Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Hayatın İçinden’ Category


Küçük İtfaiyeci

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Hayatın İçinden

Annesi, lösemiyle savasan alti yasindaki ogluna bakarken dalip gitmisti. Kalbi, aci içinde olmasina ragmen, kararlilik duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oglunun büyümesini ve umutlarini gerçeklestirmesini istemisti. Ama bu, artik mümkün degildi. Löseminin buna firsat tanimasi olasi degildi. Oysa o oglunun hayallerini gerçeklestirmesini istiyordu.

- “Bob! Büyüyünce ne olmak istedigini hiç düsündün mü? Hayatinda neler olmasini diledigin ve hayal ettigin oldu mu?” diye sordu. Bob, beklemeden cevap verdi;

- “Annecigim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim”. Anne de gülümsedi ve;

- “Dilegini gerçeklestirebilecek miyiz bir bakalim” dedi. Daha sonra, Arizona’daki itfaiye müdürlügüne gitti ve orada yüregi en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanisti. Onlara oglunun son isteginden söz etti ve oglunun itfaiye arabasina binip sehirde küçük bir tur atmasinin mümkün olup olmadigini sordu.

- “Bundan daha iyisini de yapabiliriz” dedi itfaiyecilerden biri, “eger oglunuzu Çarsamba sabahi saat yedide hazir ederseniz, onu o gün seref konugu yapar, itfaiyeci kimligine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlügüne gelir, bizimle yemek yer, yangin söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sari renk üzerine islenmis ambleminin oldugu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botlari ismarlariz. Hepsi Arizona’da üretiliyor.” Üç gün sonra, itfaiyeci Bob’u aldi, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatagindan itfaiye arabasina kadar eslik etti. Bob, itfaiye arabasina kuruldu ve müdürlüge dogru yol almaya basladi. Kendini çok mutlu hissediyordu.

O gün Arizona’da tam üç yangin ihbari olmustu. Degisik itfaiye arabalarina, hatta itfaiye müdürünün özel arabasina da binmisti.Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmislerdi. Hayallerinin gerçek olmasi, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob’u o kadar etkilemisti ki, doktorlarin söylediginden tam üç ay daha fazla yasamisti. Bir gece bütün yasam belirtileri dramatik bir sekilde yok olmaya baslayinca, hiç kimsenin yalniz ölmemesi gerektigine inanan bashemsire, aile bireylerini hastaneye çagirdi. Daha sonra Bob’un itfaiyede geçirdigi günü hatirladi ve itfaiye müdürlügüne telefon açip Bob’un bu dünyaya veda ederken yaninda, özel kiyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasinin mümkün olup olamayacagini sordu. Itfaiye Müdürü;

- “Bundan daha iyisini de yapabiliriz, bes dakika içinde ordayiz. Yalniz, acaba bize bir iyilik yapar misiniz? Sirenlerin çaldigini duydugunuzda, yangin olmadigi anonsunu yaptirabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaslarini ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasinin penceresini açiniz” diye yanitladi.

Yaklasik bes dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven tasiyan kamyonet ulasti. Merdiveni açti ve Bob’un 3.kattaki odasina dogru yaklasti. Tam ondört itfaiyeci Bob’un odasina tirmandilar. Annesinin izniyle onu kucakladilar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençelesen Bob itfaiye müdürüne bakti ve;

- “Efendim ben simdi gerçekten itfaiyeci miyim?” diye sordu.

- “Bundan süphen mi var Bob?” diye yanitladi müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapatti.

Bir Saat

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Hayatın İçinden

Adam yorgun argin eve döndügünde 5 yasindaki çocugunu kapinin önünde beklerken buldu.Çocuk babasina, “Baba bir saatte ne kadar para kazaniyorsun” diye sordu…

Zaten yorgun gelen adam, “Bu senin isin degil” diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk “Babacim lütfen, bilmek istiyorum” diye üsteledi. Adam “Illâ da bilmek istiyorsan 20 milyon” diye cevap verdi..

Bunun üzerine çocuk “Peki bana 10 milyon borç verir misin” diye sordu. Adam iyice sinirlenip, “Benim senin saçma oyuncaklarina veya benzeri seylerine ayiracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapini kapat” dedi.

Çocuk sessizce odasina çikip kapiyi kapatti.Adam sinirli sinirli;”Bu çocuk nasil böyle seylere cesaret eder.” diye düsündü.

Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinlesti ve çocuga parayi neden istedigini bile sormadigini düsündü, “Belki de gerçekten lazimdi”… Yukari çocugunun odasina çikti ve kapiyi açti… Yataginda olan çocuga, “Uyuyor musun” diye sordu. Çocuk “Hayir” diye cevap verdi…

“Al bakalim, istedigin 10 milyon. Sana az önce sert davrandigim için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” dedi… Çocuk sevinçle haykirdi, “Tesekkürler babacigim”…

Hemen yastiginin altindan diger burusuk paralari çikardi.

