Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Zehra okul dönüşü yine olağan işleriyle meşgul olurken bir taraftan da televizyondaki haberleri dinliyordu. Her zaman ki gibi haberler de haber den başka her şey mevcuttu.Şarkıcıların özel yaşamlarından tutun da yaza girerken hanımların gündemine bomba gibi düşen zayıflama metodları ve bilumum sözde sanatçıların zayıflama reçeteleri. Bir yığın içi boş öneriler.Kumandayı alarak diğer kanallara göz gezdirdi ama nafile.Sanki ağız birliği yapmışcasına hep aynı şeylerden dem vuruyorlardı. Kadınların sahil kenarlarında daha cazip görünebilme çabalarını bilen televizyoncular fırsatını bulmuşken dakikalarca bunun üzerinde konuşan konuklar çağırmışlardı.Her kafadan ayrı sesler çıkıyordu aslında.Reçeteler birbirinden o kadar farklıydı ki,birinin dediğini diğeri yalanlıyor onun aksine reçeteler sunuyordu izleyiciye.Ya merakla onları dinleyerek soru sorma telaşına girişen bu kadınlar kışın neredeydiler?
Bu çabaları o zaman neredeydi? Şayet evlendikleri eşleri için zayıflamak istiyorlarsa kışında aynı hassasiyeti göstermeleri gerekmezmiydi?Yaza girer girmez bu kadar telaş yaşayanlar demek ki kendilerini başkalarına cazip gösterme telaşına girenlerdi.Haberin yanı sıra deniz kenarında bikinileriyle turlayan genç kızları gösteriyorlardı.Erkeklerin bakışları arasında gururla salınan bir yığın genç kız.Ve;
- Eğer bizim dediklerimizi yaparsanız siz de böyle olabilir,insanların dikkatlerini üzerinizde toplayabilirsiniz.
İmajı çizen sözde haberler.
Zehra bitkin bir şekilde yığıldığı koltukta derin düşünceler içerisinde izliyordu bunları.Söyleyecek söz bulamıyor sadece acı bir tebessüm kondurmuştu o masum yüzüne.Zilin sesiyle irkilene dek sürdü bu hali.Kapıya yöneldiğinde hala bunları düşünüyordu.Kapıyı açıp arkadaşını gördüğündeyse yüzündeki acı tebessüm gitmiş,yerini sevinç ve özlemin bir arada olduğu neşe almıştı.Hasretle,özlemle sarıldı çok sevdiği arkadaşı Emineye.
- Hoş geldin arkadaşım! İyi ki geldin.Ne kadar çok özlemişim seni.
- Allah razı olsun kardeşim benim.Hoş bulduk. Nasılsın bakalım?
- Allaha şükürler olsun ki iyiyim.Ya sen nasılsın görüşmeyeli?
- Hamdolsun kardeşim.İyiyim.
Bir yandan konuşurken diğer yandan da oturma odasına doğru yöneldiler.Zehra arkadaşının yanına oturup hararetle konuşmaya başlamıştı.Emine de onun gibi sanki senelerdir görüşemiyormuşcasına hararetle katılıyordu konuşmaya.Bir ara ikisinin de televizyondaki haber dikkatlerini çekmiş olacak ki,dönerek kulak verdiler.Sağlık bakanlığından birileri ve spiker lokantalara ve diğer yiyecekle ilgili olan her yere baskınlar yapıyorlardı.Tabi ki manzara içler acısıydı.Kelimenin tam anlamıyla pislik içerisindeydi buralar.Uzun uzun böylesi yerleri gösterdikten sonra hava ve deniz kirliliğine sıra gelmişti.Denizlere atılan atıklar,ormanların çöp yığınlarına dönüşmesi ve konuyla ilişkin görüntüler gerçekten de
“Bu kadarı da olmaz dedirtecek türden di. Emine heyecanla atıldı söze;
- Çağın lafı oldu artık kirlilik.Deniz kirliliği,hava kirliliği,dışarıda satılan yiyeceklerin kirliliği,düzenlenen baskınlarda gördüğümüz pastane,lokanta,fırın,çikolata ve benzeri gıda maddelerinin imalatındaki kirlilik.Bizi öylesine kuşatmış,öylesine çevrelemiş ki sanki sonu gelmeyecek bu tür kirliliklerin.
- Arkadaşım daha doğrusu insanoğlu elini attığı her yeri kirletiyor.Sadece kendi yaşadığı anı baz alarak gelecek nesli hiçe sayarak yıkıyor,kirletiyor,harabeye çeviriyor.Bunları yapanda biziz,sonra şikayet eden de.Ama bunların tümünü yine insan gücüyle ve azmiyle yok edebiliriz.Havayı kirleten unsurları ortadan kaldırarak,denize akan atıkların önünü tıkayarak,gıda terörünü de daha ciddi baskınlar ve hatta kapatmalar la caydırıcılık yoluyla ortadan kaldırabiliriz.Yani her birini halledebiliriz.
Emine heyecanla dinliyordu arkadaşını.Konuyu başka bir yere bağlayacağını düşünerek bölmemek adına hiç konuşmuyor can kulağıyla dinliyordu onu.
- Peki ya insanın kendi içinde oluşturduğu kirlilik.Bunu nasıl halledeceğiz?Yani kirlenen kalplerimizi nasıl arındıracağız manevi kirlerden?Maddi kirleri deterjanla,dezenfektanlar la yok edebilen insanoğlu Manevi kirlikten nasıl kurtulacak,ne şeklide arınacak?
- Evet çok haklısın Zehra.Bizim gözlerimiz,kulaklarımız,ellerimiz ve ayaklarımız en önemlisi de yüreklerimiz kirlenmiş.Asıl bu kirlerden arınmamız lazım.Tüm bu kirlerle Rabbin huzuruna nasıl gideceğiz?Nasıl bizi affetmesi için yalvaracağız?
- Doğru ilk önce tüm bu manevi kirlerden arınmalıyız .Abdest alarak uzuvlarımızı arındıralım bu kirlerden.Alnımızdaki kirlerden arınarak secdeye koyalım başlarımızı.Alınlarımız ak bir şeklide çıkmalıyız Rabbin huzuruna.Kuranı kerimde geçen;
“Hayır eğer o,bir son vermeyecek olursa,andolsun,onu alnından sürükleyeceğiz.O yalancı ve günahkar alnından ”
Bu insan tipinden olmamak için alınlarımızı,tüm bedenimizi ve ruhumuzu temizlemeliyiz bu kirlerden.Sonra temiz bir şekilde çıkalım bizi yoktan var edenin huzuruna.Bizi affet demeye ,yalvarıp, yakarmaya yüzümüz olsun.Emine dün bu konuştuklarımızla ilgili bir olay okudum dur sana da okuyayım.Sahabenin bakış açısıyla bizim bakış açımız arasındaki farkı görmemize yardımcı olacak inşallah.
