Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Gerçek Hayat’ Category


Arayış…

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Gerçek Hayat

Hemen her gün aynı yoğunlukta geçen günler, çılgınlıkta sınır tanımayan arkadaş çevresi, ailesiyle arasındaki kapanması iyice imkansızlaşan uçurumlar.Bunu telafi etmek için her isteğinin anında gerçekleşmesi,ne yaparsa yapsın asla sorgulanmaması,istediği an istediği yere izinsiz rahatça gidebilmesi,cebinde sayısını bile bilemeyecek kadar bol parasının olması hiç biri ama hiç biri Harun’un içinde bulunduğu bunalımlı günleri huzura çeviremiyordu.O denli sıkılıyordu ki, artık bulunduğu ortamlarda konuşmuyordu bile. O hızlı, uçarı delikanlı bir anda sessizliğe bürünmüştü. Arkadaşları ona “Düşünen Adam” diye lakap bile takmışlardı. Harun için bu günler hayatının en karmaşık en sıkıntılı dönemiydi. Harun artık varlığının sebeplerini sorguluyordu. Varlığı; sınırsızca yaşamak, eğlenmekten mi ibaretti acaba?Varlığının amacı neydi?Fert varlığının sebeplerini sorgularda; toplumlar varlıklarının sebeplerini sorgulamaz mıydı? Harun’un bu yaşantısını sorgulamasına yeni tanıştığı arkadaşı Fatih vesile olmuştu.Üniversitede bu yıl yeni katılmıştı aralarına. Bulunduğu bölümden yatay geçiş hakkı kazanarak okulda aralarına yeni katılmıştı Fatih.Onun katılımı pek çok arkadaşı ve onun içinde çok iyi olmuştu. Oldukça zeki bir delikanlıydı Fatih. Varlığının anlamını bilen, söylem-eylem bütüncüllüğünü yakalamış, yaşantısında Kur’an’ı referans kabul eden, okuldaki nadir gençlerden biriydi.Her yaptığıyla,her söylediğiyle örnek oluyordu çevresindekilere.Çok fazla bir şeyler anlatmasına gerek kalmadan yaptıklarıyla öyle güzel gösteriyordu ki yaşadığı dini.Dürüstlüğü,yardım severliği,hiç ayırım yapmadan herkesle eşit bir şekilde muhabbet etmesi,ihtiyacı olan birine ilk onun yardıma koşması,etrafındakilere olan saygısı,Ezan okunur okunmaz Namaz kılmak için koşturması,özellikle her gördüğü güzellikte veya kötü olan bir olayda Allah ve yaratma ilişkisini çok güzel bir şekilde kurup onunla ilgili bir ayeti söyleyivermesi çok şaşırtıyordu Harun’u. O kadar çok kitap okuyordu ki, elinde okuduğu bir kitap olmadan onu görmek hemen hemen imkansızdı.

Gerçi Harun da okumayı seviyordu ama neden farklı olamıyordu? Sanki okudukça daha bir bataklığa saplandığını hissediyordu. Battıkça batıyor, bunaldıkça bunalıyordu. Sonunda Fatih ile konuşmaya, içerisinde bulunduğu hali paylaşmaya karar verdi. Zaten Fatih’de ona her defasında

- Oturup konuşalım diye teklifte bulunmamış mıydı? Harun bir hafta sonu okul çıkışı Fatih’e seslenir;

- Fatih arkadaşım. Ne haber? Hiç arkana bile bakmadan hızlı hızlı nereye böyle?

- Harun kardeş kusura bakma . Birkaç arkadaşla görüşecektim. Sözüm var da, ona yetişmeye çalışıyorum. Ama biraz vaktim var yine de.Hayırdır bir şey mi vardı?

- Buna sevindim dostum. Ben seninle konuşmak, bazı şeyleri sorgulamak ve paylaşmak istiyorum. Yarın için müsait misin Fatih?

- Tabii ne demek, memnuniyetle istersen yarın öğlen bize gelebilirsen daha rahat konuşur dertleşiriz.”

- Tamam arkadaşım İnşallah yarın bol bol konuşuruz.

Daha sonra vedalaşarak hızla uzaklaştılar birbirlerinde. Harun bir kez daha yalnızlığını hissetti. Kendisi için anlamsız olan bu alem, mutlak anlamlı olmalıydı, yada anlamlaştırılmalıydı. Başı boş hayvan yığınları bile olmazken, insan yığınları dolayısıyla insan olabilir miydi? Fatihle ayrıldıktan sonra kendini şehrin sahil kesimindeki bir banka attı. Belki temiz bir hava rahatlatır düşüncesiyle saatlerce oturdu, anlamsız, ruhsuz, dalgın adeta bir robot gibi.Etrafındaki insanlar çekti dikkatini.Farklı yönlere giden,hayatı sanki tüketmek için koşuşturan bir yığın insan.Acaba kaç tanesi yaratılış gerçeğini düşünüyordu?Kaçı Yaratanını tanıyarak O’na yönelmişti?Kaçı bu hayatı sorguluyor,düşünüyor,kafa yoruyordu?

Ayakları isteksiz bir şekilde üzerine kabus gibi çöken evine doğru yöneldi.

Ertesi gün Fatih ile buluşmanın verdiği heyecanla evden çıktı.Zaten Fatih’in evi de hemen arka sokakta birkaç dakika ötelerindeydi. Mahallelerine yaklaştığında Fatih evin önünde birisi ile konuşmaktaydı. Harun’u gören Fatih yanındaki arkadaşı ile alelacele vedalaşıp, Harun’nun geldiği istikamete koştu;

- Selamünaleyküm. Dostum hoş geldin.

- Aleykümselam. Hoş bulduk.Çok uzun zamandır bu sokaktan geçmemiştim. Ne kadar güzelleşmiş sokağınız.

- Güzelleşti Harun kardeş. Kaldırımlar elden geçti. Sokak yeşillendirildi, derken şirin bir sokak oldu hamdolsun.Neyse arkadaşım buyur eve geçelim.

Eve geçtiklerinde Fatih, Harun’u kendi çalışma odasına buyur etti.

- Fatih kardeş ben Namazımı kılamamıştım.Dışarıda gördüğün arkadaşın bir sorunu için dışarıdaydım.Sen keyfine bak ben şimdi geliyorum.

- Ne demek arkadaşım bende odana göz gezdiririm.Bakalım ne ile zaman geçiriyorsun.

- Allah razı olsun kardeşim benim.

Fatih dışarı çıktığında Harun odaya göz gezdirdi. Odanın bir ucundan diğer ucuna uzanan kitaplıktaki kitaplar gözüne çarptı. Muazzam bir kitaplık ve ağzına kadar dolu raflar arasında göz gezdirdi.

Bu arada Fatih karşı odada Namaza durmuştu.Harun huşu içerisinde Rabbine yönelen arkadaşını seyre daldı.Öyle içten,öyle huzurlu, öylesine kendinden geçmiş olan arkadaşını hayranlıkla seyrederken kendi kimliğini ve kulluğunu düşündü.Uzun süre sadece onu sessizce seyretti utanarak.Fatih,nihayet Namazını bitirip,duasını etmiş mutfağa gitmişti.Harun da Masanın üzerinde yarısı işaretlenmiş ve altı özenle çizilmiş, cep kitapçığı şeklindeki minik mavi kaplı bir kitap dikkatini çekti.Belli ki Fatih okuyor ve yarım kalmıştı. Kitabın adına ve yazarına baktı ilk defa görüyordu. Kitabın adı “İşte İslam” yazarı ise Seyyid Kutub idi.

Harun kendisine mutfakta içecek bir şeyler hazırlamakta olan Fatih’e seslendi;

- Arkadaşım bu kitap ismi bana çok tuhaf geldi.Ne demek bu İşte İslam. diğerleri İslam değilmi ki?

Fatih, elinde sıcaktan terlemiş arkadaşına soğuk içecek bir şeyler ikram ederken ;

- Harun kardeş. Tepkinde haklısın. “İşte İslam” adı insanı düşünmeye sevk ediyor. Ama düşündükçe de insan bu ismin güzelliğini daha iyi idrak ediyor. İslam sadece belli ibadetler manzumesinden oluşan bir din değildir ki, gel gör ki bugün ortaya konulan din toplumlara afyon olmakta uyuşturmakta, düşündürmemektedir. Aklın yularını vahyin eline vermektense, vahyin dışındaki beşeri unsurlar aklı yönlendirmektedir.

- Peki Fatih. Bir şey sormak istiyorum. Okuduğum bunca kitap neden beni bunaltıyor, battıkça battığımı hissediyorum neden sence?

- Bak kardeşim. Okuma eylemi ilk Rabbani eylemdir.

“Oku” “Adına Oku” emirleri peygamber döneminde özelde genelde tüm çağ ve zamanlarda şeytan ve dostlarına rahatsızlık veren bir emir olmamakta. Allah okumamızı istiyor, Rab adına okumamızı istiyor. Zaten cahiliye fertleri Allah’ı inkar etmiyor ki ne o gün ne bugün. Vahyin geliş sebebi de zaten Allah’ı inkar eden bir topluma işte Allah vardır, sebepleri de şudur gibi bir düşünce sunmadı ki, zaten zulmün ele başlarından tutunda ona kan, can olan halkta Rabbin varlığını kabul ediyordu. Yoksa sorun Allah var-yok meselesi değildi. Hiçbir zaman da olmadı. İslam onun varlığını ispat için değil, kendisine eş koşulmamasını telkin etmek için gelmiştir. Zaten cahiliye de her dönemde Allah için, Rab için okuduğunu iddia etmekte. Ama nasıl bir Allah inancı, nasıl bir Rab ki. Pratik hayatta etkinliği olmayan, bir Rab gerçekten Rab midir?.Göklere hakim olup da yeryüzüne ,ilişkilere hakim olmayan Rab Rab’midir? İşte problem “Oku” Yaratan Rabbin adına oku” emri geldiğinde başlıyor. Neden başlamasın ki? Muhammed (as)in Rabbi yaratan, yoktan var eden, düzenleyip şekil veren iken, cahiliyenin Rableştirdikleri kendi elleriyle yapıp, ilahlaştırdıkları putları, düzenleri, sistemleri yaratmaya muktedir değildir ki? İşte bu yüzden okuma eylemi Kur’an ile başlamalı, Kur’an okunmalı, fıtrat terbiye olmalı, huzura, felaha erdirilmelidir.