Adamin suratina bakti ve yavasça paralari saydi. Bunu gören adam iyice sinirlenerek, “Paran oldugu halde neden benden para istiyorsun?… Benim, senin saçma çocuk oyunlarina ayiracak vaktim yok” diye kizdi…

Çocuk “Param vardi ama yeterince yoktu ” dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paralari babasina uzatti;

“Iste 20 milyon… Simdi bir saatini alabilir miyim babacim?…”

Sahil

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Hayatın İçinden

Göz alabildiğine uzanan bir sahilde, irili ufaklı sayısız çakıl taşı vardı. Denizin durgun ve havanın kapalı olduğu zamanlarda, bu taşlardan hiç bir ses duyulmazdı. Sadece martıların çığlıkları ve arada bir uzaktan geçen yolcu gemilerinin sesi yankılanırdı. Ama deniz coşup da dalgalar yükselince, neşeleri gelirdi çakılların. İliklerine kadar ıslanıp titremelerine rağmen, şikayet etmezlerdi durumlarından. Çünkü denizin dalgalarıyla yıkandıklarında, soluk yüzlerine renk gelir ve hava bir de açıksa, üzerlerindeki geçici renkler, güneş ışığından ötürü parlamaya başlardı. İşte bu zamanlarda, çeneleri düşerdi çakılların:

“Biz gerçekten güzeliz!. diye kasılırlardı. Hem renkliyiz hem parlak.”

Yaptıkları bu kadarda kalmazdı çakılların. Ara sıra kavga da ederlerdi, “sen küçüksün ben büyük” “ben parlağım, sen soluk” gibi laflarla. Kavganın en civcivli anlarında, bir ses duyarlardı çoğu zaman.

Derinlerden gelen ses:

“Güzelliğinizle asla övünmeyin!.” derdi onlara. “Üstelik o güzellik, başkasına aitse.”

Çakıllar, bu sese kulak vermez ve renklerini kıyaslar dururlardı. Ama o ses tekrar duyulur ve:

“Renkli olmak hüner değildir!.” derdi. “O parlaklık ruhunuzdaysa eğer, renksiz olmak zarar vermez sizlere”

Çakıllar, kendilerine o güzelliği veren şeyi merak etmedikleri gibi, derinden gelen sese de aldırmazlardı. Gülüp geçerlerdi söylenenlere.

Çakılların güzellikleriyle övündükleri bir gün, devlere benzeyen makineler girdi o sahillere. Çelik tekerlekleriyle ezdikleri taşları bin parçaya bölerek. Birbirinden gururlu taşlar, o devlerin pençeleriyle savrulup atıldılar bir yana. Dağ gibi yığılan çakıllardan bazıları, bu sefer “biz üsteyiz, siz altta” diye hor gördüler ezilenleri. Çok kısa bir zamanda, sahilin altı üstüne getirildi adeta. Çakıllar, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, adamlardan sevinç çığlıkları yükselmeye başladı:

“Bulduuuuk!.” diye bağırıyorlardı hep bir ağızdan. “Bütün çakıllara bedel olan o taşı bulduk!.”

Çakıllar, bulunan şeyin ne olduğunu merak ettiklerinde, adamların ellerinde renksiz bir taş gördüler. Hepsi dudak bükerek alay etmek üzereyken, o renksiz taş güneş gibi parıldayıp selamladı onları, güneş çoktan batmış olmasına rağmen.

Parlak taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:

“Yıllar boyu sizinle konuşan bendim!.” diye gülümsedi. “Sizlerden çok daha aşağılarda ve toprak altında idim. Ama içimdeki ışığı hiç kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için de, gururlanmadım. Bu yüzden de sultalara taç olup başlarda, yüzük olup eller üstünde taşındım asırlardır.”

Çakıllardan hiç bir cevap gelmedi. Adamlar ise, gece olmasına rağmen, makinelerini başka bir sahile yönlendirdiler. Ay ışığından aldıkları parlaklıkla övünen yassı çakılların bulunduğu karşı sahile….

Eli Sopalı

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Hayatın İçinden

Okul hayatım 1955 yılında, Adapazarı’ndaki “Sabiha Hanım İlkokulu” adı ile bilinen taş duvarlı, ahşap döşemeli ve küf kokulu bir binada başladı. Rahmetli annem ve babam, beni şefkatli öğretmenlerin ellerine teslim etmenin rahatlığıyla bırakıp gittiklerinde, bir köşeye çekilip sessizce ağlamıştım. Daha sonra ki günlerde, döktüğüm bu gözyaşlarının hiç de boş olmadığını anladım. Çünkü o güne kadar dayak diye bir şey bilmememe rağmen, bunun ne demek olduğunu öğrenecektim.

İlk haftalarda, bazı arkadaşlarımın dayak yediğini görmüş ve tek kelimeyle paniklemiştim. Henüz yedi yaşındaydım ve beş yaşında geçirdiğim bir romantizma nedeniyle, diğer arkadaşlarıma oranla daha ufakça ve güçsüzdüm. Bu yüzden de sık sık nezle olurdum. O yıllarda kağıt mendil diye bir şey bilinmediği için, koca koca bez mendiller kullanılırdı. Bayramlarda para beklerken bu mendilleri hediye eden büyüklerimize kızdığımız için mi, yoksa bu mendiller yüzünden ceplerimize leblebi ye da misket doldurmakta zorlandığımız için midir bilinmez, onları taşımaktan hiç hoşlanmazdım. Bu yüzden de, eğer mecbur kalmamışsam sabreder ve teneffüse çıkınca, bahçedeki çeşmelere koşardım.