- Evet arkadaşım seni dinliyorum.
- Zübeyr İbni İshak anlatıyor;
- Savaş öncesiydi.Savaşa hazırlık tamamlanmış gitmeye çok az kalmıştı ki,Abdullah ibni Abbas ile karşılaştım.Oda ailesiyle vedalaşmaktan dönüyordu.O bana;
- Ya Zübeyr savaşa gitmeden dua edelim İlk önce sen dua et ben Amin diyeyim sonra ben dua edeyim ve sen Amin de.
Dedi.Bende;
- Peki dedim ve duama başladım.
- Yarabbi bana Cihad meydanında öyle çetin kafirleri gönder ki hepsini öldüreyim.Seni yok sayanları bende yok edeyim.Müminleri muhafaza et Yarabbi.
O büyük bir sevinçle “Amin dedi.Sonra o duasına başladı.
- Yarabbi bana da Cihad meydanın da çetin ve inatçı kafirleri gönder Onlarla kıyasıya mücadele edeyim.Ve senin rızanı kazanayım.En sonunda da kafirlerden biri gelip beni öldürsün. Ve benim dilimi ellerimi,ayaklarımı,kulaklarımı,gözlerimi,burnumu kessin.Senin huzuruna bunlarsız geleyim.Sen;
- Ya Abdullah gözlerin,kulakların,ellerin,ayakların,dilin ve burnun nerede?
Diye sorduğun da bende;
- Yarabbi ben bütün bu uzuvlarımı senin rızan doğrultusunda kullanamadım.Hepsinin hakkını veremedim.O yüzden onlarsız geldim diyeyim.
Dedi ve gözleri yaşlı bir şekilde bitirdi duasını.Gönlüm böylesi bir duaya Amin demek istemese de daha önceden söz verdiğim için istemeye istemeye kalbim buruk bir şekilde Amin dedim.Ve savaşa yöneldik.Savaş sonrası Abdullahı tanıyamadık.Çünkü gözleri oyulmuş,dili,burnu,elleri ve ayakları kesilmiş bir şekilde şehit edilmişti.Rabbi onun bu duasını kabul etmişti.
Sesi titreyerek,gözlerinden akan yaşlara aldırmadan okumasını bitirdi Zehra.Onu dikkatle dinleyen Emine de gözlerinden akan yaşlara hakim olamıyordu.Namaz vakti gelmişti ki onlarda tüm uzuvlarını temizlemek üzere Abdest alıp,alınlarını Rabbin huzurunda eğmek üzere derin düşüncelere dalarak kalktılar oturdukları yerden…
Trafik ilerlemedikçe Metin bey boncuk boncuk ter döküyor bir an önce Hastaneye yetişmek istiyordu. Kucağındaki yarı baygın yavrusuna baktı müşfik bir edayla. Yanında telaşla ağlayan eşine baktığında onunda son derece telaşlı olduğu ve içinden dualar ettiğini görünce oda bir an önce ulaşabilmek için bildiği duaları mırıldanmaya başladı.Serpilin yaşlı gözleri sürekli oğlundaydı.Ateşten iyice kendinden geçmiş,günlerdir ishal olmasından dolayı iyice bitkin düşmüştü.Evde bir türlü iyileşmeyen oğullarını şehrin en büyük hastanelerinden birine götürmeye karar vermişlerdi ama işçi çıkış saatine denk geldiği için ağır ilerleyen trafiğe takılmışlardı.Hastane bahçesine gelince derin bir oh çekerek Rablerine şükrettiler.Aceleyle cebinden para çıkarıp şoföre uzatan Metin,para üstünü almadan dışarı çıkıp oğlunu kucağına alarak acil kapısına yöneldi.Serpil şoförün verdiği para üstünü ve oğullarının eşyalarını alarak inerken şoför,
- Geçmiş olsun abla.Üzülmeyin çocuk bu iyileşir. Allah şifalar versin sözünü, iyice uzaklaşarak yanıtladı telaşlı anne.Acilin kapısına geldiklerinde Metinin kucağında yavrusu ardında eşi Serpil, uzayan kuyruğu gördüklerinde üzüntüleri bir kat daha artmıştı.İçeri girmeye çalışırlarken her kafadan birden uğultu halinde sesler yükselmiş sıraya girmelerini söyleyen artık sabrı kalmayan bir yığın insanla karşılaşmışlardı.İçeride iki doktor olmalı ki,kuyruk hızla ilerlemesine rağmen zaman bir türlü geçmek bilmiyordu sanki.Kucaklarında yarı baygın olan yavrularının bir an önce muayene olarak tedavisine başlanmasını istiyorlardı.Telaş ve tedirginlikle geçmek bilmeyen zamanı ateşten ter içinde kalan oğullarını okşayarak unutmaya çalışıyorlardı ki nihayet sıra onlara geldi.Ufacık odaya girdiklerinde Doktor oturduğu yerden bıkkın bir şekilde;
- Yatır çocuğu ve sırtını aç. Şikayeti ne?
Diye sorduğunda telaşlı anne ve baba bir ağızdan başladılar konuşmaya. Doktor kızmış olmalı ki hiddetli bir ses tonuyla bağırmaya başladı;
- İkiniz birden değil,biriniz anlatsın da bende anlayayım.Sadece sizin çocuğunuz mu hasta zannediyorsunuz.Salgın var. Şimdi annesi sen anlat bakalım.
- Doktor bey üç gündür ishal ve kusuyor. Ateşi de bugün çok fazlaydı.Bir türlü düşüremeyince
- Tamam tamam
Doktor ağır adımlarla kalkıp gözlerine ve bademciklerine bakıp bir iki defa öksürttü çocuğu.Masasına geçip kağıda bir şeyler yazmaya başladı.Dışarıda bekleyenlerin kavga sesleri içeriye kadar geliyordu.Kuyrukta bekleyenler yakınlarının hasta olmalarından dolayı telaş ve üzüntüyle ağır ilerleyen sıradan dolayı bir birlerine sataşıyorlardı.Onlar daha kuyruktayken hastanede çalışanların yakınları ve malum torpillilerin içeri girmeleri,hasta yakınlarını çileden çıkarıyordu.Doktor da tüm bunlardan bıkmış vaziyette bir yandan söyleniyor diğer yandan da yazmaya devam ediyordu.
- Şu tahlilleri derhal yaptırıp sonuçlarını bana getirin.Hadi sıradakiii.
