olmasına rağmen saçına hiç ak düşmemiştir. Bir mecliste bu adamın saçıyla sakalı arasındaki bu farkın neden kaynaklandığı konuşulur. Zariflerden biri der ki:
- Bunda bilinmeyecek ne var? Bir şey çok kullanılırsa elbette ki çabuk eskir. Bunun da çenesi çok kullanıldığı için eskiyip ağarmış. Beyni ise hiç kullanılmadığı için saçlarına bir şey olmamış!
Temel Amerikan büyük elçiliğine vize için müracaat etmiş. Elçilik istenen bütün belgelerin önlü arkalı fotokopilerini istemiş. Temel de buna ilaveten ekteki resminin de fotokopisini vermiş. Büyük elçiliğin o kadar hoşuna gitmiş ki, bunu duyurmadan edememişler. Resim ekte.
A laz was applying to get a visa to USA. US embassy of Istanbul have asked him to bring copy of each document including front and back pages, so he submitted the following passport picture. This is a true story….

New york’da küçük bir çocuğu azgın bir köpeğin dişlerinden kurtaran ve hayvanı boğan iri yarı delikanlının yanına koşan gazete muhabiri sormuş:
- Kahraman Amerikalı çocuğun hayatını kurtardı, diye yazabilir miyim?
- Ben Amerikalı değil Pakistanlıyım, demiş adam…
Ertesi gün New York Times’da manşet:
“Köktendinci Müslüman, Central Park’ta bir köpeği boğdu. FBI olayın El Kaide bağlantısını araştırıyor….”
İki tüccar arkadaş, piyasayı araştırmışlar ve o sene haki renkteki kumaşın moda olacağını öğrenmişlerdi. Bütün varlıklarını paraya çevirdiler. Piyasadaki bütün haki kumaşları satın aldılar. Depoları bu renkteki kumaşlarla doldu ancak kimsenin bu kumaşlara talip olmadığı görüldü.
İki kafadar artık iflasın eşiğine gelmişlerdi. Moiz ve Aron dertli dertli oturuyorlardı. Artık bıçağın kemiğe dayandığı bir gün kapı çalındı ve içeriye bir albay girdi:
- “Sizde” dedi “Haki renkte kumaş var mı?”
Kulaklarına inanamadılar.
Hemen atıldılar: “Evet albayım var, gösterlim.” dediler. Albay, dikkatle kumaşları inceledi. “Çok beğendim”, dedi. Bu sene askerlere iki yüz bin, subaylara elli bin adet renkte elbise yaptıracağız.
Ancak tabii ki benim tek başıma beğenmem yetmez. Generalimin de oluru lazım. Bana bir parça numune verin. Yarın öğlen 12′ye kadar telgraf çekersem iptal ederim. Eğer telgraf gelmezse kumaşları kesip imalata başlayabilirsiniz.”
O gece bitmek bilmedi. Kimi zaman ümitlendiler, kim zaman “ya iptal olursa” diye düşündüler.
Ertesi gün saat 11, 11.30, 11.45, gözleri yolda, korku ile postacıyı beklediler. Gelmesin diye dua ederek. 12′ye beş kala postacı sokağın köşesinden gözüktü. “Belki bize gelmiyordur” diye ümitlendiler. Ancak postacı gelip kapılarını çaldı. Moiz, büyük bir kederle koltuğa çöktü. Aron da çaresiz kapıyı açtı. Postacının elinde bir telgraf vardı. Aron titreyen elleri ile telgrafı açtı, okudu ve sevinçle seslendi:
- “Müjde Moiz, baban ölmüş!..”