İlk dayağımı da, işte bu yüzden yedim. Ve bir ders arasında çeşmeye gittim. Fakat hemen yanımdaki kişinin, okulun en sert hocası olma şerefini hiç kimseye kaptırmayan İsmet Hanım olduğunu fark etmemiştim. İsmet Hanım, burnuma olanca gücümle verdiğim nefes sonucunda çıkan sesi beğenmemiş olacak ki bana ıslak eleriyle müthiş bir tokat attı. Bir anda yıldırım düştü zannettim. Yanağım, kulağımla birlikte cayır cayır yanıyor ve gözlerim kararıyordu. İsmet Hanım, hiç bir şey olmamış gibi ayrılıp gitti. Ben ise çeşme başında kalakalmış, o şaşkınlıkla ağlamayı bile becerememiştim.

İsmet Hanım, isminden de aldığı enerjiyle, tek kelimeyle “erkek kadın”dı. Saçlarını her zaman kısa keser ve parlakça bir sarı renge boyardı. Sesi de bir erkek sesi gibiydi. Kemikli parmaklarının arasından sigarası düşmezdi. Ve bu özellikleriyle, vahşi batının Kalamiti Ceyn’i gibiydi. Okulun en hızlı tokat çeken hocası olduğu ve hızından ötürü pek görülmemesine rağmen, elinin tersini kullandığı söylenirdi. Benim gibi çaylakların dışındaki bütün öğrenciler, onu görünce yolunu değiştirir ve beş metreden fazla yanaşmazlardı.

Sınıf öğretmenimiz olan Avni Bey ise, son derece yumuşak bir insandı. Öğrenciye asla tokat atmazdı. Bu yüzden de teknik bir metot seçmiş ve favorileri oluşturan saçları çekmeyi benimsemişti. Bu saçlar çekilince müthiş bir acı verir ve insanın gözlerinden yaşlar akardı.

Okula başladığım ilk aylar içinde yaşayıp gördüklerim, benim için kabusa dönüşmüştü. Annem ve babam, hissettiğim korkuyu anladıkları için, birinci sınıfın sonunda beni o okuldan alarak, öğrencilere daha iyi davranıldığı söylenen Kemal Paşa Okulu’na verdiler. Bu okul, gerçekten de biraz farklıydı ve bana, acılı bir çiğ köfte üzerine yenen Kemal Paşa Tatlısı gibi gelmişti.

O okulda da bir yıl okuduktan sonra, her nedense başka bir ilkokula, daha sonra da tekrar Sabiha Hanım’a verildim. Ve ilk okulu güç bela tamamladıktan sonra, bu okulun hemen karşısındaki Atatürk Ortaokuluna başladım.

Artık ortaokullu olduğumuz için, dayak belasından kurtulacaktım. Ne yazık ki bunda da yanılmıştım.

Ortaokulda gördüğümüz hocalar, açık söylemek gerekirse, şahsiyet sahibi insanlardı. Bu yüzden de taklitçilikten nefret eder ve birbirine hiç benzemeyen dövüş teknikleri denerlerdi. Coğrafyacı Hasan Bey, tek kişilik bir menüden hoşlanmaz ve ikişer ikişer dövdüğü öğrencilerin kafalarını birbirine tokuştururdu. Eğer çok mecbur kalır da bir öğrenci bulursa, tokuşturma işinde duvarı kullanırdı.

Daha ileriki yıllarda karşılaştığımız Şahin Bey, (beden değil) jimnastik hocasıydı. Üçgen vücudundaki kasları göstermek için yaz kış fanila ile dolaşan bu hocamız, kollarını daha da güçlendirmek amacıyla sağlı sollu iki tokat kullanır ve öğrenciyi nakavt etmese bile kesinlikle grogi durumuna sokardı.

Abide Hanim ise, esasında iyi bir öğretmen olmasına rağmen, bu dönemin havasına uymuştu. Gerçekten de güler yüzlü bir öğretmendi… Kızdığı öğrencinin yanına bile gülerek gider ve bir çocuk kulağının en fazla ne kadar uzayabileceğini konusunda deney yapardı.

İnanması güç ama, yediğimiz dayaklar, üniversite sınavlarına gireceğimiz yıla kadar devam etti. Yine bir coğrafyacı olan Seyfi Bey (bizim deyişimizle Seyfi Baba), öğrencilerin artık çocukluktan kurtulduğunu müjdeleyen bir metot takip eder ve onları hayatta karşılaşacakları darbelere hazırlamak için, yukarıdan paldır küldür yumruklar indirirdi. Seyfi Baba, kadın-erkek eşitliğine gönülden inandığı için, erkek öğrencilere attığı yumrukları kızlardan da esirgemezdi.

Bazı tariflerde, insanlarla diğer canlılar arasındaki en önemli farkın, insanların alet kullanması olduğu belirtilir. Bu açıdan bakıldığında, matematikçi Mefaret Hanım ile Rüştü Bey, en insan hocalarımızdı. Çünkü her ikisi de, dövbe işlemi sırasında bir alet kullanırdı. Mefaret Hanım’ın kullandığı alet, tahtada çizim yaptığı elli santimlik ahşap cetveldi. Böyle kaliteli bir cetvelle de, bir kişinin dövülmesi israf olurdu. Mefharet Hanım, bu yüzden sıra dayağını tercih eder ve bütün sınıfı aynı anda cezalandırırdı. Fakat bu operasyon sırasında son derece adaletli olurdu. Eğer öğrencinin suçu azsa, ya da hiç yoksa, cetvel biraz yumuşakça inerdi. En yaramaz öğrencilerin avuçları ise, diklemesine (ya da kılıçlamasına) inen cetvelin kenarıyla kabartılırdı.