Metin ve Serpil çocuklarını kucaklayarak çıktılar dışarıya.Kapıdaki izdihamdan zoraki geçerken kuyruğun daha da uzadığı dikkatlerini çekti.Muayene olabilmenin verdiği huzurla tahlil kuyruğuna girdiler.Uzun bir bekleyişin ardından işlerini halletmişlerdi ama onlarında hali kalmamıştı.Son olarak tahlil sonuçlarını doktora göstermek üzere bu defa kuyruğu yararak girdiler odaya.Tahlil sonuçlarını inceleyen Doktor
- Hımm. Bu gece burada kalması lazım.Acil yatanların bulunduğu bölüme gidip çocuğu yatırın.Serum taksınlar.Gece nöbetçi arkadaş bakacak.
Yarı baygın olan çocukları yine kucaklayarak yatanların bulunduğu odaya geldiklerinde onları kötü bir sürpriz bekliyordu.Yataklar doluydu.Hatta ikişer kişi yatıyorlardı yataklarda.Kapının girişinde boş duran sedyeye yatırıp hemşireye anlattılar durumu.Reçeteyi inceleyen hemşire getirdiği serumu taktıktan sonra sinirli bir şekilde hasta yakınlarının odadan çıkmaları gerektiğini aksi takdirde onlarında burayı terk edeceklerini söyledi.Kimse hasta olan yakınlarını bırakıp çıkmak istemeyince iyice hiddetlenmişti.Bu defa azarlar vaziyette çıkıştı;
- Eğer buradaki kalabalık dışarı çıkmazsa Doktorlar da bizde müdahale etmeyeceğiz.Siz bilirsiniz.
Metin son bir kez daha baktı evladına.Alnına sıcacık bir öpücük daha kondurup bahçeye gitti.Kafeterya ya oturup bir çay istedi. O gün çok yoğun geçmişti.Yorgunluğunu ancak bu şekilde atabilirdi.Garson çayı getirip masaya bırakmıştı ki,karşı masada oturan inceden esmer bir adam bir paket içinde bisküvi uzatarak;
- Buyur kardeş sende ye.Ben yarısını yedim bitiremedim.
Metin almak istemedi önce.Yavrusu orada yatarken boğazından bir şey geçmiyordu ki.Adam bu defa oturduğu yerden kalkıp Metinin yanına oturup konuşmaya başladı;
- Geçmiş olsun kardeş.Seninde mi hastan var?
- Evet.Oğlum hasta.Acilde serum taktılar,beni de dışarı çıkarttılar.Vakit geçirmeye çalışıyorum.Ya senin kimin var?
- Benimde hanım doğum yapacak.Heyecanlıyım yani.Saatin var mı?
- Saat 3.30
- Çok geç olmuş.Bir türlü haber gelmedi.
Adam garsondan bir tane çay istedi.Garson çayı getirdiğinde bisküviyi bir kez daha uzattı tedirgin bekleyişli Metine.Metin de az evvel sohbet ettiği bu adamı kırmak istemediği için adamın uzattığı paketten bir tane alıp çayla beraber yedi.Adamla tekrar muhabbet ediyorlardı ki,göz kapaklarına hakim olamıyordu.Üzerine müthiş bir uyku hali çökmüştü.Uyumak istemiyordu.Uyumamalıydı.Direniyor ama vücuduna bir türlü hükmedemiyordu.Derken masaya yığılıp kaldı.
Serpil,vakit gece yarısını çoktan geçtiği halde yanlarına gelmeyen Metini merak etmişti.Mutlaka gelir bir ihtiyaçları olup olmadığını sorardı.Oğlunu da çok merak edeceğini bildiği için ters bir şeylerin olduğunu düşünerek,serumun etkisiyle uyuyakalan oğlunu yan yataktaki çocuğun annesine emanet ederek bahçeye gidip Metini aramaya koyuldu.Gözleri koca bahçeyi bir çırpıda taradı.Görünürlerde yoktu Metin.Az ileride iki adamın ortasında sürüklenerek götürülen birine gözü ilişti sonra.Zoraki götürülen baygın kişi Metindi.Onu görmesiyle çığlık atmaya başladı.
- İmdaaaat! Yardım ediiiin! Metin,Metin.Metini götürüyorlar.
Adamlar çığlığı duyar duymaz Metinin kollarından sürükleyerek yanlarına yanaşan taksiye binip hızla uzaklaştılar oradan.
Gecenin kör karanlığında Serpilin çığlıkları hastane bahçesini inletiyordu.Eşinin götürüldüğünü gördüğü halde bir şey yapamamak onu çıldırtıyordu.Başına toplanan kalabalığın sorularına cevap verecek güç bulamıyordu kendinde.Sadece telefon etmek geldi aklına.Uzatılan telefondan Metinin ablasını arayıp olayı heyecanla ağlayarak anlattı.Karşı taraf olayı tam kavrayamasa da hıçkırıklar la beraber;
- Hemen geliyoruz sen merak etme..
Telefonu kapattı genç anne.Ama hıçkırıkları hala kesilmemiş bu yaşananların bir rüya olabileceğini düşünüyordu sadece.Yaşananlara bir anlam veremiyor,gözlerinin önünde götürülen eşine mi yoksa acilde yatan çocuğuna mı üzülsün.Kendini yalnız ve çaresiz hissediyordu.Başına toplanan meraklı insanları görmüyor sadece bu kabusun bitmesi için dua ediyordu,;
- Allahım ne olur bize yardım et.
O an çok yalnızdı,şaşkındı,çaresizdi.Yardım isteyeceği sadece Rabbi vardı.
Koşar adımlarla gelen kalabalığa takıldı gözü.Bunlar Metinin anne baba ve ablasıydı.Şaşkınlık ve üzüntü içerisinde neler olup bittiğin soruyorlardı oysa Serpil de onlardan farklı değildi ki.O da ne olup bittiğini bilmiyor tek bildiği baygın olan eşinin bir taksiye sürüklenerek götürüldüğüydü.Onlar sürekli soruyorlardı;
- Metin nerede? Ne oldu Serpil?
Serpil hıçkırıklarla ağlıyor cevap bile veremiyor sadece,
- Onu götürdüler,onu götürdüler sürükleyerek götürdüler bir taksiyle..
- Nereye?
- Bilmiyorum
- Ya çocuk nerede?
- Acilde yatıyor ona da hiç bakamadım
Gözlerinde akan yaşlara hakim olamıyor anlattıklarıyla gelenlerin daha fazla panik ve endişeye sürüklediğinin farkına bile varamıyor sadece bu olan bitenin bitmesini istiyordu.Şimdi ne yapacaklardı.Abla çocuğun yanına giderken diğerleri de en yakın karakola giderek olan biteni anlattılar.Polis meraklanmamaları gerektiğini en yakın zaman da Metini bulup onlara haber vereceklerini söyleyerek evlerine gönderdi onları.