Bu sözler karşısında pür dikkat dinleyen Harun derin düşüncelere içerisindedir artık. Fatih susmuş, adeta onun gözlerini kıpırdatmadan dalgın duruşunu seyretmektedir artık.Fatih ellerini Harun’un omzuna atarak;

- Dostum burada mısın? Derin bir nefes alan Harun;

- Evet arkadaşım. Yaşantım geçti bir an gözlerimin önünden bir film şeridi gibi. Yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapamadıklarımı düşündüm. Düşündürdün beni. Neredeyse sendeki kitaplarının sayısı kadar bende de kitap var ama senin kitaplarını okuman ile benim okumam arasında bir fark var. Oda O’nun adına olmayışı. İnşallah bundan böyle okurken Yaratan Rab adına ,onun istediği, hoşnut olduklarını okuyacağım. Varlığımın sebebi de bu olsa gerek.

- Haklısın Harun. Yaradılışın sebebi bu insan hayatını Rabbin adına şekillendirmeli, her şeyimizi o yönlendirmeli. Onun hakkı değil mi bu? Yaratan, yoktan var eden, yaratılışa uygun kanunlar vaaz eden, o değilmi ki? O halde O adına okunulmaya en layık olan değil mi? İşte bu kitabın minik “İşte İslam” kitabının yazarı da bunun pratik örneğidir. Rab adına okumak fedakarlık ister, çile ister, devamlılık ve dinamizm ister. İşte kitabın yazarı bu noktada yazdıklarını ispatlamış birisidir de aynı zamanda. Bu yolda darağacına asılıp şehid edilmiştir de zaten.

Fatih’in bu sözleri karşında artık Harun adeta tekrar dirilmiş okuma bilincini yakalamıştı.Vahyin okunması gereken öncelik olduğunu, varlığının sebebini idrak etmişti.Bu düşüncelerle arkadaşından müsaade isteyip evine geldiğinde ilk işi Kur’anı açıp okumak oldu. Alak suresini düşünce dünyasında fırtınalar estirircesine okurken tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Sahabe ile aynı frekansı yakaladığını hissederken artık o bunalımlı, durgun Harun gitmiş, sanki asırlar öncesinden günümüze gelen bir Harun pratik hayatta varlığını ortaya koymuştu…..

Mükerrem BULUT

Gömleği Arkadan Yırtılanlar

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Gerçek Hayat

Sararıp dökülmeye başlayan yaprakları, gökyüzündeki kara kara yağmur bulutları, adeta insanın yüreğine ürperti veren tüm güzelliklerin üzerine çökmüş olan sisli havaya camdan bakarken, sevinçle hüznü bir arada yaşıyordu Zeynep.

Onu tanıyan arkadaşları çağın Zeynep’i lakabını takmışlardı. Ortaokulu, liseyi dışarıdan vermiş nihayet üniversite kapısına dayanmıştı.Bu arada lakabına yakışır bir şekilde bir gazetenin köşesinde yazdığı Kur’an merkezli, vahyi esas alan hikayeyi araç olarak kullanıp kaleme aldığı yazılarından dolayı bir çok kimse onu tanır, taktir ederdi. Çevresinde gördüğü aykırılıkları vahiy süzgecinden geçirip kaleme alır, insanların önüne sıkılmayacakları bir tarzda kaleme alıp koyardı. Oysa artık kendi hikayesinin başlayacağından habersizdi. Ertesi gün sınavı vardı ama o,sınavdan çok sınava alınıp—alınmayacağı endişesini taşıyordu. Devamlı dua ediyordu. Rabbine sığınıyor, ondan yardım bekliyordu. Tüm bu duygular benliğini kuşattığı bir anda acı acı çalan kapının zil sesiyle irkildi Zeynep. Gelen en yakın arkadaşı, sırdaşı, aynı düşünceleri paylaştığı onun için canı-cananı Haticeydi.

- Selamünaleyküm. Zeynep’im nasılsın?

- Aleykümselam. Hamdolsun Hatice.Hoş geldin buyur içeriye.

Beraberce içeri girip karşılıklı oturur oturmaz Zeynep hararetle atıldı söze;

- Tamda ifadesi mümkün olmayan düşünceler içerisindeyken geldin çok iyi oldu.Seni gördüğüme o kadar çok sevindim ki anlatamam.

Hatice Zeynep’in heyecanını, telaşını sezmiş olacak;

- Hayırdır.Sınav stresi erken başlamış olmalı.

- Keşke öyle olsa. Bu sınav benim ve benim gibi düşünenler için gerçekten bir dönüm noktası olacak gibi.

Hatice arkadaşının endişesini anlamış,onu rahatlamak istercesine müşfik bir şekilde karşılık verdi;

- Zeynep endişelenmene gerek yok. Biz duruşumuzu muhafaza edelim yeter ki. Sana uğramamdaki sebep hem seni görmek ,hem de akşam okuduğum ayetlerin düşünce dünyamda estirdiği fırtınalar….

Gece okuduğum surenin etkisinden olacak uyuyamadım. Belki de çoğu defa gözümüzün önünde olan, okuduğumuz bu ayetler zinciri beni adeta tekrar diriltti.

- Hatice arkadaşım sen ne diyorsun?Seni dirilten bu ayetler hangileri, hangi sure bu?

- Zeynep’im Yusuf suresi. Yusuf (as) kıssasını bilirsin. Yusuf peygamberle kralın eşi Züleyha’nın arasında geçen söz ve eylem aşamalarını hatırlar mısın? Hani Yusuf (as) oldukça yakışıklı bir gençti. Öyle ki,Züleyhayı Yusufu beğenmesinden dolayı eleştiren ve bunun içinde saraya davet edilerek karşılarına çıkan Yusufa bakan bayanlar, onu görünce neredeyse parmaklarını keseceklerdi. İşte Yusuf (as)’dan muradı olan Züleyha, bu niyetini Yusuf’a açtığında Rabbin nimeti sayesinde teveccüh etmiyor Yusuf. Bu noktada ortamdan kaçmaya çalışan Yusuf’a arkadan müdahale edip çekmeye çalışırken Yusuf (as)’ın gömleğini arkadan yırtar Züleyha. Muradına eremeyen Züleyha bu sefer de iftira atar Yusuf’a. Şahitler dinlenir ve karar çıkar

- Şayet Yusufun gömleği önden yırtılmışsa suçlu olan Yusuftur.Yok eğer arkadan yırtılmışsa suçlu olan Züleyhadır.

Yusuf (as) lehinde karar çıkar ve Züleyha suçlu bulunur. İşte Zeynep kısaca kıssa bu şeklide gelişir.

- Evet Hatice kıssayı bu haliyle biliyorum bende.

- Zeynep bu ayetleri okuyunca bir an kendimi sahabilerin yerine koydum. Her ikimizde aynı ayetlerle muhatabız. Onlar ve biz. Aynı menbaadan kana kana içmeye çalışan bizler. Neden aynı tavırları sergileyemiyoruz? Vahyin onlarda bıraktığı etki ile bizim üzerimizde bıraktığı etki neden aynı olmaz? Neden fark eder ki?

- Hatice haklısın. Bu bizim en önemli hastalığımız. Belki de bizler yaşantımızda vahyi konuşturacak iken, vahyin karşısında konuşmuşuz. Durumumuzu, konumumuzu, her şeyimizi ifade etmek için, meşrulaştırmak adına vahye gitmişiz. Her şeyimizi ona onaylattırmışız. Yürüyen Kuran olan bir peygamber gerçeği ortada iken vahyi hayata taşıyamamışız. Hep bir takım endişeler kuşatmış bizleri. Ben’lik duygularımızı aşıp ta Biz diyememişiz ki hiç. Biz demenin hazzını tadamamışız ki.

- Evet kardeşim katılıyorum tüm dediklerine. Ama bu Yusuf suresi beni çok düşündürdü. Gömleğin yırtılmasındaki anlam nedir? Gömlek önden-arkadan yırtılmış olsa ne ifade eder ki? Derken çözdüm. İşte o an sahabilerle aynı frekansı yakaladığımı hissettim. Her şey Yusuf (as) ile Züleyha da saklı. Yusuf (as) Züleyha’ ya meyletmedi, yönelmedi. Yüzünü muvahhid olarak Rabbine çevirdi. Züleyhadan kaçtı, ondan Rabbine hicret etti. Züleyhanın muradından çok Rabbinin muradına koştu. Acaba bugün vahyi yaşantıya hakim kılma yönündeki engeller nelerdir? Bunlar bizim için birer Züleyha değil midir? Bize Allah ve Resulünden daha sevgili gelen Züleyhalarımız nelerdir? İşte asıl gündem bu olmalı. Pratikteki Züleyhalarımızı tesbit edip, bunlar karşısında Yusuf (as) gibi bir duruş sergileyemediğimiz an kaybettiğimizin işaretidir. Bizle bu kavgada gömleği arkadan yırtılanlardan olmak durumundayız. Bu ise devamlı önde olduğumuza işaret eder. Önde olan biziz geride olanlar ise Züleyhalarımız. Arkaya dönmeden, bakmadan emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak kaydıyla yüzümüzü Rabbim’ize çevirmeliyiz.

- Hatice gerçekten ben bu ayetleri hiç böyle düşünmemiştim. Aman Yarabbi. Tüylerim ürperdi. Çoğu zaman kıssa der geçeriz. Ama öyle mi kardeşim. Sen bugün bana Rabbim’in bir lutfu oldun. Hatice şimşekler çaktırdın düşünce dünyamda. Tamda sınav arifesinde. Nasıl ki Yusuf (as) gömleğini çıkarmadıysa benim gömleğimde örtümdür. Tesettürümdür. Şimdi anladım. Ben bu kıssaya muhtaçmışım. Bu kıssa beni diriltti. İşimi kolaylaştırdı.

Tüm bunları ifade ederken Zeyne’in gözleri ışıl ışıl parlıyor. Kabına sığmaz bir hale bürünüyordu. Sanki bayramdı o an onun için. “Rabbin verecek ve sende hoşnut olacaksın” emri tezahür ediyordu.

Hatice ile Zeynebin sohbetleri ilerledikçe ilerledi. Nihayet ilerleyen saati dikkate alan Hatice;

- Kardeşim Zeynebim. Artık kalkmalıyım. Ama duamız odur ki, “Rabbimiz Züleyhalarımız karşısında gömleği arkadan yırtılanlardan eyle. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Sensin bizim mevlamız. Bizim senden başka kimimiz, kimsemiz yok. Bizlere yardım eyle.(AMİN) Rabbim yarın ki imtihanında yar ve yardımcın olsun. O sığınağın, o yaranın, o gören gözün, yazan kalemin olsun. Sen ve senin gibi çağın Zeyneblerine….