Rüştü Bey ise, bir tabiat aşığı olduğu için, düz ve cilalı aletler yerine, doğal formda sopalar kullanırdı. Sopasının kızılcıktan olduğu ve her ihtimale karşı, iç cebinde yedeğini taşıdığı söylenirdi. Son derece sağlam ve esnek olan bu alet, yapısının gereği boğum boğumdu. Ve bu boğumların sopa üzerine kaç santim arayla sıralandığı, dayak yiyen öğrencinin kafasına bakılarak anlaşılabilirdi.

1960 ihtilalinden sonra, bütün ortaokul öğrencilerinin şapka takması zorunlu kılınmış ve askeri bir düzene geçilmişti. Gemi kaptanlarının taktığına benzeyen bu lacivert şapkaların içinde, onları kullanan öğrencilere ait bilgiler vardı. Bir öğretmene okul dışında rastladığınızda, onun asker selamıyla selamlanması şarttı. Bunun için de, sağ elin parmakları birleştirilip şapka kenarına oturulurdu. Şapkası olmayan bir öğrencinin okula alınması mümkün değildi. Ve başımızdaki şapkaların, sınıfa girene kadar çıkartılması yasaktı.

Şapka kontrol işi, bizim “eli sopalı” adını taktığımız Rüştü Bey’e aitti. Şapkasını evde unutan, ya da okulun ana kapısından girerken çıkartanlar, bu kapının hemen iç tarafında pusuya yatan Rüştü Bey’in sopasıyla tanışır ve bir kızılcık sopasının ne kadar sert, budaklı ve kaliteli olduğu konusunda bilgi edinirlerdi.

Hayatımın en güzel hatıralarından biri de, Rüştü Beyle ilgili oldu. O yıllarda, “orta üç” denilen sekizinci sınıfta okuyordum. Ve sınıf başkanı olan Şemsettin Uzun adlı arkadaşımın yardımcısıydım. Şemsettin, bir çoğumuzdan daha iriydi ve belki de bu yüzden mümessil seçilmişti. Aramızdan bir damla su sızmazdı. İkide bir de onunla şakalaşır ve bazen ipin ucunu kaçırırdım. Özellikle, sıraların üzerine çıkıp onun sırtına atlamaktan, çok keyif alıyordum.

Bir gün yine teneffüse çıkmıştık. Canım yine güreşmek istemiş olmalı ki, sınıfa şöyle bir bakıp Şemsettin’i aradım. Öğretmenler odasına gittiğini söylediler. Hemen koridora fırladım. Okulun göz alabildiğine uzanana koridorları, yüzlerce öğrenci ile doluydu. Ama benim keskin gözlerim, Şemsettin’i görmekte gecikmedi. Şemsettin, alt kata inen merdivenlere doğru ilerliyordu. Koşa koşa giderek ona yetiştim ve tam merdivenlerden inmeye başladığında, balıklama olarak sırtına atladım. Bu arada, beni üzerinden atmaması için ayaklarımı beline, kollarımı da boynuna dolamıştım. Şemsettin, boş bulunduğu için önce biraz sendelemiş ve sırtına bir an da yüklenen ağırlığın etkisiyle düşmemek için, basamakları ikişer üçer inmeye başlamıştı. Yüz ifadesini görmek için başımı uzatıp ona baktığımda, ölecek gibi oldum. Sırtına atladıktan sonra büyük bir şefkatle sarıp sarmaladığım kişi, Eli Sopalı’dan başka biri değildi. Sanki beni bir anda elektrik çarpmış, ona dolanan kol ve bacaklarım korkudan çözülmüştü. Can havliyle kaçarak aşağıya indiğim merdivenler, bir türlü bitmiyordu. Bu sırada Rüştü Bey, elindeki sopasını, hücuma kalkan bir süvarinin kılıcı gibi sallayıp, “Allah!. Allah!..” naralarıyla peşime düşmüştü. (Bana öyle geldiği için, bu narayı ben uydurdum tabi ki.)

Rüştü Bey’i bilmiyorum ama benim korkudan bağırdığım kesindi. Çünkü beni resmen kovalıyordu. Zemin kata indiğimde, hemen merdiven başındaki tuvaletlere girmeyi ve bir tanesine girip kapıyı arkadan kilitlemeyi düşündüm. (İyi ki girmemişim, çünkü daha sonraki günlerde, o tuvaletlerin hiç birinde kilit olmadığını öğrendim.) Fakat lavabo bölümüne girdiğimde, yerden bir buçuk iki metre kadar yüksek olan pencerelerin açık olduğunu görerek aşağı atladım. Hani kovboy filmlerinde, filmin kahramanı olan yakışıklı genç, kendisini bir uçurum kenarına sıkıştıran kızıl derililerden, o uçuruma atıyla birlikte atlayıp kurtulur ya, bende öyle kurtulmuştum. Rüştü Bey, pencerelerin önünde kalakalmış, ben ise, dünyaya yeniden gelmiş gibi bayram yapmıştım.