Nihayet sabah olmuş,iyileşen çocuğu da alarak evlerine gelip karakoldan gelecek haberi beklemeye başladılar.Olayı duyan akrabaların soruları,onları daha da bunaltıyordu.Aile bilinmezlik ve üzüntü içerisinde beklerlerken gece yarısı olmuştu.Akrabalar evlerine gitmiş,aile yine yalnız kalmışlardı ki,telefon çaldı.Serpil koşarak açtı telefonu.
- Alo Metin beyin evi mi?
- Evet buyurun
- Siz kimsiniz?
- Ben eşiyim.
- Biz karakoldan arıyoruz Bize anlattığınız olay üzerine.Yarım saat kadar önce aynı hastanenin bahçesine bir yaralı bırakılmış.Sizin tarifinize çok uyuyor.Gelip bir bakın isterseniz.
- Tamam hemen geliyoruz
Telefonu kapatır kapatmaz konuşulanları anlatıp hızla çıktılar evden.Yol hiç bu kadar uzun gelmemişti onlara.Nihayet hastaneye geldiklerinde koşar adımlarla girdiler içeri.görevliye durumu anlatıp ilgili doktoru beklemeye başladılar.Doktor yanlarına geldiğinde telaşla soruları sıralıyorlardı;
- Doktor bey Metin nerede? Nesi var?Ne olur görelim onu .
- Sakin olun. Onun olup olmadığından emin değiliz. Sadece olabilir dedi Polis arkadaşlar.Hastanın yanına bir gidelim.
Doktor önde Metinin ailesi endişeli bir şekilde arkalarında tarif edilemez bir telaşla ilerlediler.Odaya girdiklerinde sevinç ve hüznü bir arada yaşıyorlardı.Yatakta yatan Metindi.Bu defa da merak sarmıştı her birini.Ne olmuştu? Neden yatıyordu?Hiçbir anlam veremiyor sadece doktorun ağzından dökülecek cümleleri bekliyorlardı.Serum takılmış,baygın vaziyette yatan Metine baktılar.Baba yüreği daha fazla dayanamadı.Akşamdan beri yaşananların ve gördükleri bu manzara karşısında olan biteni anlamadan yorgun vücudu yere yığıldı.Babasını da bir tarafa yatırmışlar ona da müdahale ediliyordu ki,Serpil metanetle doktora ne olduğunu sorunca oda anlatmaya başladı;
- Hastanenin kapısına bırakmışlar.İlk müdahalesini yaptık.Şu anda gayet iyi.Korkulacak bir şeyi yok,merak etmeyin.Yaptığımız tetkikler sonucundaa…
Doktor yutkundu.Her biri gözlerini açmış sessiz bir şekilde Doktorun ağzından çıkacakları bekliyordu.Merakla sordular;
- Evet doktor bey!
- Tetkiklerin sonucunda böbreğinin tekinin alınmış olduğunu gördük.
Aile daha fazla şoka girmiş.boş gözlerle birbirlerine bakıyorlardı.Bu nasıl olabilir di?Şehrin merkezinde,hem de bir sağlık kuruluşunun kafeteryasında böylesi bir şey olabilirmiydi?Ve kimler yapardı bunu?
Hangi vicdan bunu yapar? Hangi vicdan buna müsaade ederdi?Bunu yapan veya yapanlar insanlıklarını kaybetmiş olmalılardı.Bir insan malını kaybedebilir.Eşini,dostunu,en çok sevdiği ve değer verdiği şeyleri hatta sağlığını bile.Ama insanlığını kaybetmemeli insan.İnsanlığını yitirmemeli.Bir insanı kaçırarak ondan izinsiz böbreğini alan hatta çalan birinin insanlığı sorgulanamaz ki.
Evet duyarlılığımızı kaybettik.Ahlakımızı,güvenimizi,sevgimizi,hoş görümüzü,yardımlaşma duygumuzu, paylaşmamızı kaybettik.Ama maalesef tüm bunların toplamı olan insanlığımızı da kaybetmişiz..Evet insanlığımızı kaybettik, hükümsüzdür…
Yazın müjdecisi cıvıl cıvıl kuşlar,tomurcuklanan güller ve ağaçlarda ki rengarenk açan çiçekler,sokaklarda oynayan çocuklar,alış veriş yaparak evlerine giden insanlar ne kadar da güzel gözüküyordu.Camdan dışarısını seyre dalan Mehmet bey kendinden geçmiş vaziyette nerede olduğunu bile unutmuş haldeyken kendini ofisin sıkıcı ortamında kalan bir mahkum gibi hissetti bir an.Masanın üzerinde yapılması gereken yığılmış işler,eve giderken yapacağı alışveriş,akşam gelecek misafirleri,aile sorumluluğu,ofisteki insanların tutumları ve müdürün kaprisleri arasında sıkışıp kalırken dışarıdaki güzellikler ne kadar da cazip geliyordu ona.Gözleri duvardaki saate ilişene kadar devam etti bu hali.Ama zamanının az kaldığını anlayınca son hızla işleri bitirmeye yönelik başladı çalışmaya.Çıkış saati geldiğinde bazı işleri bitirememişti ama önemli olanları halletmenin verdiği rahatlıkla tamamlanan dosyaları yerlerine yerleştirip,bitiremediklerini de çekmecesine koyarak yavaş yavaş çıkan arkadaşlarının arasına katılarak az önce bunaldığı bu ortamdan kendisini attı dışarıya.
Mehmet bey,imanlı ve son derece de Allahın dinini yüceltmek için uğraşı veren birisiydi.Bu yüzden çok fazla iş değiştirmiş,
- İnancıma ters düşen bir ortamda olmaktansa işsiz kalırım diyebilme cesaretinde bulunan nadir insanlardan biriydi.İnandığı din ile bu dünyalık geçimi kıyaslayamayacak kadar ayakları bu dinde sabit bir insandı. Bu şekilde olmasından dolayı çevresindeki pek çok insan onun adı telaffuz edildiğinde tebessüm ederek vasıflarını şöyle sıralıyorlardı.
Mehmet bey son derece dürüst,emin,ahlaklı,haksızlığa karşı çıkan ve inandığı değerleri sahiplenerek Yaradanının yolundan gitme gayretinde olan bir insan,yani Müslüman birisi. Amaç ta bu değilmiydi?Müslüman elinden ve dilinden emin olunandır.Böyle inanıyordu oda.Böyle yaşıyordu.Ve sürekli de bu şekilde olabilmek için dua ediyordu Rabbine;
“Rabbim benim ve tüm inanların ayaklarını bu dinde sabit kıl
Etrafındakilere bildiklerini anlatırken kendini unutanlardan değildi.