Her iki arkadaş birbirlerine şimdiye kadar hiç yaşamadıkları bir duygu seli ile sarılıp, kucaklaştılar., selamlaşıp ayrıldılar.

Zeynep; Haticenin sözlerini düşündü, durdu. Derken hayli ilerleyen zamanı görünce Namazını kılıp,derin düşünceler içerisindeyken uykuya dalıp gitti .

Sabah erkenden sınava gireceği okulun yolunu tuttu.Yol boyunca hemen hemen nereye baksa sınava girecek insanların telaşlı halini, koşuşturmalarına şahit oldu.Otobüslerde, özel araçlarda, kaldırımlarda sınav yarışı daha şimdiden başlamıştı sanki. Nihayet öğrenciler sınav numaralarının son rakamına göre grup grup sınava girecekleri sınıflara alınmaya başlamıştı ki, Zeynep’i başörtülü olmasından dolayı endişe sardı bir an. Ama o her an hazırlıklıydı. Problemsiz bir şekilde diğer öğrencilerle beraber oda sınava gireceği anfi şeklindeki oldukça büyük salona girdi. Salondaki diğer arkadaşlarıyla da bekleme sürecinde oldukça güzel sohbetler, diyaloglar geliştirdi.Salondaki diğer öğrencilerde onun başörtülü bir şekilde sınava girebilmiş olmasından memnun gibiydiler. Hem neden olmasınlardı ki? Hemen hemen bir çoğumuzun Annelerinin, bacılarının başları örtülü değil miydi? Bir bez parçasından rahatsızlık duymak asıl yobazlık değil de neydi? Derken soru kitapçıkları dağıtılmaya başlandı. İşte tam o sırada sınav komisyonu başkanı ve beraberinde adeta badygard gibi gezen birkaç kişiyle sınav salonuna geldi. Gözler sanki bir şey arıyordu. Değerli bir şeyini kaybetmenin verdiği endişeyle aranan yüz ifadesi vardı sanki. Derken Zeynep ile göz göze geldi.

- Hanımefendi lütfen dışarı gelir misiniz? Bu şekilde sınava girmeniz mümkün değil.

Bu ifade Zeynep kadar sınava giren diğer arkadaşlarını da üzmüş, birkaç kişinin sözlü ifadeleri fayda vermemişti. “Çağın Zeynebi” ismi ile amil olan bu genç kız oturduğu sıradan ayağa doğru doğruluyor. Ve Züleyhasını kurban ediyordu.

- İmtihan için geldiğim bu ortamdan, imtihanı kazandığıma inanarak çıkıyorum. Benim için Rabbimin imtihanı daha çetin, daha zor. Ben onu kazanayım da varsın bu imtihana girmeyeyim. Yusuf (as) ifadesiyle;

“…Rabbim zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. ..”(Yusuf.33) ayetini okudu.

Zeynep yavaş yavaş oturduğu masasından çıkıp, gösterildiği gibi dışarıya doğru ilerlerken geride bıraktığı koskoca anfideki yüzlerce kardeşi ayağa kalkmış çağın Zeynebini desteklercesine alkış ritmi tutuyordu. Zeynep hıçkıra hıçkıra koşar adımlarla dışarı çıkarken bahçede en yakın arkadaşı adeta onun önünü beklemekteydi. En sevdiği arkadaşı Haticeydi bu. Aralarında birkaç metre kadar bir mesafe kalmıştı ki, bir an durakladı Zeynep. Elleriyle gözyaşlarını silip, hıçkırıklarını içerisine gömdü adeta. Kendini toparladı. Yüzlerce öğrenci yakınının olduğu okul bahçesindeki sessizliği Zeynebin feryadı bozdu;

- Hatice . Kardeşim Haticem. Züleyhama arkamı döndüm. Gömleğimde arkamdan yırtıldı.Şahid ol kardeşim şahid ol.

İki kader arkadaşı kalabalığın alkışları arasında çevirdikleri bir taksiye atlayarak yoğun trafiğin arasında kaybolup gittiler….

Mükerrem BULUT

Rağmen Sevgisi

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Gerçek Hayat

Okul çıkışı arkadaşları birbirleriyle şakalaşarak evlerine doğru yöneldiler. Arkadaşlarının keyfi yerindeydi ama o derin düşüncelere dalmış bir türlü ayak uyduramıyordu. Ertesi gün yetişmesi gereken kompozisyonu düşünüyor,bu aklına geldikçe de neşesi kaçıyordu.Kompozisyon konusu onun en zayıf olduğu konuydu çünkü. Sevmek. Onun çok yabancı olduğu,hiç tatmadığı,yaşamadığı bir duyguyu nasıl geçirecekti kağıda? Ona kim yardım edebilirdi acaba? İşten gece yarısı gelen onun varlığından bile habersiz babası mı? Konkenden,gezmekten evin yolunu unutan annesi mi? Gece barlardan, eğlence merkezlerinden sabaha karşı dönen ablası mı? Hiç biri yardım edemezdi ona. Çünkü onlarda sevgiyi daha doğru bir deyimle sevmeyi bilmiyorlardı ki.İnsan bilmediği bir olguyu tarif edemezdi mutlaka.Selim kafasını kurcalayan bu düşünceler içerisinde evine gelmişti bile. Her zaman ki gibi evde kimseler yoktu.Üzerini değiştirip bir şeyler atıştırdıktan sonra aklına mahalle camisinin imamı geldi. Ne zaman başı sıkışsa hemen ona gidiyor dertleşiyor veya aklına takılan soruları soruyor, hayatı sorguluyorlardı beraber. Ona sorarak dersini yazabileceğini düşününce sabahtan beri asık olan yüzüne tebessüm konuvermişti. Hazırlanıp çıktı evden.Mustafa hocanın ona mutlaka yardım edeceğini biliyor olmanın verdiği rahatlıkla koşar adımlarla camiye gelmişti bile. Caminin içine girdiğinde cemaatin namazda olduğunu görünce sessiz bir şekilde arka tarafta bir yere oturup onları izlemeye başladı. Dört, beş sıra dizilmiş cemaat, hocanın okuduğu sureler, aynı anda rukuya varan, aynı anda secdeye varan bir sürü insan. Çok güzel bir manzaraydı bu. Arka sırada ufak bir çocuk çekti dikkatini.Oda büyükler gibi gayet ciddi bir şekilde ayak uydurarak kılıyordu namazını.Selim camiyi süzdü sonra tavanlardaki işlemeleri,ortadaki büyük avizeyi,mimberi,mihrabı,seccade desenli halıları,şekilli camları ve daha bir sürü özelliğiyle farklı bir havası vardı buranın.Her girdiğinde değişik bir huzur kaplıyordu içini. Tarifi imkansız,içini rahatlatan,ona huzur veren bir havaydı bu. O tüm bu düşünceler içindeyken namaz bitmiş cemaat sessizce dağılıyordu bile.

En son Mustafa hoca çıkacaktı ki arka tarafa sinip kalmış Selimi görünce durakladı. Tebessüm ederek baktı delikanlıya. Göz göze geldiklerinde her ikisinin de yüzleri gülmüştü. Sessizliği Mustafa hoca bozdu;

- Hoş geldin Selim.Nasılsın?

- İyiyim hocam.Siz nasılsınız?

- Allah’a şükür iyiyim. Gel istersen bahçeye çıkalım sana bir çay ısmarlayayım da öyle sohbet edelim ne dersin?

- Tamam hocam. Siz bilirsiniz.

Mustafa hoca önde, Selim mahcup bir şekilde arkada bahçedeki masaya oturmuşlardı bile. Güllerle donatılmış, hanımeli ile bezenmiş, mis gibi kokan, tertemiz şirin bir bahçeydi burası. Çay içilen bölümde büyük bir de kütüphanesi vardı bu çay bahçesinin.Mustafa hoca kendi imkanları ve gayretiyle oluşturmuştu bu bahçeyi.Bahçeyi o kazmış,rengarenk çiçekleri o dikmiş,kendi evindeki ve topladığı kitapları ciltlettirerek o oluşturmuştu bu güzellikleri. Selim tüm bunları bildiği için olsa gerek Mustafa hocaya çok fazla saygı duyuyor,onu her gördüğünde yüzü mahcubiyetten kızarıyordu.O hep başkaları için uğraşırken kendisinin hiç kimseye hayrı dokunmayan, kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz olması utandırıyordu onu.Gıpta ediyordu Mustafa hocaya.Onunla bir aradayken öyle güzel şeyler öğreniyordu ki.Sadece anlattıkları değil,yaptıklarıyla örnek olan bu insana özenmemek imkansızdı.Mahalleyi de çok değiştirmişti.İnsanlara güler yüzle anlatması,herkesin yardımına koşması,maddi manevi pek çok insanın ihtiyacını gidermeye çalışması tüm mahalleliyi memnun ediyor ellerinden gelen yardımı onlarda yapıyorlardı. Bir iyi insan, bir mahalleyi bu kadar değiştirirse, Mustafa hoca gibi birkaç iyi insan neler yapabilirdi kim bilir?Selim,Mustafa hocanın yüzünde ki aydınlığı,gözlerindeki o ışığı ve kalbinin güzelliğini o kadar çok takdir ediyordu ki,çevresindeki pek çok insandan daha fazla saygı duyuyordu ona.İçi boş elbiselere gösterilen hürmetin aksine, içi tamamen dolu elbise sahiplerine saygı duyulmalıydı. Anlattığı dini yaşayarak gösteren, örnek alınan, ilmiyle amel eden bir insana saygı duyulmazmıydı? Selim,Mustafa hocayla göz göze geldiklerinde hoca tebessüm ederek sordu;

- Özlettin kendini Selim kardeş. Neler yapıyorsun bakalım? Uzun zamandır görüşemedik.

- Evet hocam gerçektende birkaç haftadır görüşemedik… Dersler çok yoğun. Sizin verdiğiniz kitabı okudum ufak notlar tuttum oradan. Daha sonra getiririm. Bugün kafamda başka şeyler vardı tamamen unutmuşum.

- Önemli değil Selim kardeş. Ben genelde neler yaptığını sordum.

- Hocam, öğretmenimiz sevgi üzerine bir kompozisyon yazmamızı istedi.Bende yazacak bir şey bulamadım. Aklıma siz geldiniz. Bizim evde pek hayata geçmeyen bir kavram bu biliyorsunuz. Veya başka yerlerde bunu telafi etmeye çalışıyoruz desek daha doğru bir ifade olur.Babam işini seviyor,annem konken partilerini,ablam da barları.Tabi bunları sevmek öğretmenin önemle üzerinde durduğu verdiği sevgi kavramına giriyor mu bilmiyorum.