O günden sonra, Rüştü Bey’i nerede görsem, sanki beni tanıyacakmış gibi kaçmış ve o kabusu bir süre yasamıştım.

“Dayak Cennetten çıkmadır” demişler. Bunun anlamı, “Cennetten çıkarılmış” yani “oradan kovulup cehenneme atılmış” demektir inşaAllah. Böyle olmasa bile, bizim nesil o dayakları yiye yiye bitirmiş ve şimdiki öğrencilere bir şey bırakmamıştır.

Ülkemizin son yıllardaki en büyük kazançlarından biri, bu dayak belasının büyük ölçüde terk edilmiş olmasıdır. Artık öğretmenlerimiz, öğrencileri için aynı zamanda bir baba ya da ağabey, bir anne ye da bir abla durumundadır. Bu yüzden genç kardeşlerimiz, sahip oldukları diğer imkanları da hesaba katarak, eski nesle oranla çok daha başarılı olmak zorundadır. Aksi taktirde, cennetten çıktığı söylenen şeylerin şu anda nerelerde olduğu ve ne işler becerdiği merak edilebilir.

Her güçlüğe rağmen, bizleri yine de iyi yetiştirdiklerine inandığımız öğretmenlerimizi hiç unutmadık. Ve bu gün bir çoğu vefat etmiş olan o insanları elbette ki affettik. İnşaAllah onlar da, bizim yaptığımız hataları affetmişlerdir.

Romantik Kaptan

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Hayatın İçinden

Çek-Senet mafyasında kullanılan kartvizitlerde “Ben sizi bulurum!” yazarmış. Yani:

“Nereye kaçarsanız kaçın, tepenizde biterim!.”

Başa gelen musibetler de öyle.

İster denizde olun ister havada, o sizi bulur, asla gecikmeden.

Üniversite yıllarımda, derslerin ağırlığından ve İstanbul’un gürültüsünden biraz olsun uzaklaşmak niyetiyle, bazen annem ve yengem de dahil olmak üzere, aile fertleriyle balığa çıkar, bunun için de ya Kumkapı’dan, ya da Yeşilköy’deki Haylayf Plajından bir kayık kiralardık. 1970′li yılların henüz başındaydık ve denize çıktığımızda, Allah’ın izniyle boş dönmüyorduk.

Bir Pazar günü, ağabeyim ve eniştemle birlikte Kumkapı’dan açılıp demir attık. Genellikle yemli avı tercih eder; istavrit, mezgit, izmarit ve arada bir de olsa, kırlangıç gibi büyük balıklar yakalardık.

O gün demir attığımız yerde, bu balıklardan hiçbirini bulamadık. Ancak oltamıza, bir şeylerin dokunduğunu hissediyorduk. Kısa bir süre sonra, onların ne olduğunu öğrendik. Önce kibarca tıklayıp, oltaya yakalandıktan sonra kafa ata ata yukarı çıkan şeyler, inanılmaz güzellikteki pembe renkleriyle göz kamaştıran mercan balıklarıydı. Balıkçı tezgahlarının en nadide parçalarıydı onlar. Lezzeti de ağzınıza layık.

Akşama kadar, o balıklardan yirmi bir tane tuttuk ve bir sonraki hafta, tekrar aynı yere olta atabilmek için, kıyıdaki elektrik direği, cami minaresi ve büyük apartmanlar gibi önemli noktalardan “kerteriz” aldık. Balık avından hoşlananlar, “kerteriz” in anlamını iyi bilirler. Hoşlanmayanlar ise, zaten merak etmezler.

Daha sonraki hafta, yengem ve rahmetli annemi de alarak denize açıldık. Ama hava bozuk olduğundan, bu işi kısa kesip geri döndük.

O hafta bir türlü geçmek bilmedi. Pazar günü geldiğinde, sandalda üç usta balıkçı vardı. Ben, ağabeyim ve eniştem. Büyük bir itinayla kerterize oturduk. Artık mercanların tam üstündeydik. Aradan geçen günler içinde, mercan avı ile ilgili bilgiler edinmiş ve hem sandalın başından, hem de arkasından demir atmak gerektiğini öğrenmiştik. Böylelikle rüzgarın ara sıra yön değiştirmesinden ötürü etkilenmeyecek ve aynı yerde sabit kalabilecektik.

Ava başladığımızda, kerteriz konusunda ne kadar usta olduğumuzu hemen anladık. Çünkü mercanları bulmuştuk. Unutulmaz bir ava başlamıştık. Hem de ne unutulmaz!.

Eylül ayının sonlarına doğruydu ve inanılmaz güzellikte bir hava vardı. Ancak avın en civcivli yerinde, gözlerim birkaç kilometre ötedeki bir mavnaya takıldı. Kumkapı’nın meşhur kum mavnalarından biriydi bu. Ve her nedense rotası bize doğruydu. Ben, henüz askere gitmemiş olmama rağmen, babamın anlattığı askerlik hatıralarından edindiğim kültürle hemen bir gez-göz-arpacık operasyonu yaparak durumu kontrol ettikten sonra:

- Ya enişte! dedim. Bu tekne tam üstümüze geliyor.

Eniştem, henüz bir kibrit kutusu kadar görülen mavnayı yan gözle süzüp:

- Hiç meraklanma! dedi. Koskoca denizde bize çarpması çok zor.