“Siz insanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unuturmusunuz? Evet bu ayet onun yaşamını biçimlendiriyordu.
Hayatına ayetler yön veriyordu.Yaşamını şekillendiren Rasulün pratiğiydi.Onu üzen şeylerde oluyordu mutlaka.Mesela İnsanların inançlarından dönerek, bir şeyler uğruna tercihlerini şeytandan yana kullanmaları.Allahın emirlerini paraya,makama,statüye, koltuğa,bu dünyada refaha,villalara,son model lüks arabalara tercih eden insanlar üzüyordu onu.En çokta, onu İslamla tanıştıran,gerçekleri görmesini,idrak etmesini sağlayan yani hidayetine vesile olan çok saygı duyduğu arkadaşı,sırdaşı Selimin hali üzüyordu.Selimin her şeyi terk ederek üç olan dükkan sayısını fazlalaştırma adına gece gündüz çalışması, hak ve hukuku gözetmeden yanında çalıştırdıklarına adaletli davranmayışı,Evde bekleyen eşi ve çocuklarına rağmen başka biriyle geziyor olması,son duyduğuna göre de Namazını bile terk etmiş olması onu çok düşündürüyor,her aklına geldiğinde de Al-i İmran suresindeki şu ilahi kelam dökülüyordu dilinden;
- Rabbimiz,bizi hidayete eriştikten sonra kalplerimizi kaydırma ve yanından bize bir rahmet bağışla.Şüphesiz ki bağışı en çok olan sensin.
Evet bu şekilde dua ediyordu Rabbine.Çünkü o bu şekilde yaşamak ve bu şekilde ölmek istiyordu.İman etmekle yetmiyor,bir de onda kararlı olmalıydı insan.Yaradan,yarattığı kulu çok iyi bildiğinden İMAN EDİN emrinin yanı sıra Meryem suresinde İBADETTE KARARLI OL emrini de vererek,insanların cayacağını vurgulamış olması onu bu şekilde sık sık dua etmeye yöneltiyordu.
Böylesi düşüncelerle eve gelmişti.Eşi her zaman ki gibi gülümseyerek kapıda karşılamıştı onu.İçeri girer girmez neşe içerisinde oynayan çocukları sarıldılar babalarına.O ise tüm yorgunluğu gitmiş onlarla şakalaşmaya başlamıştı.Eşinin sesiyle bıraktılar şakalaşmayı;
- Yemek hazır.Hadi buyrun.
Mehmet bey üzerini değiştirip,ellerini yıkadıktan sonra masaya oturan ev halkının yanındaki yerini almıştı.Bu defa da o günü nasıl geçirdiklerini soruyorlardı birbirlerine.İki oğlu birde kız çocuğu vardı Mehmet beyin.Üçünü de çok sever hiç biri arasında ayırım yapmadan eşit davranırdı.Kaşığı eline alır almaz çalan telefon sesiyle yerinden kalktı,diğer odada bir müddet konuştuktan sonra omuzları çökmüş,bitkin ve çok üzgün bir halde geldi mutfağa.Eşi merak etmişti.Onu bu derece üzen mutlaka önemli bir şey vardı.Hararetle sordu;
- Hayırdır bey.Ne oldu? Kötü bir haber mi var?
Mehmet bey sorulan soruyu duyuyor fakat cevap veremiyordu.Masada iştahla yemeklerini yiyen çocuklarına baktı.Eşi de o yemediği için bir şey yemiyor sadece olan biteni anlamaya çalışıyordu.Nihayet çocuklar yemeklerini yemiş,odaya geçmişlerdi.Eşi,sandalyede yığılıp kalan Mehmet beye bir daha sordu;
- Mehmet ne oldu?Telefon açan kimdi?
- Arkadaşım.
- Hangi arkadaşın?İnsan arkadaşı aradı diye bu kadar kahrolmaz ki.Ne olur söyle ne dedi?
- Bizim Selim vardı ya
- Tamam biliyorum.Uzun zamandır görüşmüyordunuz hani.
- Evet işte o Selim,arabasıyla kaza yapmış
- Bir şey olmuş mu?
Mehmet beyin gözleri sulanmış sesi titreyerek zoraki cevap veriyordu eşine.
- Hastaneye kaldırmışlar,ama kurtulamamış.Dün gece ölmüş
Eşi de çok üzülmüştü.Ama Mehmet beyin daha fazla üzüldüğü kesindi.Onu teskin etmesi gerektiğini düşünerek atıldı söze;
- Ne diyelim. Hayat bu. Biz sadece İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN
diyebiliriz.Üzücü ama ne yapalım Allahın takdiri. Kendini çok üzme hepimiz öleceğiz bir gün.
Mehmet bey eşine dönerek titrek bir şekilde cevap verdi;
- Evet Allahtan geldik ve yine ona döneceğiz. Selimin ölmesine üzüldüm ama benim üzüntüm onun ölmesinden ziyade ne şekilde ve ne hal üzerineyken öldüğü.Bundan üç sene önce son derece İmanlı ve Allahın dinin ayakta tutabilmek için çalışan bir insanken değil de,her şeyi bırakarak bu dünyalık için çalışmaya dalıp topuklarının üzerinde gerisin geriye döndükten sonra ölmüş olması.Beni asıl üzen bu.Demek ki daha fazla çalışmamız gerekiyor.Demek ki Müslüman olabilmek için gösterdiğimiz gayreti,Müslüman kalabilmek içinde göstermemiz gerekiyor ki Müslüman olarak ölebilelim.Allah her birimizin canını Müslümanken alsın.Son nefesimizi,bu dini yüceltmek için uğraşırken verebilmeyi nasip etsin.Allahdan Müslüman olarak geldik,Onun yanına Müslüman olarak döneriz İnşallah…
Caminin avlusu hınca hınç doluydu. Belli ki cenazenin yakınları onu son yolculuğuna uğurlamak, dostları da son görevlerini ifa etmek için oradaydılar.Sahte gözyaşı dökenler,kara gözlüklerin ardında cenazeye gelenleri inceleyenler,ağlamamasını kara gözlüklerle örtmeye çalışanlar,bedenen orada ama ruhen çok uzaktaki olanlar,”Yahu tam da ölecek zamanı buldu.Bugün de çok önemli işlerim vardı.Çabuk bitse de gitsem” diyenler… Kimler yoktu ki…
Bazıları gruplaşmış vaziyette olayı değerlendiriyordu. Sessiz ama derin-den..Her köşeden ayrı bir fısıltı duyuluyordu.Kimi hayattayken bir kaşık suda boğmak istediği bu mevtanın ardından:
“Çok iyi bir adamdı çook.”diyerek onun ne kadar iyi birisi olduğunu inandırmaya çalışıyor,kimi borç para vermediği için ağzına geleni söylediği ve şu an yerde masum bir şekilde yatan zata bakarak:
“Çok cömertti,kimin ihtiyacı olsa hemen koşardı.”diyerek onun el açıklılığından dem vuruyor,kimi kapısını bile bilmediği bu adam için:
- Beni çok severdi, sürekli ziyaretime gelirdi, çok yazık oldu.”diyerek onun insanları ziyaret eden biri olduğunu dile getiriyordu. Tekerlekli iskemleyle getirilen yaşlı kadın da:
- Oğlum her bayram olmasa bile işinden fırsat bulduğunda beni ziyarete gelirdi. Üstelik huzurevinin bütün masraflarını o karşılıyordu.” Diyerek onun kendisini ne kadar çok sevdiğini, ne kadar önem ve değer verdiğini anlatmaya çalışıyordu etrafındakilere…
Katılımcılara bakıldığında zengin bir kesim olduğunu kestirmek hiçte zor değildi.Üstelik caminin dışında cadde boyu dizilen son model lüks arabalar ölen kişi hakkında gerçek bilgiyi veriyordu “ya çok zengin ve hatırı sayılır bir iş adamı veya siyaset çi diye düşündürüyordu insanı.Alalade sade bir vatandaş olmadığı gelen çelenklerden de belliydi zaten.Holdingler,bakanlar,milletvekilleri,ünlü iş adamları ve ünlü sanatçılardan gelmişti bu çelenkler.Büyük bir iştirakle kılınan cenaze namazının ardından yapılan dualar ve imamın;
- Mevtayı nasıl bilirdiniz?