Mustafa hoca müşfik bir edayla dinliyordu. Senelerdir aynı mahallede yaşadıkları halde Selimin babasını bir kere bile camide görememişti. Yolda karşılaşsalar bile selam vermeyecek kadar da kendini üstün gören bir insandı.Öğrenmeye istekli,hayatı sorgulayan bu delikanlının ailesi bir birinden o kadar kopuktu ki.Gözleri parlayan bu delikanlıyı çok seviyordu Mustafa hoca.Öğrenmek için çabalayan,ailesinin yaşantısını sorgulayan ve kendisine huzur verecek bir yaşantıyı arzulayan bu delikanlı ona çok şey öğretmişti aslında. Kimseyi ailesine bakarak değerlendirmemeyi, hiç ummadığı bir insanın bile içinde gizli kalan öğrenme arzusunun olabileceğini,bunu açığa çıkarmak için nasıl bir metod izlemesi gerektiğini hep ondan öğrenmişti.Her tanıştığı insanı bir kitap gibi okumayı seviyordu o.Her insandan alınacak dersler mutlaka vardır diye düşünüyordu çünkü. Sürekli kendi yaptığımız hatalardan ders alacak kadar uzun yaşayamıyordu ki insan. Başkalarının hatalarından da ders almalı, hayatını bu doğrultuda şekillendirmeliydi.

Selim ve ailesi de ders aldığı kişilerin başında geliyordu. Meraklı gözlerle kendisini dinleyen Selime dönerek;

- Beraber araştırırız Selim.Toplumdaki sevgi kavramından,olması gereken sevgiye kadar hepsini konuşuruz tamam mı?

- Çok iyi olur hocam.Bu konunun benim için ayrı bir önemi var. Okuduğum zaman arkadaşlarımın da düşünmesine sebep olabilecek bir yazı yazmak istiyorum. Yüksek not alma endişesi değil benimki.

- Anlıyorum Selim.Ben bu konuda bildiklerimi anlatayım sana. Sen içinden uygun olanları yazarsın olmaz mı?

- Çok iyi olur hocam sizi dinliyorum.

- Selim,sevgiyi anlatan o kadar çok yazı okudum ki sayısını ben bile unuttum. Her halde uygulayamadığımız fakat içimizde ukte olan bu duyguyu satırlara dökerek rahatlıyoruz.Toplum olarak belki de en cimri davrandığımız duygudur sevmek.Sevgimizi belli etmek,sevdiğimizi söylemek noktasında ve hissettirmek noktasında hep cimri davranmışızdır.İnsanlara kızgınlıklarımızı rahatça belli ediyoruz,öfkelerimizi şamar gibi suratlarına indiriyoruz. Onları yargılamada, insafsızca eleştirmede haddinden fazla cömertiz ama bu cömertliği sevgiye gelince hep frenliyoruz. Toplum olarak ağız birliği yapmışcasına dilimizin ucuna kadar gelen bu sözcüğü zoraki yutuyoruz.Sevmek ve sevdiğini söylemek oysa ne kadar güzel,ve o kadar doğal ki.Tıpkı sevildiğimizi karşımızdakinden duymak gibi.

- Evet hocam ne kadar güzel anlatıyorsunuz. Size gelmekle çok iyi yapmışım.

- Dur daha bitmedi. Bu konu üzerine cilt cilt kitaplar, yazılar yazılmıştır.. Sana Peygamber efendimizle ilgili bir olayda anlatayım. Resulün sevgi anlayışını da öğrenmiş oluruz.Peygamber efendimiz bir sahabiyle birlikte oturuyor.Sohbet halindelerken karşıdan başka bir sahabinin geçtiğini görüyorlar.Peygamber efendimizin yanındaki sahabi,karşıdan geçmekte olan kişiyi göstererek,

- Ya Rasulallah. Ben bu arkadaşımı Allah için çok seviyorum.

Rasulullah tebessüm ederek sorar;

- Peki bunu ona söyledin mi?

- Hayır ya Resulallah

- Neden peki? Git ve bunu ona söyle der.Peygamber Efendimizin yanından kalkan sahabi uzaklaşan arkadaşını yakalayarak güleç bir şekilde konuşmaya başlar;

- Ben seni Allah için çok seviyorum ey arkadaşım,

Arkadaşı şaşırmıştır ama bu durum çok hoşuna gider ve oda tebessüm ederek karşılık verir;

- Allah razı olsun arkadaşım. Bende seni Allah için çok seviyorum. Sarılarak ayrılırlar.

Günler sonra Peygamber efendimiz o sahabiyle tekrar karşılaşır. Ama morali bozuk ve yüzü asılmış olup dalgın dalgın yürüyen sahabiye sorar;

- Hayırdır kardeşim bu ne dalgınlık.

- Ey Allahın Rasulü. Hani geçen gün sizinle konuşurken karşıdan geçerken kendisini çok sevdiğimi söylediğim arkadaşım var ya

- Evet bende sana git bunu söyle demiştim.

- İşte o arkadaşımın ölüm haberini aldım üzüntüm ondandır. Peygamber efendimiz sırtını sıvazlayarak karşılık verir,

- Allahdan geldik ve yine o na döneceğiz. İyi ki onu çok sevdiğini söyledin.

Evet selim kardeş şimdi bizde bir düşünelim. En son kime onu sevdiğimizi söyledik? Veya bunu hissettirdik? En son ne zaman sokakta gördüğümüz bir çocuğun sadece sevgimizi belli etmek için başını okşadık?Ne zaman tanımadığımız birine sırf Allah rızası için selam verip gülümsedik? En son ne zaman üst kattaki komşumuzun gürültüsünden rahatsız olsak da şikayetlenmedik? En son ne zaman alt kattaki komşumuzu düşünerek daha yavaş sessiz olup çevremizdekileri uyardık?

En son ne zaman hasta olan birini kendimizi mecbur hissetmeden sadece Yaradan rızası için ziyaret ettik? İnsanların stres içinde olduğu şu günümüzde birbirine bağırmak için bahane ararken biz ne zaman öfkemizi yuttuk? Karşımızdakinin öfkesini anlayarak sakinleşmesini bekledik? En son ne zaman arabayla giderken bizi sollayan birine kızmayarak arkasından söylenmedik? Ona sakin bir şekilde ne zaman yol verdik. Ne zaman işveren işçisinin hatasını hoş görüp,görmezden geldi? Ne zaman karşımızdakini sırf insan olduğu için sevdik? Tanımasakta,işimize yaramasa da,çıkarımız olmasa da, karşılık vermeden sınırsız, hesapsız, sorgusuz bir şekilde sadece Allah ın yarattığı bir kul olduğu için onun değer verdiğinden dolayı bizde değer vererek sevdik? Ne zaman?

Bu örnekler o kadar çok ki. Ama benim anlatmaya çalıştığım bu değil. Kavram kargaşasının diz boyu olduğu bu toplum,sevgi kavramını da yanlış anlamış ve yanlış anlatmıştır. Israrla üzerinde durulması gereken konuda bu olmalı bence. Her hareketimizi ve her davranışımızı belli kalıplara oturtan bizler sevgiye de bir kalıp uydurup oraya hapsetmişiz. Öyle ki bu kalıptan taşmaya çalıştıkça budayarak yok olmaya mahkum etmişiz. Aslında nedir sevmek?

Sınırsız, hesapsız, yorumsuz, çıkarsız, kalıpsız ve en önemlisi de karşılıksız..

Selim can kulağıyla dinliyor, Mustafa hocanın ağzından çıkacak her kelimeyi özenle yerleştiriyordu hafızasına. Mustafa hoca soğumaya başlayan çayından bir yudum alıp konuşmasına devam etti;

- Biz sevgimizi bir takım şartlara bağlamışız. Zorunluluklar çerçevesinde sevmişiz. Hep bir çıkar ve beklentimiz var sevdiklerimizden. Direktifler vermişiz onu sevmek için, buna çok hakkımız varmış gibi. Kimi zaman zoraki bir sevgi çeşidi olan ÇÜNKÜ SEVGİSİYLE sevmişiz karşımızdakini. Mecburi yaşanan bir olgudur ki, örnekleri çokça mevcuttur.

“Seni seviyorum çünkü benim çocuğumsun’

“Seni seviyorum,çünkü benim istediğim gibi davranıyor ve giyiniyorsun’

“Sizi seviyorum çünkü benim her istediğimi alıyorsunuz’

Sizi seviyorum benim komşularımsınız,akrabalarımsınız vesaire.

Birde şartlı sevgi çeşidi yaygındır bizde.Buda EĞER SEVGİSİDİR.

“Eğer benim istediğim gibi davranırsan seni çok severim’

“Eğer karnende kırık olmazsa seni çok severiz’

“Eğer takdir getirirsen seni çok severim’

“Eğer her şey farklı olsaydı seni sevebilirdim gibi.

Aslında olması gereken bir sevgi türü de RAĞMEN SEVGİSİDİR

“Sen benim istediğim gibi davranmasan da ben seni seviyorum’

“Oğlum sen takdir getirmesen de biz seni çok seviyoruz’

“Babam sürekli hatalarımı yüzüme vursa da yine de her şeye rağmen onu çok seviyorum’ şeklinde örnekleri çoğaltabiliriz.

Her şeye rağmen sevebilmek gerçek sevgi oluyor yani. Diğerleri sevgi maskesiyle dolaşan şartnameler sadece. Dayatmalı ve şartlara bağlı olan bir duygu sevgi olamaz Mustafa hoca iyice soğuyan çayından son bir yudum daha alıp, parlayan gözleriyle Selime bakarak atıldı söze;

- Bu arada Selim ben seni Allah için çok ama çok seviyorum.

Selim şaşırmıştı. Ama bu sözler o kadar çok hoşuna gitmişti ki oda yürekten kalbinde hissederek sevgi hanesinin en başında olan bu örnek insana hitaben karşılık verdi;

- Mustafa hoca bende seni Allah için çok seviyorum. İnşallah Rabbim de bizleri sever.

- İnşallah Selim kardeş inşallah….

