Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Efsaneler’ Category


Munzur Efsanesi

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Derler ki, çok eskilerde bugünkü Tunceli ili Ovacık ilçesine bağlı Koyungölü Köyü civarında yaşayan bir ağanın işlerini yapan Munzur adında bir yanaşması varmış. Hızmette hiç kusur etmez çok becerikli ve başarılıymış. Ağanın bir dediğini ikiletmez, çobanlıkta tutda tarla tapan işlerine koşar, çift sürdüğü öküzlerin, iş gördüğü atların bakımını, beslemesini hiç aksatmaz, işine toz kondurtmazmış. Bağlılıkta, doğrulukta eşi bulunmaz, hiç bir canlıyı incitmez, hızmetinde kusur etmezmiş…
İş gördüğü atların, sabana koştuğu öküzlerin, Sütünü sağdığı koyunların otunu, yemini, suyunu vermeyi unutmaz en iyi bakımı uygularmış; Hayvanları hiç incitmez kışın ahırda rahat etsinler diye altlarına yumuşak samanlar serer, tımarlarını tamamlar, yere yattıklarında yanlarını acıtıp acıtmadığını denetler önce kendisi yatar bakarmış. Onları gözü gibi korurmuş… Bu tutumundan ötürü ağası da kendisinden çok hoşnutmuş.

O yıl yağışlar bol olmuş, toprak verime kavuşmuş, tarlalar tahıla durmuş. Harman zamanı ambar buğdayla dolmuş, Bahçeler, bostanlar meyveye durmuş. Koyunlar çift çift kuzulamış. Bu verim ve bolluk ağanın yüzünü güldürmüş. Sonuçta Munzur´un ağası hacca gitmeye karar vermiş. Yola çıkmadan önce de Munzur´u çağırtmış:
Bak oğul, yaşım erişti. Allah da verdi vereceğini. Hacca gitmek kaçınılmaz oldu artık. Evi barkı, malı mülkü, çoluk çocuğu sana emanet edip gideceğim. Sana güvenim tam, gözümü arkada bırakma, hızmetinde kusur etme. Beni mahçup etme, diyerek hanımına gidip helallık dilemiş…

Hatun ayrılık bir çeşit ölüm, gidip dönmemek de var. Hakkını helal et. Munzur´un kadir kıymetini bilesiniz, üzmeyesiniz, herkesten hellalık diliyerek Allaha emanet olun deyip yola düşmüş…
O zamanlar hızlı taşıtlar yokmuş, hac yolculuğu aylar sürermiş. Derken ilden ile geçip varmış kutsal topraklara.
Aradan günler geçmiş, ağa hacda iken, ağanın hanımı Munzur´u çağırıp bak oğul taze helva pişirdim, kulakları çınlasın ağan bu helvayı çok severdi, onu hatırladım ve onun için yaptım, senin payını da ayırdım diyerek sahana helva doldurup Munzur´a verirken derinden bir iç çekmiş ve ah ah ah keşke şimdi ağan da burda olaydı, demiş.
Bu erinmeye dayanamayan iyi kalpli Munzur: Hatun Ana, siz o helvadan ağamın payını sahana koyun. Varıp vereyim, demiş. Hatun Ana öneriyi Munzur´un saflığına saymış: Canı çekmiştir, verdiğim helva az geldi herhal. İstemeye yüzü tutmayınca da bu yolu seçti. ´Vermesem gönüllenir´ düşüncesiyle kalan helvayı sahana koyarak eline tutuşturmuş. Madem istiyorsun al götür´ demiş.