Sorusuna hiç düşünmeden;
- İyi bilirdiiik!
Diye verilen yanıtlar ve omuzlara alınan cenazeyi yine aynı duygularla mezarlığa götürüldü.
Gruplaşmalar burada da devam etti. Herkes ölen kişiyle ilgili anıları abartarak anlatıyordu. Bire on katarak adamı neredeyse melek gibi günahsız yapmışlardı. Hani meşhur bir söz vardır ya “kör ölünce badem gözlü olur” diye. Tıpkı onun gibi adamın badem gözlü olduğuna inandırmak için yarış yapıyorlardı birbirleriyle. Saçları örgülü üstü başı perişan bir şekilde, kara gözleriyle çevreyi izleyen ufak bir kız çocuğu hayretle bakıyordu etrafındaki bu sahte insanların sahte gözyaşlarına. Bu arada cenazenin gömülme işlemleri bitmiş, dualar edilmiş, insanlar son görevlerini yerine getirmenin rahatlığıyla evlerine gitmek için ayrılıyorlardı.Yarım saat sonra kimse kalmadı mezarlıkta. Sadece o kara gözlü ufak kız vardı. Usulca yanaştı mezara. Belli ki aklından çok şey geçiyordu ufak kızın. Bu ilk karşılaşmaları değildi ufak kızla iş adamının.
Daha birkaç ay öncü onu fabrikasında çalışan babasını gerekçesiz çıkarmıştı.Parasını bile vermeden hem de. Para istemeye beraber gitmişti babasıyla. Adam onları saatlerce kapıda bekletmişti. Canı sıkılınca kapıdan içeri bakmıştı küçük kız. Adam mağrur ve neşeli bir şekilde bir anahtarı uzatıyordu kadına:
- “Bu jipi sana aldım canım. Ama dikkatli kullan hee..! derken kapıda ufak kızı fark edip içeri çağırdı onları. Mali durumunun kötü olduğunu, işlerin durgun olmasından dolayı çıkartıldığını, işler açıldığı zaman tekrar çağırılacağını anlatıp göndermişti onları.Fakat aylar geçmesine rağmen ne işe almıştı ne de çıkışını vermişti babasının. Başka işte bulamamıştı babası. Eli mahkum, bekliyordu patronunun tekrar işe çağırmasını.Ama eski işçilerin tümünü çıkarıp, daha ucuz çalışacak yeni elemanlar aldığını duyduklarında çok üzülmüşlerdi.Üç kardeşi, hasta annesi ve babası çaresizdi. Son bir kez daha gittiler fabrikaya; ama içeriye alınmadılar bile.Dışarıda beklerken yanlarından hızla geçen Mercedesin içinde mağrur ve başı dik oturuyordu adam.Bir ara küçük kızla göz göze geldiler. Adam hızla kaçırdı gözlerini kara gözlerden. Küçük kız hızla giden araba ile birlikte hayallerinin, umutlarının ve geleceğinin arabanın tozuna karışıp gittiğinin farkındaydı. Gözleri buğulandı. Dudağı büküldü. Hafifçe bir şeyler mırıldandı sadece. Bu onu son görüşleri oldu zaten. Ogün trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmişti.
Tüm bunlar film şeridi gibi geçti küçük kızın kara gözlerinden.Yeni örtülen ve henüz ıslak olan topraktan bir avuç aldı.Avucunda iyice sıktıktan sonra tekrar mezara doğru fırlattı hışımla.Yine hafifçe mırıldandı.
“Topraktan geldin ve yine toprağa gittin. Hiçbir şey seni kurtaramadı değil mi? Mağrur adam. Çok güvendiğin malın, mevkiin, hatırı sayılır dostların, hiç biri seni kurtarmaya yetmedi değil mi? Yazık, çok yazık, keşke ölmeden bunları anlayabilseydin….
Genç adam yarı uykulu girdi işyerine. Sekreter;
- Günaydın Engin Bey. Bugün görüşeceğiniz kişilerin listesi. Bunlarda sizi arayarak bulamayanlar. Haluk bey bugün mutlaka görüşmeniz gerektiğini söyledi. Bir de bugün arkadaşlarınıza göndereceğiniz bayram hediyeleri kargoya verildi. Size de birkaç hediye geldi. Masanın üzerinde. Gelen kutularda orada.
Sekreter bir çırpıda sıraladı tüm bunları. Genç adam karşılık vermeden odasına girip kapıyı kapattı.