Mükerrem BULUT

Sararmış Resim

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Gerçek Hayat

Çaresiz bir şekilde yatarak ölümü bekleyen bir kadın. Boş, izbe, kömürlükten bozma bir oda. Eşya yok denecek kadar az. Camları kapatan yırtılmış bir perde, kırık dökük olan masanın üzerindeki karton kutuda birkaç tabak, yine birkaç kaşık, çatal, iki tencere bir tava, yerde bir ufak tüp. Mutfak eşyası bundan ibaret. Duvarda çerçeveli, siyah beyaz, kenarları sararmış eski bir resim.Belli ki mutlu bir aile tablosu bu. Anne, baba ve üç çocuk,sarmaş dolaş bir şekilde poz vermişler.Çocuklardan ikisi annesinin kollarında sıkıca kavranmış.Korunmanın himaye edilmenin verdiği güvenle sokulmuşlar annelerine.Büyük çocukta babasının şefkatli kucağında kendinden emin bir şekilde oturmuş..Hepsinin yüzünde garip bir tebessüm. Yatan Fatma nine’ ye bakarak tebessüm ediyor gibiler.Odanın bir köşesinde ufak bir lavabo.Diğer köşede de eski bir karyola.Asılı olan resimdeki üç çocuğun annesi Fatma nine hastalık ve fakirlikle mücadele ederken çocukları resimden seyrediyorlar annelerini.Minik yüzlerinde ki anlamsız bir tebessüm eşliğinde onları yoklukla yemeyip yediren,giymeyip giydiren,zorluklarla,bin bir türlü sıkıntıyla büyüten, okutan, adam eden ve evlendiren annelerini seyre dalmışlar.

Öksürükten tıkanan Fatma nine güçlükle yerinden doğrulup sızlayan bacaklarının ağrısına rağmen yavaş yavaş masaya tutundu.Düşmemek için gayret gösterirken bir eliyle suyunu yudumluyor diğer eliyle de masadan sımsıkı kavramış vaziyette, titreyen ve derman kalmayan bacakları vücudunu taşıyamaz haldeydi.Suyunu içince tekrar yatağa dönmek onun için o kadar zordu ki. Her basışında bacaklarındaki kemiklerin bir bir kırıldığını düşünüyordu.Dayanılmaz acı içerisinde yatağa attı kendini.Eski olduğundan dolayı gıcırdayan karyolaya oturup karşısında ki resme baktı bir an.Bu resmi her gördüğünde yüreği titriyor,kalbi daralıyor,nefes alamaz hale geliyordu sanki.İster istemez yaşlar,buruşmuş göz kapaklarından, derin çizgiler oluşmuş yanaklarına doğru akıyordu.Her bir çizgi bir acıyı temsil ediyordu sanki.Her acıda bu çizgileri daha da derinleştirmiş,kapanması imkansız hale getirmişti maalesef.Yaşadığı ve unutamadığı her olayın imzasıydı bu çizgiler.Artık iyiden iyiye ışığı sönmüş gözleriyle duvarda asılı duran resme her baktığında yüzündeki çizgilerin daha da belirginleştirdiğini hissediyordu.

Yanında heybetle duran sırdaşı, hayat arkadaşı Hüseyin bey, büyük oğlu Rıza, ortanca oğlu İbrahim ve en küçük oğlu Yakup.O resmin çekildiği yıllar her şey ne kadar da güzeldi. Maddi olarak çok iyi geçinemeseler de, yinede mutluydular. Ufak şeylerle mutlu olabiliyorlar,Rablerine şükür edebiliyorlardı.Geçmiş gözünün önüne geldi Fatma ninenin. Genç kızlığı, anne ve babasını kaybettikten sonra tek akrabası olan teyzesinin yanında sığıntı gibi yaşadığı,horlandığı, azarlandığı, itilip kakıldığı, yediği bir kuru ekmeğin bile hesabını vermek zorunda kaldığı yıllar. Gece sabahlara kadara sessiz sessiz ağlaması, sabah ta hiçbir şey olmamış gibi tüm işlerin üzerine yığılmasını asla unutamıyordu. Teyze çocuklarının onu sürekli aşağılamaları,onların okula giderken boynu bükük bir şekilde ardından bakıp kalması,akşam onlar ders yaparlarken ki tatlı telaşlarını unutması mümkün müydü? Oysa okula gitmeyi, eline aldığı her şeyi okuyabilmeyi ne kadar da çok istiyordu. Teyze çocuklarının kitaplarını eline aldığında yazılarını okuya mamak çok acı veriyordu ona. Eniştesinin bütün ağır işleri ona yaptırması, sürekli hakaret ederek aşağılaması hiç hatırlamak istemediği anlardı onun.Çünkü her hatırladığında gözlerindeki yaşlara hakim olamıyor, yüreğini derin bir sızı kaplıyordu. Ama hayatı boyunca peşini hiç bırakmamıştı bu hatıralar. Yüreğinin bir köşesi hep buruktu bu yüzden. Her tebessüm etti dakika o kara günler aklına gelince yüzü asılıyordu ister istemez. O yılları yaşamış olarak düşünmüyor,

- Ben yaşamaya evlendikten sonra başladım. O zaman insan olduğumu anladım. Kendimi o zaman doğmuş addettim.

Diyecek kadar da iyi bir eşe sahip olmuştu. Allah onun acısını dindirerek onu kendisini geliştirebileceği bir eşle ödüllendirmişti. Bu şekilde inanıyor, bu şekilde davranıyordu.Rabbine ne kadar şükretse azdı.Teyzesi ve eniştesi onun evlenip yanlarından gitmesini hiç istememişlerdi. O gittiğinde evdeki işleri kim yapacak,kimi azarlayarak hor göreceklerdi? O,ısrar edince zar zor razı olmuşlardı. Evleneceği kişinin fakir olması onun için hiç önemli değildi.

- Çalışıp kazanırız.Allah sağlık,sıhhat ve iman versin hepsi olur inşallah diyerek bunun önemsiz olduğunu vurguluyordu çoğu zaman. Hiç kimsenin desteği ve hiçbir eşyaları olmadan sade bir şekilde evlenip bir göz odada yaşamaya başlamışlardı. Birbirlerine destek olarak yaşamlarını sürdürürken birinci çocukları Rıza dünyaya geldiğinde mutlulukları bir kat daha fazlalaşmıştı. Bu arada eşi ufak bir dükkan açarak ticarete atılmıştı. Gelen rızkıyla geliyordu mutlaka.Bir kaç sene sonra da ikinci oğulları İbrahim dünyaya geldiğinde babası Hüseyin beyin işleri oldukça büyümüştü. Daha geniş ve ferah bir eve taşınmışlardı bile. En küçük oğlu Yakup doğduğun da zengin denebilecek kadar düzelmişti durumları. Durumları değiştikçe değer yargıları da bu değişime ayak uydurmaya başlamıştı.Fatma hanım da Hüseyin beyde de eski şükürlerinden eser kalmamış daha fazla para kazanma hırsı bürümüştü her ikisini de.Paranın bol olması demek itibar görmeleri demekti, saygınlık demekti, sınırsızca tüketmek demekti. Sanki geçmişte çektikleri sıkıntıların, parasızlığın acısını çıkarmak istercesine daha fazla zengin olup insanlara tahakküm etmekten zevk alır hale gelmişlerdi. Para, araç olmaktan çıkıp, amaç olmuştu her ikisi içinde. Hele de ona eziyet eden, aşağılayıp, hor gören teyze ve eniştesinin onlara karşı değişen tutumları çok hoşlarına gidiyordu Fatma hanımın. Bir zamanlar fakir, kimsesiz bir genç kızken sürekli azarladıkları kimsesiz Fatma ya, şimdi zengin olduğu için itibar göstermeleri onu insanlara karşı daha da acımasız yapıyordu. Aslında insanların ona değil de parasına itibar ettiklerinin farkına varamayacak kadar da kör olmuştu gözleri. Geçmişini tamamen unutan, şükretmeyen, israf eden, gösterişe kapılıp Rabbini bile unutacak kadar kendisini kaptıran Fatma hanım her geçen gün daha da fazlalaştırıyordu bu durumunu.Eşi de ondan farksızdı.Artık helalle haramı birbirine karıştırır hale gelmiş;

- Para gelsin de nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin diyebilecek kadar değişmişti.

Kendilerinde kalmayan iyilik ve doğruluğu,dürüstlüğü ve yardımlaşma duygusunu doğal olarak çocuklarına da anlatamıyorlar onları tamamen Yaradan dan uzak bir şekilde yetiştiriyorlardı.Fatma hanım, bunun farkında bile değildi maalesef. Ta ki eşini, içki ve kumar illetine kaptırana kadar. O bir zamanlar kurtarıcısı olarak düşündüğü eşinin sermayelerini başka kadınlarla tüketip onları eski yaşantılarına mahkum ettirene kadar. Parayla kazandıkları sahte itibarları yok olana kadar. Yapmacık dostlarının yavaş yavaş etraflarından çekilmelerine şahit olana kadar.Gelen hacizlerle evini eşyalarını kaybedip eski yaşantısından daha da kötü bir duruma gelene kadar.

Eşini ayık bulamadığı için tüm yükü omuzlarında hissederek, bir fabrikada iş bulup hem çalışıp hem de çocuklarıyla ilgilenmeye başlamıştı. Bu arada çocukları büyümüş, büyük oğlu askere gitmiş, ortanca oğlu üniversite de okuyor, en küçük oğlu ise lise son sınıftaydı.Ne kadar çabuk geçmişti yıllar. Hayatını ne kadar da çabuk tüketmişti. Yılların su gibi akıp gitmesine,boş ve amaçsız yaşantısına bir son veremeden orta yaşı çoktan geçmişti. Paranın onu bu derece değiştireceğini asla düşünmezken ne hale gelmişti farkında olmadan. Bir zamanlar hayatına o yön verirken, bu defa hayat onu yönlendirmişti. Bunun farkına çok geç varabilmişti ama. Şimdi tövbe etmek, ağlayıp sızlamak, pişmanlık ifade eden sözler sarf etmek ne fayda sağlardı ki ona? Bir rüyadan uyanır gibi uyanmış,yaptıklarının farkında,yüreğindeki eziklikle çocuklarının hatırına sürdürmeliydi yaşamını. Onları büyütmeli, imanlı birer insan olabilmeleri için uğraş vermeliydi.