Eniştem, tekrar işinin başına döndü. Ağabeyim ise, denizdeki oltasına tam konsantre olmuştu. Ama benim gözüm yine o teknedeydi.

Mavnayla aramızda bir kilometre kadar bir mesafe kalınca, bir kontrol daha yaptım. Değişen bir şey yoktu. Bu sefer ağabeyime:

- Ya abi!.. dedim. Bu tekne tam üstümüze geliyor.

Ağabeyim makine mühendisi olduğu için, tam bir hesap adamıydı. Mavnaya bir göz atıp:

- Hiç merak etme! dedi. Kaptan biraz sonra dümeni kırar.

Ağabeyim, oltasına yem takmaya koyuldu. Fakat mavnanın yönünde hiç bir değişme yoktu. Bize doğru hızla yaklaşıyordu.

Bu sefer, ikisine birden:

- Yahu mübarekler! dedim. Bu teknenin bence hiç şakası yok.

Eniştem ve ağabeyim, bir anda burnumuzun dibinde biten mavnanın üzerinde yazan “Bilmem ne Reis” yazısını okuma fırsatını işte o zaman buldular. Ve benim sesim korkudan kısılmış olduğu için, avazları çıktığı kadar bağırıp kaptanı ikaz etmeyi denediler. Başta rüyalarım olmak üzere, daha sonraki yıllarda defalarca yaşadığım o sahnede, eniştemin ilk önce “hooop hoooop!” diye bağırdığını, fakat kaptan köşkünde bir Allah’ın kulu olmadığını çok iyi hatırlıyorum.

Kısacası işi işten geçmişti. Ve iki tarafımıza da demir attığımız için, demirin ipine asılarak mavnanın yolu üzerinden çekilmemiz mümkün değildi.

Tekne bütün haşmetiyle tepemizde belirdi.

İlk önce eniştem atladı suya, denize girmekten nefret ettiği halde.

Arkasından da ağabeyim.

Ben, su üzerinde kalabilmeyi ancak o yaz becerebildiğim için, denize yarım burguyla dalıp en hızlı stil olan “serbest”e geçtim. Ve sırtıma yapışan montum ve beni aşağı doğru çeken ikişer kiloluk kışlık botlarım eşliğinde, yeni bir rekor denemesine giriştim. Vücuduma dolanan misinalar da işin cabası.

En büyük korkumuz, mavnanın pervanesi tarafından biçilmekti. Bu yüzden de ondan uzaklaşmamız gerekiyordu. Öyle yapmaya çalıştık. Mavna, bütün gücüyle sandalımıza çarptı. O can pazarında görebildiğim tek şey, bin bir güçlükle tuttuğumuz balıkların, onları koyduğumuz kovanın içinden en az bir buçuk iki metre havalanmasıydı. Çarpmanın şiddetiyle, demir attığımız iplerden biri kopmuş ve sandalın sağ omurgası kırılmıştı. En büyük endişem, ayağına biraz soğuk su dökülmesi halinde bile gazdan kıvranan ve eli ayağı kesilip bitkisel hayata geçen ağabeyimdi. Eniştemin durumu herhalde rahat olduğu için, mavnanın ortalıklarda görünmeyen kaptanına bütün gücüyle bağırıyor ve lügatındaki en orijinal kelimeleri tek tek sıralıyordu.

Mavna, yarıdan fazlası suya gömülen gövdesiyle dev bir balina gibi suyu yararken, gözlerimiz yine kaptanı aradı. Nihayet onu gördük. Teknede ondan başka kimse yoktu ve Rabbim şahittir ki, mavnanın arka korkuluklarına dayanmış vaziyette denizi seyrediyordu.

Romantik kaptan, bizi üzerimizdeki ceket ve monatlarla çırpınıp dururken görmesine ve yardım feryatlarımızı duymasına rağmen, hızını bile kesmeyip uzaklaştı.

Onunla ahirette görüşeceğiz. Üstelik de sizlerin huzurunda.

Allah, bu satırların yazılmasını murat etmiş olmalı ki, sağ tarafı çökmesine rağmen sandalın parçalanıp batmasına, ya da mavnanın bir tarafına takılıp onunla birlikte gitmesine izin vermedi.

Midelerimizi deniz suyuyla doldurup Marmara’nın su seviyesini biraz düşürdükten sonra sandala çıkabildik. Hepimiz nefes nefese kalmıştık ve sonbaharın serinliğinden değil de, geçirdiğimiz felaketten ötürü tir tir titremekteydik. Elbiseler üzerimize yapışmış, çizme ve ayakkabılarımız suyla dolmuştu. Uzun bir süre boyunca konuşamadık. Üzerimizdeki ıslak eşyaları hafiflettiğimizde, ikindi güneşi sırtımızı işitti. Balıkların bir bölümü denize dökülmüştü. Ama deniz mercanlarla doluydu. Üstelik de yemlere hiçbir şey olmamıştı.

Ne olduğunu tahmin ettiniz tabi.

Yedek oltaları çıkartıp tekrar ava başladık.

Halimizden son derece memnunduk. Üstelik de hiç durmadan şükrediyorduk.

Özellikle, yüzme bilmeyen annemin ve bebek bekleyen yengemin o gün aramızda olmamasına.