Büyük odada her şey yerli yerindeydi. On iki senedir aynı büroda avukatlık yapıyordu. Beraber çalıştığı insanlarla arası gayet iyiydi. En çok da çaycı çocukla sohbet etmek hoşuna gidiyordu. Kimsesi olmayan ve handa yatıp kalkan bu çocuk ona çok samimi ve içten geliyordu. Kendine olan güvenini de taktir ediyordu. Çaycı çocuk da ona fazlasıyla saygı duyuyor başı sıkıştığında oluyordu. Belki de bunu bilmek hoşuna gidiyordu. Koltuğuna oturup camdan dışarı boş gözlerle baktı. Dışarıda koşuşturan insanlar, ellerindeki alış veriş paketlerini zor taşıyor gibiydiler. Çocuğunun elini sımsıkı tutmuş giden bir anne çekti dikkatini. Çünkü o kadar mutlu gözüküyordu ki, tebessüm etti. İleride mendil satan üstü başı perişan, üşüdüğü her halinden memnun olan çocuğu görene dek sürdü tebessümü…
Aniden asıldı suratı. Derin bir of çekip, sekreteri yanına çağırdı. İçeri giren sekretere biraz para verip dışarıda mendi satan çocuğu gösterdi:
- Gidip bütün mendillerini satın al ve fazladan parayı da ver dedi.
Sekreter anlam verememişti. Ama istenileni yapmak zorundaydı. Anlam veremese de koşar adımlarla çıktı dışarı…
Genç adam tekrar dışarıyı seyretmeye koyuldu. İnsanlar o kadar hızlı koşuşturuyorlardı ki, bir an hiç kimse yaşadıklarından zevk almıyor, sanki zamanını doldurmaya çalışan mahkumlar gibi volta atıyorlar diye geçirdi içinden. Oysa bayram günü mutlu olmalı gülümsemeli insanlar… Tüm bunları beyninden geçirirken kendisini düşündü. Aslında kendisi de çok mutlu değildi. Her gün onlarca dava ile uğraştıktan sonra eve yorgun gittiği için eşine ve çocuğuna gereken ilgiyi gösteremiyordu. Çok çalışmalıyım, çok para kazanmalıyım, çocuğumun geleceğini en iyi şekilde temin etmeliyim, büyüdüğünde benimle gurur duymalı. Sadece onları rahat yaşatmak için çalıştığından dolayı yorgun ve sinirli olduğumu anlamaları gerek aslında. Ne yapsam hepsi onlar için diye düşündü…
Sonra kendi yaşantısı ile oğlunun yaşantısını kıyasladı. O kadar farklıydı ki, hiç unutamadığı bayrama döndü. Zengin biri bayramda hediyeler getirmişti yetimhaneye. Herkese dağıtmışlardı ona da bir tane verildi. Büyük bir heyecanla açmıştı paketi. Çok güzel bir araba çıkmıştı içerisinden. Sevinçle arabayla oynarken büyük çocuklardan biri hızla çekerek kaptı elinden arabayı:
- Bu artık benim olacak sen bununla oyna diyerek tüylü bir tavşan atmıştı önüne. Uzun süre için için ağlamıştı. Ama şen kahkahalar atan arkadaşlarının arasında kaybolup gitmişti hıçkırıkları. Aklı hep o güzel kırmızı arabada kalmıştı. Belki de o yüzden dedi gülümsedi. Oğluna aldığı hediyeyi açıp baktı. Evet farkında olmadan yine ona parlak kırmızı uzaktan kumandalı araba almıştı. Oysa oğlu arabadan bıkmıştı. Çünkü her hediye almaya gittiğinde farkında olmadan eli hemen arabalara gidiyordu. Yine öyle yapmıştı. Evde onlarca araba vardı ve hiç biriyle oynamıyordu oğlu.
- Eminim bu arabayı da görünce sevinmeyecek bile. Ama bunları gördüğünde mutluluktan uçacak bir çok çocuk var.Nemlenmiş gözlerini elleriyle sildi ve çekmeceyi açıp eskimiş tüylü tavşanı çıkardı. Sımsıkı sarıldı ona. Senelerdir saklıyordu onu. Nelere şahit olmuştu bu minik tavşan. Yetimhanede o soğuk geçen gecelere, orada aşağılanmalarına, sürekli itilip kakılmasına, gece çalışıp gündüz okumasına, ayakkabı boyacılığı yaptığı zamanlarda da bu tavşan hep yanındaydı. Yatakta gizli gizli, için için ağladığına da bu tavşan şahitti. Onun donuk gözlerine bakarak yemin etmişti okuyacağına. Okuyup büyük adam olacağına. Okumalı ve hayattan intikam almalıyım diye düşündüğü zamanlarına da sadece bu tavşan şahit olmuştu.
Eliyle tavşanı okşarken geçmiş film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Yaşadığı zorlukları düşününce derin bir oh çekti. Kafasını kaldırdığında ise, oğlu ve eşini gördü. Hızla sildi gözlerini ve onları tebessüm ederek karşıladı.
- Hanım hoş geldiniz hayırdır ne işiniz var burada? Eşi cevap verdi.
- Hayır bey hayır. Sadece oğlumuza yaşadığını, zorluklarla nasıl mücadele ederek bu hale geldiğini anlatınca o da evdeki tüm oyuncaklarını parlak kağıtlara sarmış yetimhanedeki çocuklara götürmek istiyormuş. Biz oraya gidiyorduk sen de gelir misin diye soracaktım.
Genç adamın gözlerinin içi parladı. Oğlunu kucağına alıp sıcak bir öpücük kondurup:
- Yavrum seninle gurur duyuyorum, derken sesi titriyordu.
Çekmeceyi açıp tüylü tavşana bir kez daha baktı ve gülümseyerek ceketini giydi ve odadan çıktılar. Sekreter onların çıktığını görünce telaşla seslendi:
- Efendim nereye gidiyor sunuz? Randevularınız var unuttunuz mu?
Adam gurur ve sevinçle oğlunun minicik eline sımsıkı sarılmış vaziyette hızlı adımlarla ilerleyerek sekretere cevap verdi:
- Hepsini iptal et!
- Peki arayanlara ne diyeyim efendim?
- Gerçek dünyadaki, gerçek insanlarla randevusu varmış yirmi yıl kadar gecikmiş bir randevu ama o yine de gidecekmiş dersin…
Sekreter bir şey anlamamıştı. Bir şeyler daha soracaktı ki, adam çocuğunun elinden tutarak çoktan uzaklaşmıştı oradan….
O gün çok telaşlıydı. Sabah namazından sonra uyumamış, iftara gelecek olan misafirler için hazırlık yapıyordu.Mükemmel bir masa hazırlamalıydı. Çünkü evine ilk kez gelecek olan insanlardı bunlar.
Eşi o beldenin sevilen doktorlarındandı. Hastanede ki tüm doktorları, hemşireleri çağırmışlardı iftara. Her şeyin mükemmel olması için uğraşıyor, tüm marifetini sergilemek için kan ter içerisinde çabalıyordu. İki çocuğunu da okula gönderdikten sonra bir taraftan hızla hazırlık yapıyor, bir taraftan da pişen yemekleri kontrol ediyordu. Camların tozunu alırken üçüncü kattan aşağı doğru baktı. Karşı arsadaki gecekondu sobasını yakmış olacak ki, kara dumanlar onun camına kadar yükselmişti.