“Ağaç yaşken eğilir’

sözü çok doğruydu. Oysa o, tüketme ve harcama çılgınlığına daldığında çocukları çoktan büyümüş,bir şeyleri anlatma yaşları çoktan geçmişti. Çok geç kaldığının o da farkındaydı. Askerdeki oğlu orada evlenip onların yanına bile gelmemişti. Parasız kalmalarından onları sorumlu tutuyor olmalı ki kendini kurtarmaya yönelik bir yön çizmişti hayatına.Annesine yazdığı mektupta;

- Beni arayıp sormayın burada gayet iyiyim. Sizin yükünüzü çekecek durumda değilim.Zengin birinin kızıyla evlendim ve ailem yok dedim. Beni seviyorsanız unutun. Rıza diye bir oğlunuz yok farz edin.

Yok farz etmek bu kadar kolaymıydı peki? Tüm yaşananları hiç yaşamamış saymak mümkün olabilirmiydi? Yüreğine taş basarak iki oğluyla ilgilenmeye başladı. Bu arada eşinin iflas durumunu kaldıramayarak kalp krizinden ölmesi de eklenince ne yapacağını şaşırmıştı.Kime sığınacağını,kimden yardım isteyeceğini bilmez haldeydi.Dünyanın yükünü omuzlarında hissediyor bazen de kaldıramayacağını düşünüyor,sabahlara kadar göz yaşı döküyordu ama sabah olup yavrularını gördüğünde de;

- Çocuklarım için mücadeleye devam etmeliyim. Bu imtihanı kazanmalı diğer evlatlarıma şimdiye kadar veremediğim İslami bilgileri vererek onların kurtulmasına vesile olmalıyım diyerek daha bir azimle doğruluyordu çöktüğü yerden. Bir zamanlar ona değer veren, önemseyen, parası olduğu için itibar eden hiçbir yakını yoktu etrafında. Sahte dostlar, parasına itibar edenler bir bir dağılmışlardı etrafından.İnsanlığa değil de maddiyata hürmet eden maskeli insanlar hayatına hiç girmemişler gibi yok olmuşlardı. Dostluklar bu kadar sahte, ilişkiler bu kadar pamuk ipliğine bağlı olabilirmiydi? Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu .

Sabah’ın erken saatlerinde rızıklarını temin etmek için fabrikaya giderken, akşam evdeki işleri yapıyor, eve ondan önce gelen yavrularına iş yaptırmıyor tüm yükü omuzlamasına rağmen bu da yetmiyordu.Oğullarıyla aralarında uçurum gittikçe kapanması imkansız hale gelerek iyice açılmıştı. İbrahim yaşadıkları bu hayattan annesini sorumlu tutarak sürekli tepkiliydi ona karşı.Her soru sorduğunda kötü bir şekilde karşılıklar veriyordu ona. Üniversitedeki arkadaşları gibi gezip, dolaşamamasının, onlar gibi değişik kıyafetler giyerek eğlence merkezlerinde para harcayamamalarının, her şeyden mahrum kalmalarının intikamını çıkarıyorlardı onlar için canını dişine takarak çalışan annelerinden. Dinden,imandan uzak bir hayata gözlerini açmış olan bu çocuklara İslami meseleleri anlatmak o kadar zordu ki.Buna şahit olmak çok acı veriyordu ona.

İşten eve döndüğünde küçük oğlu Yakup’un hala eve dönmediğini gören Fatma hanım merakla beklemeye başladı. İbrahim her zaman ki gibi oturmuş elinde ki kitapla meşgul oluyordu.Annesiyle diyaloğa girmemek için her zaman yaptığı bir şeydi bu. Havanın kararması üzerine Fatma hanım iyice meraklanmıştı sesi titreyerek İbrahime dönüp ;

- Bu çocuk neden gelmedi? Başına bir şey gelmiş olmasın.

- Ne gelecek.Kocaman çocuk.

- Oğlum bu kadar geç kalmamıştı ama.

- Kim bilir belki o da bu fare yuvasından kurtulmak için kaçmıştır.Rahat bir yerde yaşıyordur tıpkı Rıza abim gibi.

Fatma hanım bu konuşulanların onu ne kadar üzdüğünü fark etmeyen oğluna bakarak karşılık verdi;

- Oğlum neden böyle şeyler söylüyorsun? Allah’a şükür aç değiliz açıkta değiliz. Şükretmemiz lazım. Bunları da bulamayanlar var.

- Sen bu aç ve açıkta olmamak mı diyorsun? Yaşamak mı bu? Adam gibi bir yemek yediğimiz yok, eğlenmek yok, harçlık yok, yokların kol gezdiği bir hayat bizimki. Bizde var olan sadece yokluk. En iyisini yapıyorlar bir gün bende kaçıp kurtulacağım bu iğrenç yerden. Bol para kazanabilecek bir iş bulayım ardıma bile bakmadan terk edeceğim burayı.Siz de ne haliniz varsa görün.Bir boğaz daha eksilir işte.

Fatma hanım ne diyeceğini şaşırmış,boğazında düğümlenen sözcükleri sıralayamadan yutkundu. Gözleri camda, kulakları İbrahim de kalbine çöreklenip duran acı da eklenince gözlerinden yaşlar hücum etti. Ellerinin tersiyle gözyaşlarını silerken dayanacak güç bulamıyordu kendinde. Kendini yapayalnız ve çaresiz hissediyordu. Tek sığınağı Yaradanıydı. Dua ederken kapıdan sesler gelince koşarak açtı kapıyı. Gelen oğlu Yakup tu. Oğluna yanaşıp sımsıkı kucaklamak, bağrına basmak istedi ama Yakup eliyle annesini kendinden uzaklaştırdı.

- Oğlum çok merak ettim. Nerede kaldın? Hiç bu kadar gecikmezdin ne oldu?

- Bundan sonra böyle. Okuldan sonra çalışacağım. Arkadaşlarla iş bulduk. Senin verdiğin yetmiyor ne yapalım.

- Ne işi bu oğlum?

- Boş ver sen para gelecek ya ona bak.

İbrahim merakla atıldı söze;

- Yakup parası güzelse bende çalışayım. Ne işi olursa olsun. Yeter ki bol para versinler.

- Çocuklar sakına haram olan bir iş yapmayın. Allah hesabını sorar mutlaka. Üç günlük dünyada iyi yaşayayım derken ahiretinizi mahvetmeyin.

- Sen merak etme anne inan tıpkı babam gibi olacağım. Çok para kazanan hali gibi. Onları yiyip çocuklarını zor durumda bırakan hali gibi değil.

- Neden böyle konuşuyorsunuz çocuklar. Takdir böyleymiş. Nasipten ötesi olmuyor işte.

- Ne nasibi ya. Anne şunu kafana sok, babam paraları başka kadınlarla bitirdi tamam mı. Nasip falan değil. Onu, hayatım boyunca affetmeyeceğim. Bu halde olmamızın tek sebebi o. Bu gerçeği kimse değiştiremez.

Fatma hanımın boğazında kelimeler düğümlendi. Söyleyecek söz bulamıyordu oğullarına. Artık iyice şartlanmış çocuklarına ne söyleyebilirdi ki? Sessice mutfağa yöneldi. Gözyaşlarını içine akıtarak yemeği hazırladı.İştahla yemek yiyen çocuklarına dalarak seyrederken kendi hiçbir şey yiyemiyor sadece için için ağlıyordu.

Günler bu şekilde gelip geçiyor, çocuklarıyla hiç konuşamaz hale gelmişti. Annelerine zerre kadar saygı duymayan,asi birer evlat olduklarını görmek onu iyice yıpratıyordu. Vaktinden önce çökmüş,hem fabrika hem de evdeki işleri yapamaz hale gelmişti.Bunu görmelerine rağmen çocukları yine de ona yardımcı olmuyor, umursamıyorlardı bile. Bu arada İbrahim, aynı işte çalıştığı bir kızla evlenip bir ev tutmuşlardı. Anne si ve kardeşinin halini hatırını sormaya bile gelmiyordu. Karısı beğenmediği için evlerine bile gelmiyor,onları ve yaşadıkları yeri küçümsüyordu.Fatma hanım onlara gittiğin de onunla hiç ilgilenmiyorlar,bir an önce gitmesi için bekliyor gibiydiler.Yakup zaten kendi halinde eve sürekli geç geliyor,annesinin soru sormasına bile fırsat vermiyordu.Bu geç gelmeler ve şüpheli halleri annesini çok düşündürüyor,yasal olmayan bir şeyler yaptığını düşünmek bile istemiyordu.Ama korktuğu başına gelmiş,bir dükkanı soyarken yakalanan küçük oğlu hapse girmişti bile.Yaptığı hatanın bedelini senelerce hapiste yatarak ödeyecekti. Ya annesi, onu zorluklarla büyüteyim diye canını dişine takan annesi bu olayı nasıl hazmedecekti. Bir anda bol para kazanma hırsı onu ne hale getirmişti. Tüm olumsuzlukların üst üste gelmesinden dolayı artık tahammül gücü kalmamış,hayatın yükünü taşıyamaz hale gelen vücudu yığılıp kalmıştı. Komşuları İbrahimi çağırdılar. Bitkin bir şekilde yatan annesinin yanına gelen İbrahim neşesi kaçmış ağabey ve kardeşine kızıyordu.

- Bana yükleyip kaçın bakalım.Ben ne yapacağım. Karımla aram mı açılsın?Annemi bizim evde istemiyor.Ne yapayım şimdi.

Fatma hanım titreyen sesiyle zorlanarak cevap verdi;

- Sen merak etme yavrum. Ben burada yaşarım. Sizin keyfinizi kaçırmam.

- Nasıl yaşayacaksın. Kirayı verememişsin. Ev sahibi beni buldu. Elimde ki son parayı ona verdim.Ben de kiracıyım biliyorsun. İki evin birden kirasını nasıl vereyim. Of ya ne yapacağım şimdi.

- Oğlum üzme kendini ben başımın çaresine bakarım.

- Bu evi boşaltalım. Sen tek kişisin iki odaya ne gerek var. Tek odalı bir ev tutalım sana.Kirası da az olur tamam mı?

Fatma hanım söyleyecek söz bulamıyor, çaresizlikten sürekli ağlıyordu. Oğlu;

- Ben akşam gelirim. Şimdi işe gitmem lazım.

- Güle güle oğlum. Gelinime selam söyle.