Ve “Ben sizi bulurum!” diyen kaderimizin, bizi koskoca denizde yakalayıp, yıllar boyu unutulmayan ve binlerce kişi tarafından paylaşılacak olan güzel bir hatıra bırakmasına.

Dua Evinden Hatıralar - 2

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Hayatın İçinden

Hayatın içinden, adlı kitabımın birinci cildinde, rahmetli anneannemin tek bir duasıyla, bir asistanın asla satın alamayacağı “pejo” marka bir arabaya nasıl sahip olduğumu anlatmıştım.

Anneannemin duası o kadarla kalmamış ve arabanın satılmasıyla önce küçük bir arsayı, arasının satılmasıyla da Hereke’deki bir yalıyı meyve vermişti. “Dua Evi” adını verdiğimiz bu yazlığımız, denize üç metre uzaklıktaydı ve balkonundan balık tutmak mümkündü. Tek mahzuru, biraz küçük olmasıydı. Elli metre karelik de bahçesi vardı. Fakat bu bahçede, yirmialtı çeşit sebze ve meyve bulunuyordu. En güzel ağaçlarımızdan birisi, yan komşumuzun balkonuna kadar girerek “göz hakkı” problemini ortadan kaldıran erik ağacımızdı. Son derece tatlı ve bereketli olan bu kastarca eriği, mayıs ayının ortalarında yenecek büyüklüğe ulaşır, ama o güne gelinceye kadar, çocuklarımız tarafından sık sık traşlanırdı. En büyük ağacımız ise, her yıl yirmibeş ile otuz kilo arasında ürün veren bir zeytin ağacıydı. O ağacın en alt dalında da, büyükler de dahil olmak üzere, her canlıyı yanına çağıran bir salıncak asılıydı. Sitenin kedileri bile, onun üzerinde güneşlenirdi. İki ip ve bir tahtacıktan ibaret olan bu güzel icat, çocukları mutlu etmenin ne kadar kolay olduğunu ve bunun için pahalı ve zor çözümler gerekmediğini gösteriyordu. Sabah kahvaltılarını altında yaptığımız şeftali ağacının dalları, meyvelerinin olgunlaşıp büyümesiyle ağırlaşır ve masamızın üzerine kadar eğilerek bize eşlik ederdi. Onu kıskanan mor erik ise, bahçemizin ortasında yol bağı yapar ve en az bir tane almadan bizi salmazdı.

Bahçeye giriş kapısının hemen sağında, orta büyülükte bir limon ağacı vardı. Gelen misafirlere, onun yapraklarından bir tanesini kopartıp verir ve parmaklarıyla ezmelerini söylediğimizde, kolonya ikramımızı tamamlamış olurduk. Bir çoğu apartmanlarda yaşayan ve o ana kadar denize hiç çıkmamış olan misafirlerimizi bazen güçlükle ikna ederek sandala bindirir ve denize doğru uzanan balkonumuzun hemen yirmi metre açığına demir atardım. Daha sonra da, bir midenin nasıl açılacağını, oltaya nasıl takılacağını ve balık vurduğu zaman ne yapılması gerektiğini anlatıp, o misafirlerimizin gözlerindeki heyecanı kollardım. Mayıs sonu ve haziran ayı başlarında iyice azgınlaşan mezgitler, bir anda oltalarına yapışır ve onları, tedavisi mümkün olmayan bir “balık tutma hastalığına” düçar ederdi. Eğer çapari atılmış ve oltadaki iğnelere dizi dizi istavritler sıralanmışsa, bu olay onları kendinden geçirir ve çığlık çığlığa bağırmalarına yol açardı. Balık avı, akşam vakti sona erince, yedi sekiz evden oluşan sitemizi cızır cızır kızaran balıkların kokusu kaplar ve sayıları iki düzineyi bulan kediler, yemek masalarının biraz dışındaki yerlerini almak için, birbiriyle dalaşırlardı.

Site sakinleri, balık avlarından ötürü akşam yemeklerini genellikle aynı saatler içinde yerlerdi. Deniz o saatlerde daha da durgunlaşır ve hele mehtap çıkmışsa, ışıl ışıl yakamozla parıldayıp dururdu. Balık ziyafetinin ortasındayken, bitişik yalımızda oturan sanayici komşumuz: “devammmm!” diye bağırırdı. Üç dört ev ilerde oturan başka bir komşumuz da, ona karşılık vermekte gecikmezdi: “devammmmm!..”

Bu “devammmm!” narası, içki kadehlerinin ara arda dolması için kullanılan bir semboldü. Ve bize de her seferinde, onlar için dua etmek düşerdi.

Bahçemiz küçük olduğu için, her bir karışını itinayla değerlendirmiş, bu yüzden de domates, biber, salatalık, maydanoz ve rokalardan geri kalan yerlere çilek fideleri dikmiştim. Bunlardan bir bölümü Osmanlı çileğiydi ve gülleri bile kıskandıracak kadar güzel kokuyorlardı.

Bir gün, kızlarımla birlikte bahçedeyken, çileklerin arasına bir şey düştüğünü gördük, Dikkatle yanaştığımızda, onu iri bir istavrit balığı olduğunu, üstelik de kıpır kıpır oynadığını fark ettik. Gözlerimize inanamıyor ve rüyada olduğumuzu zannediyorduk. Çünkü evin arka bahçesindeydik ve bulunduğumuz yerden denizi göremiyorduk.