- Ne yakıyorlar bunlar böyle.Etrafı kötü koku ve is sardı” diye söylendi. Hışımla kapattı camı. Bu kötü kokunun evini de kaplamasını istemiyordu.
Geniş salona iki ayrı masa kurdu.Özenle sıralanmış tabaklar, ortada muhteşem süslenmiş salatalar, tepsilerde dilimlenmiş çeşitli börekler, birbirinden farklı bir yığın tatlı çeşitleri, tencereler dolusu etli yemekler ve çeşidi özenle tablo gibi dizdi masaya.Manzara onun bile iştahını kabartmıştı. Her şey çok mükemmel görünüyordu.Masalarda eksik olup olmadığını kontrol ederken ikindi namazını geciktirdiği geldi aklına. Hızla abdest alıp namaza durdu.Nihayet namazını bitirmişti ki, aklına meyva almadığı geldi. Her şey hazırdı. Misafirlerde ezan okunurken geleceklerdi. Hazırlanıp manava gitmek üzere çıktı evden. İnsanlar koşar adımlarla evlerine gidiyorlardı. Oruç tutanlar iftara yakın ne kadar da telaşlı oluyorlar diye geçirdi içinden. Manava geldiğinde gözü birbirinden güzel meyvelere takıldı. Dört-Beş çeşit meyve aldı. Poşetleri zor taşıyordu.
- Aslında tüm bu yaptıklarım ve aldıklarımla bir tabur asker doyar. Biraz abarttım galiba. Ama olsun mübarek günde gelenlere ikram etmek lazım. Hem beni bir şeyden anlamayan beceriksiz biri olarak görmelerini istemiyorum. Diye avuttu kendini. Elindeki poşetler gittikçe ağırlaşıyordu sanki. Gecekondunun önünde durup poşetleri yere bıraktı. Karşıdaki kendi evinin penceresine baktı sonra. Camları temiz görünüyordu. Sonra gecekondudan çıkan duman geldi aklına. Arkasını döndüğünde ufacık bir camdan içeriye doğru baktı.Bir insanın bile zor sığdığı bu mutfakta nasıl yemek yapıyorlardı?İçeriden gelen seslere ister istemez kulak verdi. Bir çocuk sesiydi bu. Annesine sürekli sorular soruyordu. Annesi de üzgün bir ifade ile sabırla karşılık veriyordu ona.
- Anne iftara ne kadar kaldı?
- Yarım saat yavrum
- Peki iftarda ne yiyeceğiz anne. Sahurdan kalan makarnayı mı?
Annesi biran duraksadıktan sonra:
- Evet yavrum. Ne güzel değil mi? Allaha şükretmemiz lazım onu da bulamayanlar var, dedi.
- Peki anne babam Almanyadan dönünce sucukta yer miyiz?
Annenin sesi titriyordu. Kesik bir ses tonuyla;
- İnşallah yavrum inşallah.
- Ama hep inşallah diyorsun. Babam hiç gelmiyor. Neden gelmiyor babam bizi unuttu mu yoksa?
- Orada çalışıyor ya yavrum.
- O zaman neden sana para göndermiyor?Sen neden başkalarının evlerini temizlemeye gidiyorsun o sana gönderse ya!..
- Para biriktiriyor yavrum. Geldiğinde çok parası olsun sana her istediğini alabilsin diye para biriktiriyor. Hadi gel istersen makarnayı ısıtalım. Bak iftara az kaldı. Soframızı bir güzel kuralım seninle. Sonra dua edelim. Allahım verdiğin nimetlere hamdolsun diyelim ki nankör bir kul olmayalım değil mi yavrum?
Annesi elinden tutmuş oğlu ile mutfağa girdiğinde camdan onları dinleyen kadını fark etti. Onları dinlemesine bir anlam verememişti.
- Buyurun bir şey mi istemiştiniz?
- Başım döndü biraz içeriye girebilir miyim biraz dinlenip gideceğim.
- Tabi buyurun.
Genç kadın içeriye adım attığında ise üzüntüsü daha da arttı. Elindeki poşetleri oturduğu yere bıraktı.Onları dinlediği anlaşıldığı için utangaç ve titrek bir ses tonuyla güçlükle konuşmaya çalıştı.
- Ben karşıdaki komşunuzum. Kaç senedir burada oturuyoruz ama bir türlü tanışamadık. Karlıda ki apartmanın üçüncü katında oturuyorum adım Mukaddes. Ya sizin?
- Benim de münevver.
- Tanışmak bugüne nasipmiş Münevver hanım. Tanıştığımıza memnun oldum, derken çocuğa baktı. O kadar mahzundu ki…
- Oruç tutuyor musun yavrum?
- Evet tutuyorum teyzeciğim” Çocuk annesine dönüp:
- Anne ben dışarıda ezanı dinleyeceğim okununca sana haber veririm. Diyerek dışarı çıktı. İki kadın baş başa kalmışlardı.İkisi de konuşmuyor derin bir sessizlik içerisinde yere eğilmiş, utangaç bir şekilde oturuyorlardı. Sessizliği doktorun eşi bozdu.
- Eşiniz yok galiba”
- Eşim… Almanyaya çalışmaya gitti. Orada ikamet etmesi için Alman bir kadınla evlenmesi gerekiyormuş. Anlaşmalı bir şekilde boşandık. O günden sonra ne aradı ne sordu. Beni de çocuğunu da unutmuş demek ki. Çocuk sürekli onu soruyor. Yalan söylemek zorunda kalıyorum. Küçücük dünyasında kurduğu hayalleri yıkmak istemiyorum.
Mukaddes hanımın gözleri buğulandı. Çevresinde bu kadar yakınında yardıma muhtaç ve zor durumda olan biri vardı ve o bunu bilmiyordu. Kendini çok kötü hissetti. Onların iftar yemekleri makarna ile, evinde hazırladığı değişik yiyecekleri kıyasladı. Utancı daha da artmıştı. Allaha nasıl hesap verecekti?
“Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” Diyen Resule nasıl ümmet olacaktı?O gün tüm uğraşılarının aslında bu dünyalık olduğunu düşündü.Ezana birkaç dakika kalmıştı ki, kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
- Komşu ben bugün sizi iftara davet etmek için gelmiştim. Bunu geciktirdiğim için beni affedin. Allah da beni affetsin. Hadi buyurun bize gidiyoruz hep beraber iftar açmaya…..