Yattığı yerden bile doğrulamıyordu. Akan gözyaşlarından ıslanan yastığa sarılıp hıçkırarak ağlıyordu. Elinden gelen sadece buydu çünkü. Aradan üç gün geçmesine rağmen İbrahim gelmemiş, üstelik haber bile göndermemişti. Belli ki eşini ikna edememişti. Onu tanıyan ve yaşadığı zorluklara şahit olan komşuları da bu duruma çok üzülüyorlardı. Sokağın çıkışında tek odalı,yıkık bir gecekonduyu tamir ederek Fatma hanımı oraya taşıdılar. En azından kira vermeyeceği için biraz daha rahat olacağını düşünüyorlardı.Hiç tanımadığı, oğulları yaşındaki delikanlılar, yürüyemeyen Fatma hanımı ellerinde taşıyarak yeni evinde ki yatağına götürdüler.Komşularına baktı bir bir.Ağlamaktan kurumaya başlayan yaşlı gözleriyle, onun için çırpınan komşularına.Kendi canından,kanından olan evlatları değil de hiç emeği geçmemiş insanlara muhtaç kalmıştı.Yemeyip yedirdiği,giymeyip giydirdiği, zor şartlarda yetiştirdiği evlatları yoktu yanında.Şimdi o oğullarına muhtaçtı ama onların her ihtiyaçlarını gidermek için gece gündüz çalışan annelerinin ihtiyaçlarını gidermekten acizlerdi. Komşular bir bir gidip onu yeni evinde yalnız bırakmışlardı. Arada ona yemek getiren, evini toparlayıp, süpüren, Fatma ninenin tüm işlerini halleden yine komşuları oluyordu. İbrahim’e söylemelerine rağmen bir kere bile gelip annesine bakmamıştı. Ne yediğini, ne içtiğini, nasıl yaşadığını hiç merak etmemişti.

Tüm bunları düşündü Fatma nine. Kenarları sararmış resme her baktığında geçmişe dalıp kalıyor yaptığı hataları bir türlü hazmedemiyordu.Hatalarının bedelini ödüyordu sanki.Paranın esiri olmasının, vereninde alanında sadece Allah olduğunu unutmasının, Yaratıcısını unutmasının neticesiydi bunlar. Yaratıcısını unutup,çocuklarını imandan uzak bir ortamda yetiştirmesinin neticesiydi.Şimdi bu köhne evde yapayalnız kalmasının sebebi,asi evlatlar yetiştirmesiydi.Doğru olanı gösterememişti ki onlara.Güzel örnek olamamıştı.Bedelini de bu şekilde ödüyordu işte.Yatağından zorla doğrulup,titreyen bacaklarına aldırmadan yavaşça ilerleyip duvarda asılı olan resmi alıp tekrar yatağına döndü.Kollarıyla sımsıkı kavradı resmi.Bir zamanlar kurtarıcı olarak düşündüğü eşi Hüseyin,askerde evlenip bir daha da arayıp sormayan büyük oğlu Rıza,tüm masraflarını karşılayarak evlendirdiği ve evine misafirliğe bile gidemediği ortanca oğlu İbrahim ve utanç verici bir suçtan dolayı hala hapiste olan küçük oğlu Yakup.Hiç biri yoktu yanında.

Yattığı yerde sımsıkı sarıldı bir zamanların mutluluk tablosu olan resme. Kendilerine sarılamadığı evlatlarının cansız resimlerine sarılarak özlem gidermeye

Ertesi gün gelen komşusu onu bu şekilde buldu. Artık nefes almıyordu Fatma nine. Yaradanına gitmişti. Boş olan bu dünyayı, kıyamadığı evlatlarını, sevdiklerini ve sevmediklerini bırakarak binlerce kez tövbe ettiği Rabbine yönelmişti.

Komşusu Fatma ninenin elindeki resmi almak istese de son kalan gücüyle sımsıkı kavramış resmi bir türlü alamadı elinden. Belli ki özlem ve hasretini dindirmek istercesine kenarları sararmış bu siyah beyaz resme sarılarak yönelmişti onu yoktan var eden Rabbine…

Mükerrem BULUT

Sahte Özgürlük

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Gerçek Hayat

Yabancı Gelin

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Gerçek Hayat

Aysel,o gün yine her zaman yaptığı gibi olağan işleri ile vakit geçirmişti.Evin tek kızıydı. Ağabeyi de yurt dışında hem okuyor hem de çalışıyordu. Dört kişilik küçük bir aileye sahipti. Oysa o kalabalık bir aileye sahip olmak istiyor,onun da yanlışlarını düzeltecek,bilmediklerini ona anlatarak bilgi sahibi olmasını sağlayacak bir büyük ablasının olmasın çok isterdi.Ama takdir.İki kardeşle sınırlı,oldukça yaşlanmış anne-babasıyla yaşamaya çalışırken birde abisinin yurt dışında olmasıyla iyice azalmışlardı.Aysel orta okuldan sonra okumamış,ailesi onu birkaç sene Kur’an kursuna göndermişlerdi.Onlar için öldüklerinde arkalarından az da olsa Kur’an okuması çok önemliydi.Anne ve babası Namazlarını eda eden,gelişen hiçbir olaya müdahale etmeden,bana dokunmayan bin yaşasın mantığıyla başkalarının başına gelen her hangi bir olaya müdahale etmez hatta başları derde girer korkusuyla sessiz kalırlardı.Abisi onları sürekli bu konuda uyarmış,sessiz kalındığında o olayı yapanlarla aynı derecede günaha girerek,olayı gerçekleştirenler yüreklendirdiklerini bu hali terk etmelerini dile getiriyordu. Babası ile bu konularda sık sık tartışıyorlardı.Babası;

- Oğlun sana ne?Sen neden gelişen olaylar hakkında yorum yapıyorsun sanki?Git oyunu kullan ondan sonrasına karışma.Duymamazlığa görmemezliğe gel.Sonra başın derde girer.Neden kendini ve geleceğini tehlikeye atıyorsun?Biz seni Kur’an kursuna bunları öğrenmen için mi gönderdik?Namazını kıl gerisine karışma.

Evde sık sık bu tür tartışmalar yaşanır hale gelmiş,annesi ve Aysel de rahatsız oluyorlardı bu yaşananlardan.Enes her defasında babasına yumuşak bir ses tonuyla karşılık verse de bir türlü uzlaşamıyorlardı.Bazen Enes babasına tavsiye edercesine konuşunca babası yine kızarak;

- Sen bana İslam’ı mı öğretiyorsun?Benim babam hocaydı.Ben kaynağından öğrendim her şeyi. Babam bize Namazın şeklinden tutta,nasıl ve ne şekilde Namaz kılarsak Allah bizden hoşnut olur,ellerimizi nasıl bağlayacağız,otururken ayaklarımız nasıl olacak ve diğeribadetlerde ki tüm şekilleri bana Babam öğretti.Sen bunları inkar mı ediyorsun?

Enes de her defasında;

- Babacığım ben yanlış biliyorsunuz demiyorum ki.Allah razı olsun beni kursa gönderdiniz de bilmediklerimi sizin sayenizde öğrendim.Ama okuduğunuz Kur’anın bir de anlamı var,bunu da sakın unutmayın.Mesela,Namazla ilgili ayetler o kadar açıkki,

“Namazı ikame et.Çünkü Namaz insanı kötülükten ve fuhşiyattan alıkoyar’

Yine sürekli Namaz içerisinde okuduğumuz Maun suresinde Yaradan ne güzel açıklıyor.

“Vay o Namaz kılanların haline.Onlar Namazlarında gafildirler’

Babacığım ben her ibadetimi hakkıyla yerine getirmek istiyorum. Namazımı gereği gibi ifa ederek bana yüklediği tüm sorumlukların bilincinde Allah Celle den başka ilahlık taslayanlara boyun eğmeden sadece tek olan Yaradanıma secde ederek beni tüm kötülüklerden ve hata yapmaktan uzaklaştıracak bir şekilde ibadet eden bir kul olmak istiyorum.Gayretim sadece bu noktada.Baba bunun neresi suç? Yanlış olan bir şeye karşı çıkmak şayet suçsa,Peygamber efendimiz de suçluydu.Çünkü Peygamber efendimiz de Kur’ana ters düşen her şeye karşı çıkmıştır.Ben acizane Peygamberin sünnetine uymak için bu şekilde davranıyorum.

Yaşlı adam söyleyecek bir söz bulamayınca her zaman ki gibi mazeretleri sıralıyordu;

- Ben bilmiyorum.Bildiğim tek şey,Alemin akıllısı sen değilsin.Başın derde girerse bende seni tanımam.Asla yardımda etmem,ona göre ayağını denk al!

- Babam benim.Sen merak etme.Allah büyüktür.Ben de sana Yusuf aleyhisselamın dediğini diyebilirim sadece.

“Onların beni çağırdıklarından zindan bana daha sevimlidir’

Boş ver sen kafana takma bunları.Sadece bizim için dua et babacığım.Dua et ki,Allah ayaklarımızı bu dinde sabit kılsın,Dua et ki,Rabbim bizi cayanlardan değil de kararlı bir şekilde bu dinde sebat edenlerden eylesin.

Aysel tüm bunları düşündü.Onun belli bir düşüncesi olmamasına rağmen çoğu zaman babasını haklı bulur,abisinin fazla dindar olmak için bu denli çalışmasını yersiz görürdü.Kendiside örtülüydü ve Kuranı da çok güzel okurdu.Öyle ki,dinleyenleri mest ederdi adeta.Böylesi toplantılara iştirak ettiğinde her kes onun okuması için ısrar eder oda kimseyi kırmaz arapçasını güzel bir şekilde okurdu.Manasını o da bilmiyordu.Ona manasının insanı etkileyen bir şey olduğunu anlatmamışlar aksine hocası;

- Siz manasını anlayamazsınız.Onu ancak ilimde derinleşenler anlar.

Diyerek uzaklaştırmıştı onları.Aysel de bu yüzden manasını anlamaya yönelik bir çabaya girişmemişti.Abisi izine geldiğinde ona da sormuştu ama o bu konuda çok hiddetli ve katıydı;

- Olur mu hiç kardeşim.Bu nasıl bir mantıktır anlamıyorum.Allah insanı yaratacak sonra yarattığı insana bir kitap indirecek ve bunu da ancak alim diye nitelendirilen insanlar anlayacak.Böylesi bir şey olabilir mi?

Anlayamadığımız bir kitap tan Allah bizi sorumlu tutar mı? Kur’an insanın yaşama biçimidir.Hayatı düzene sokan,aile,komşu,akraba,ana,baba,gibi yaşamımızın her anını düzenleyen bir kitaptır.Onların ısrarla üzerinde durdukları bu yaklaşım kesinlikle şeytani bir yaklaşımdı.Sakına onların tuzaklarına kapılma.Sen aklı başında birisin.Allah’ın sana gönderdiği tüm buyrukları birinci ağızdan öğrenmek istiyorsan Kur’anın anlamını da okumalısın.