Balık, bir martı tarafından sudan çıkartılmıştı. Çünkü bu usta dalgıçlar, ara arda suya dalıp balık avlıyor ve bazen tembellik edip, sudan balıkla çıkan arkadaşlarının peşine düşüyorlardı. Bu kavga sırasında da, ağızlarındaki avları düşüyordu.

Bir balığın gökten inmesi, beni ve kızlarımı çok şaşırtmıştı. Balığı, deniz suyu ile dolu olan bir kovaya koymak için hemen sahile indik. Oğlum, iskeleden olta atıyordu ve o ana kadar tek balık bile yakalayamamıştı. Kızlarımla birlikte yanına giderken kendisinin çok acemi olduğunu, oysa ki bizim, arka bahçede bile balık yakalayabildiğimizi söylerek ona takıldık. Bu güzel hatırayı, daha sonraki yıllarda “balık” adını verdiğim kısa bir hikayede kullandım. Ondan sonra da, “Gökten İnen Balık” adını taşıyan uzun hacimli bir çocuk hikayesinde.

Denizin nimetlerle dolu olduğunu söyleyenler, elbetteki doğru söylemişler. Ama onlar, her halde denizin içini kastetmişler. Oysa ki bizler, üstünün de nimetlerle dolu olduğunu anladık. Sabahları gözümüzü açtığımızda, iskelemize takılan tahta parçalarını çıkartıp bir kenara yığar, ilk ve son baharın serin gecelerinde onları şöminede yakıp, közünde de patates pişirirdik. Bu tahtalardan düzgün olanlarını iskele ve salıncak gibi yerlerde kullanır, yada tamirat işleri için saklardık, İleriki yıllarda, iskelemize gelen tahtaların git gide büyüdüğünü ve boylarının bazen sekiz-on metreyi bulduğunu gördük. Bunlar, Nuh Çimento fabrikasının iskelesine yanaşan tomruk gemilerinden düşüyor ve herhalde toplanması pahalıya mal olduğu için, denizden alınmıyordu. Fiyatları elli ile yüz dolar arasında olduğu söylenen ve Rusya’dan geldiği belirtilen ve tomrukların çapı, bazen elli santimi geçiyor, çevredeki gariban balıkçıları olduğu kadar, site sakinlerini de ihya ediyordu. Bir çok komşumuz, bu tomrukları heyamolayla denizden çıkartıp bir kenara yığıyor ve daha sonra traktörlere yükleyip satıyordu. bu tomrukları biçtirdikten sonra kereste olarak kullananlar da vardı. Bir bölümü de, kışlık odun olarak parçalanırdı.

Deniz üstü nimetleri, sadece tahta ve tomruklardan ibaret değildi. Özellikle rüzgarlı havalarda bazen boş bir varil geçer ve böyle bir şeye ihtiyaç duyanların zoraki duş almalarına, yada küçük sandallarıyla denize açılmalarına sebep olurdu. Sahilde maç yaparken, futbol sahasının büyüklüğünü hesaba katmadan şut çeken ve böylelikle kendilerini seyreden genç kızlara hava atan yakışıklı futbolcuların denize kaçırdıkları toplar da, bizim sitenin gençleri tarafından kapışılırdı. Fakat bu ganimetlerin en unutulmazı, yine dalgalı bir havada, deniz üzerine bir anda kaplayan muz hevenkleri oldu. Sitemizin , her Allah’ın günü en az sekiz saat suda kalan, bu yüzden de ilk baharda sarışınken yaz ortasında zencilere dönen gençleri, o gün “muzzz, muzzz!” diye bağırarak kendilerini suya atmış ve her biri, mayolarının içlerine doldukları kilo kilo muzlarla, her tarafları yamuk yumuk bir görünümde dışarı çıkmışlardı. Üzerindeki muzları alel acele boşaltanlar, tekrar suya atlıyor ve bir o kadar muzla dönüyorlardı. İskeleler, kısa bir süre içinde, belki yüz kilo ithal muzla dolmuştu. Denizdeki muz hasadı tamamlanınca, üzerinde “cikita” yazılı boş koliler göründü. Anlaşılan bu koliler, yüklenmiş oldukları teknelerden dalganın tesiriyle düşmüş ve bizim kıyılara kadar sürüklenmişti. Denizden çıkartılan muzlar, kuruması ve biraz daha sararması için bahçelerdeki çamaşır tellerine asıldı. Ve işlem tamamlandığında, büyük bir ziyafetle mideye indirildi.

Hereke’deki o küçük yalımızda yasadığımız dokuz sene içinde, binlerce misafir ağırladık. Denizin huyunu suyunu anladık. Sebze, meyve ve çiçek yetiştirmeyi öğrendik. Balık pişirme ve özellikle Adapazarı’nın meşhur ıslama köftesini yapma konusunda, dışarıda bir lokanta açacak kadar uzmanlaştık. Başta çocuklarımız olmak üzere, bir çok kişiye tabiat sevgisi aşıladık ve her halde en önemlisi de, şimdi inşaAllah anneannemin de içinde bulunduğu Cennet Bahçelerine duyduğumuz özlemi, oralarda bastırmaya çalıştık.

O fani manzaralardan baki Cennet tabloları oluşturabildiysek, ne mutlu bize.


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 1 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 98248 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592