Evet sürekli bu şekilde tavsiyelerde bulunuyordu.Haklı olabilirdi aslında.Enes’in islam’a bakış açısı,yaşam biçimi,olayları değerlendirmesi,insanlarla ilişkileri o kadar mükemmeldi ki,çevrelerinde ki pek çok insan ona gıptayla bakıyor hatta onun arkadaşlarından bazıları onunla izdivaç yapabilmek istediklerini dile getiriyorlardı.Ama abisi üç senedir yurt dışındaydı.Evlenmeyi düşünmediğini de sık sık dile getiriyordu.Ama evlense deyine kendi gibi düşünen biriyle evleneceğini biliyordu.Kendiside dahil onun evleneceği kişiyi çok merak ediyorlardı.Hatta komşularından bazıları;

- Yurt dışında birini bulur getirir,düşüncelerinden de vazgeçer siz merak etmeyin.Sorumluluk altına girince bu kadar katı kuralları olmaz diyorlardı.

Aysel ağabeyini iyi tanıyordu ama yine de aileden uzakta bir sürü kızın arasından birini seçebileceğini,o kızın tarafına kayabileceğini düşünüyordu.Neden olmasın ki?Çevresinde bu şekilde olan olaylar çoğunluktaydı.Hatta abisinin en yakın arkadaşı bile cahil bir kızla onu İslam’ı anlatarak daha fazla sevaba gireceğini savunarak evlenmişti.Ama hiçte öyle olmadı.Her şeyi yavaş yavaş terk etmiş en son duydukların da da Namazını bile terk ederek, bir partiden aday olarak belediye başkanlığına kadar yükselmişti.Koltukla yaşadığı hayat arasında yaptığı tercihte o,tercihini koltuktan yana kullanmıştı.Enes bu olaya çok üzülmüş,yurt dışına çıkma isteğinin altında da bu üzüntü büyük rol oynamıştı.Zaman değişti şartlar ne gerektiriyorsa o şekilde davranmalıyız diye gerekçeler suna arkadaşına çok fazla kırılmıştı aslında.Enes’e göre topuklarının üzerinde gerisin geriye gidenlerden olmuştu.Senelerce aynı düşündüğü,peygamber efendimizin sünnetini beraber okuyup tatbik etmeye çalıştığı ,yeri geldiğinde bir simidi bölerek yedikleri,son kalan paralarını bile tereddütsüz beraber harcadıktan sonra yol paraları kalmadığı için saatlerce yürüyerek gidecekleri yere ayakları şişmiş vaziyette gittikleri halde asla şikayetlenmedikleri can arkadaşı, Müslüman kardeşim dediği arkadaşının değer yargılarının değiştiğine şahit olmak onu fazlasıyla üzmüştü.Kendisini defalarca uyarmasına rağmen bir sonuç elde edememenin verdiği buruklukla ayrılmıştı yurdundan.

Aysel,abisinin ayrılma sebebi olarak görüyordu bu olayı.O kişiye kızgınlığı sadece bu yüzdendi.

Saatine baktı.Zaman ne kadar da çabuk geçmiş,yaşananları düşünürken zaman kavramını unutmuştu sanki.Geçmiş onu çok etkiliyor,babası ile abisi arasındaki bitmek bilmeyen sürtüşmelerini bile özlüyordu.

- Keşke tekrar gelebilse.Ah abi seni ne kadar özledik bir bilsen.

Mutfağa doğru yöneldi. Akşam yemeğini hazırlamalıydı. Anne ve babası bir hasta ziyaretine gitmişlerdi. Onlar gelmeden yemek işlerini bitirmek için acele ediyordu. O henüz yemek işini bitirmişti ki, kapı çaldı. Hızla koşup kapıyı açtığında gelen anne ve babasına;

- Hoş geldiniz.

- Hoş bulduk yavrum. Neler yaptın bakalım biz yokken?

- Hiçbir şey yapmadım. Abimi ve eski günleri düşünürken vakit geçmiş farkında olmadan.

Annesinin gözleri doldu hemen.

– Ah yavrum bende çok özledim Enes’imi. Neler yapıyor acaba?

Sonra kızının hazırladığı sofraya baktığında boğazında bir şeyler düğümlenip kaldı sanki.

- O ne yiyip içiyor acaba? Gurbette kimlerle dertleşiyor kim bilir?

Babaları atıldı söze:

- Sizde üzülecek bir şey buluyorsunuz. Ne yapacak kocaman adam. Yemeğini de yapar, arkadaş ta edinmiştir.Siz merak etmeyin. Hanım sende ağlamak için bahane arama!..

Hep beraber yemeğe oturdular. Zoraki yemeğe çalışırlarken telefon sesiyle irkilmişlerdi. Anneleri koşarak açtı telefonu. Yüzünde gülücükler açarak konuşmasından arayanın Enes olduğunu anlamışlardı ki, onlarında asık olan yüzleri güldü. Annesi şaşkınlık ve sevinçle konuşuyordu. Aysel olan biteni anlamaya çalışsa da başaramamıştı. Nihayet konuşma bitince içeri gülerek girdi annesi:

- Biliyor musunuz ne olmuş?

- Ne olmuş hayırdır anne?

- Hadi hanım meraklandırma bizi ne olmuş söylesene?

Annesi daha fazla uzatmadan başladı anlatmaya.

- Enes bir kızla tanışmış.Türk değilmiş. Evlenmeyi düşünüyorlarmış. Kendi aralarında nişan yapmışlar. Bizimle tanıştırmak için buraya getirecekmiş.

Babanın yüzü asılmıştı:

- Türk değil miymiş?

- Değilmiş.

- Allah Allah başımıza buda mı gelecekti. Alemin memleketinden bula bula dinsiz imansız birini mi bulmuş? Buradan az buçuk dini bilgisi olan birini bulurduk ona. Biz ne hayaller kurduk onun yaptığına bak! Yabancı birini bulmuş. Bari bir de kilisede düğün yapsaydı. Bu çocuk el aleme beni rezil etmek mi istiyor? Hanım düşünsene o kızı görenler bizim hakkımızda ne düşünürler? Hacı anne babanın gelinleri bir yabancı. Aman Allahım düşünmek bile istemiyorum.Ah Enes Ah!Ahir ömrümüzde bizim yüzümüzü güldüreceğine inme indirecek. Ben o kızla değil tanışmak görmek bile istemiyorum. Gitsinler başka yerde kalsınlar.

- Dur bey hemen sinirlenme. Hele bir gelsinler yüz yüze bir görüşelim, bir tanışalım. Oğlumuz bizi utandıracak bir şey yapmaz. Mutlaka bir bildiği vardır.

Babası sessizce düşüncelere dalarken Aysel ve Annesi çoktan hayaller kurmaya başlamışlardı bile.

O gün aile erkenden kalkmış hazırlıklara çoktan başlamışlardı. Bugün onlar için çok özel bir gündü. Çünkü Enes ve nişanlısı memleketlerine geliyorlardı. Nihayet gelin hanımla tanışacaklardı. Bu olayı duyan akrabalar çoktan kulis yapmaya başlamışlardı bile. Hepsi de Enesin İslam’dan bahsettiği halde yabancı memleketten biriyle nişanlanmasını eleştiren sözler sarf ediyorlardı. Kim bilir ne kadar açık giyinen biriydi? Belki de Allah’a inanmayan hatta inkar eden biriydi. Enes nasıl böyle bir şey yapardı? Demek ki oda düşüncelerinden vazgeçmiş onların dediklerine gelmişti. Daha neler neler…

Babası bunların bazılarını duymuştu. Duymasa bile öyle düşündüklerini biliyordu. Onlara mahcup olmak çok ağrına gidiyor, oğlunu savunmak istese de söylecek fazla bir söz bulamıyordu. Onlar sabırsızlık içerisinde bekliyorlardı ki, bir taksi yaklaştı kapının önüne. Enes ön kapıyı açarak dışarı çıktı. Anne ve Babası oğullarını görünce koşarak taksiye yöneldiler. Babası oğlunu görünce sevinse de gelin adayının yabancı olduğu gerçeğini kabullenemiyorlardı. Daha sonra arka kapı açılınca gördükleri manzara karşısında iyice şaşırmışlardı. Topuklarına kadar uzun pardüsesi ile büyük bir eşarp takmış sevimli ve nur yüzlü bir kız tebessüm ederek bakıyordu onları bekleyenlere. Enesin yanındakilere baktı. Enes anne ve babasına:

Anneciğim işte size bahsettiğim gelininiz. Adı Zeynep.

- Oğlum ama sen demiştin ki

- Ne demiştim anne?

- Sen Türk değil demiştin ya oğlum. Biz de zannettik ki ..

- Anladım anne yorma kendini ben Türk değil dedim ama, Müslüman değil demedim ki. Zeynep sonradan müslüman olanlardan.

Zeynep onların yanına yaklaşarak yarım bir Türkçe ile;

- Anneciğim nasılsınız?

- İyiyim kızım Allah’a şükür şu anda çok daha fazla iyiyim. Hoş geldin yavrum hoş geldiniz.

Sonra Aysele dönerek:

- Sende Aysel olmalısın abin senden o kadar bahsetti ki inan seni çok yakından tanıyorum. İnşallah seninle çok güzel anlaşacağız. Sizde babam olacaksınız değil mi?

- Evet kızım. Hoş geldiniz İnan beni çok utandırdınız!

- Neden babacığım bilmeden bir kusur mu işledim yoksa?

- Hayır kızım asıl kusuru biz işledik. Enes senin yabancı olduğunu söyleyince senin giyimini ve düşüncelerini daha farklı olacağını düşünmüştük. Ama rabbime hamd olsun ki, sen bizden de dindar çıktın. Affet bizi kızım. Seni tanımadan, hakkında bir şey bilmeden bir sürü yorum yaptım. Allah da beni affetsin.

O tüm bunları söylerken sesi titriyordu.Zeynep gülümsedi.

- Enes’in sayesinde babacığım. O sadece bana değil benim gibi pek çok arkadaşıma gerçekleri görmemizde yardımcı oldu. Bize islamı anlattı. Onun yaşantısı, dürüstlüğü, tevazusu, insanlarla olan sohbeti, Allah’ın ayetlerini güzel bir şekilde açıklaması, Peygamber Efendimizin yaşantısından verdiği örnekler bize islamı sevdirdi.

- Hadi kızım içire girip rahat rahat konuşalım. Eminim ki bize anlatacak, sizden öğrenebileceğimiz daha çok şey var…

Mükerrem BULUT


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 5 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 79889 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592