Munzur kabı kaptığı gibi gözden yitivermiş. Helvanın daha dumanı üstündeyken dua etmekte olan ağasına yetiştirmiş. Helva kabını yanına koyup rahatsız etmeden tekrar gözden kaybolmuş. Ağa Munzur´u görmüş ama dönüp bakıncaya dek Munzur gözden yitivermiş. Şaşkınlık içinde kalan ağa bunu düş sanmış. Ne varki helva kabı yanıbaşında duruyormuş. Kabı açıp bakmış sevdiği helvanın dumanı tütmekteymiş. Munzura içinden derin saygı beslemiş. Gördüklerini dönüşte herkese anlatacağına dair içinden söz vermiş…

Ağa bunları düşünürken, Munzur helvayı ağasına ulştırdıktan sonra dönüp ağasının kapısını çalmış bile. Ağanın hanımı karşısında Munzuru görünce: Ne var ne oldu Munzur? Hayırdır? Dediğinde, Munzur, Hayırlı oldu hatun ana helvayı ağama ulaştırdım. Dua ediyordu bırakıp döndüm, demiş. Hatun ana inanmamış. Söylenenleri Munzur´un saflığına sayarak İyi etmişsin Munzur ellerine sağlık demiş. Bu olayı yakınlarına da anlatmış. Ağa daha hacdan dönmeden bu öykü etrafta duyulup yayılmış.

Vakit geçmiş, zaman erişmiş. Ağanın hac vazifesini tamamlayıp köyüne doğru yola çıktığının haberi gelir.
Komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler.
Munzur da, götürecek başka hediyesi olmadığından, bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider. Ağayı karşılayanlar, ellerine sarılmak için adeta yarışıyormuşlar.
Ağa bu sırada en arkadaki Munzur’u görünce el öpenlere Munzur u göstererek yanındakilere,
-Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir.Munzur ermiş biri, Önun elini öpün, önce ben öpeceğim der. Munzur bu konuşmaları duyduğunda:
- Aman ağam etme eyleme Allah aşkına bırak elini öpeyim. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben ne sana, ne de başkalarına elimi öptürmem. der
Bakın bu sahanı görüyorsunuz, bu sahanla bana helva getiren Munzur dur, ermiş kişidir demiş. Ağanın hanımı bu konuyu daha önce köy içinde yaydığından durumu hemen kavramışlar. Gerçeği ağadan öğrenince de kalabalık Munzur’a yönelir. Munzur gizinin açıklanmasını istemediğinden dönerek elindeki süt tasıyla dağa doğru kaçmaya başlamış.
Munzur önde, ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlamış.

Şimdiki Munzur ırmağının ilk yerine geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülmüş ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi beyazı bir su fışkırmış.
Bundan sonra Munzur kırk adım daha atmış. Attığı her adımda bir kaynak fışkırmış. Ve fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelmiş. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmağın kenarına gelip karşıya geçmeye Munzura yetişmeye çalışmışlar ama öte yakaya geçememişler. Munzur Allahım sırrımı ifşa etme, ellerini gökyüzüne kaldırarak beni yanına al demiş. Sonunda dağın eteğinde bir kayanın önüne gelmiş. Elindeki değnekle tası yere atıp Irmak kenarında bekleyenlerin gözleri önünde kaybolup gitmiş. Ardında sadece çoban değneği ve boş süt tası kalmış…

“Emekçi ve erdemli çoban Munzurun sevgisi gönüllere akarak, dillerde ululanmış, varmış günümüze ve dünya döndükçe de var olup yaşayacaktır Munzur.
Çocukluğumda Ninemin bana anlattığı bir kaç Munzur efsanesinden biriydi bu anlatmaya çalıştığım. Çocukluğumda ninemden duyduğum her efsane, her masal hayatımda farklı bir biçim aldı. Hayatımda çocukluğumun geçtiği Munzur’u hep kendime yakın hissettim, kendimi hep Munzurdan bir parça bildim.. Nereye gittiysem kalbimde taşıdım hep izlerini Munzur dağının… Munzuru seven, özleyen, düşünen herkese sevgiyle…“

Kalbini Kuşlara Veren Çocuk

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

“’Tanrı kuşları sevdi, ağaçları yarattı
İnsan kuşları sevdi, kafesleri yarattı’’

Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin, küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre, güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oradaymış.

Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü, gerçek mi pek ayırt edilemezmiş. Köyün etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşçe geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.

İşte bu yörede akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları; yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin Masal Anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz, ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.

Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşturup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir; koklayıp, okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur, uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular şıkırtısız akarmış.

Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermiş. İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış.
Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece ve sadece iyilik düşünürmüş. Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış.

Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar ; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiç bir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangısını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldanmış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş, kimse akıl erdirememiş.

Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş. Görünce de ağzı bir karış açık kalmış. Çünkü köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş. Deniz, uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gök gözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alınamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış.

Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. Çiçeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da . Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar,yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.

Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Ona, ” Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun. Bu günler çabuk geçer, buraya da alışırsın.” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.

Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslere ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştı ki! Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyorlardı? Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış; konuşmaz, gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.

Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan Ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında , yol göstermiş. Ninesi Deniz’e ” Konuş Deniz’im , yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş.
Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş. Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış.
Köyünde iken her akşam yatmadan önce ninesi, Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş. Günler sel gibi, haftalar yel gibi geçip gitmiş.

Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşmiş.Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş. Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Öğretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını geliştirmeye çalışırmış. Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri sebebiyle, daha çok sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.

Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşılar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önündeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş. Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkıyorlarmış…

Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi! Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.

Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabi. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, ” Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar ” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş.

Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine.

Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama Deniz’i yakalayamamışlar. Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu “canavarın’’ yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.

Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gök gözlü, güzel çocukları Deniz’in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca gösteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. ” Deniz özgür olsun.” demişler. Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağırılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.

İlk gece, polis merkezinde üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve ” kim suçlu? ” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, sonra da özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları… Arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in. Hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri gelmiş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boyunlarını büküp gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gök gözlü çocukları Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i, diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar.

Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e ” Körler Ülkesi ” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş:

“’Evel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, Körler Ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış.Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda babanın etrafına toplananlar ” korkma” diye yüreklendirmişler. Ve, “Siz buraya Körler Ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz.” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tez elden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tırnağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş: Sorun çocuğun gözlerinde imiş… Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü…. İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü Körler Ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük.’’…

Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku gelmiş, sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elindeymiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi….Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in ağzından ” Baba!” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.

Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk, yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle ” Bütün bunları neden yaptın?” diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. ” Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu? ” demiş. Deniz ise ” Ben kalbimi kuşlara verdim.” diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş.

Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.

Günlerce düşünmüşler ve sonunda Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler.

Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları…… İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..

Martılar

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.
Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.
Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.

Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler… O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş.
Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına
dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş…

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış…
Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar… Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar
aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki…

Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış… Martıların bile aracı olduğu İki gencin
arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.
Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar…

Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış… Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış…

Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini
fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar…

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup, o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.

Ziyonya’da Sevginin Gücü (Metafor)

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Bundan milyonlarca yıl önce, evrenin derinliklerinde, daha önce hiç kimsenin gitmediği pembe bir gezegen varmış. Bu gezegende insana benzeyen canlılar yaşarmış. Aynı Dünya gibi bir atmosfere sahipmiş. Adı Ziyonya olan bu gezegenin tam beş tane Güneşi varmış. Bu Güneşlerin biri batar, diğeri doğarmış. Bu yüzden Ziyonya’da hiç karanlık olmazmış.

Burada yaşayan canlılar güneşlerinin sıcaklığı gibi çok sıcak, cana yakın, sevecen canlılarmış. Öyle kibirbirlerine sürekli yardım eder, birbirlerinin sıkıntılarına çare olurlarmış.

Bu ortamda milyonlarca aile gibi olan bir aile pembe gezegen Ziyonya’da, Pembe kürede yaşıyorlarmış. Bu aile anne, baba ve iki çocuktan oluşmaktaymış. Bunlar çok mutluymuşlar, öyle ki etraflarına sürekli gülücük saçarlar ve herkesi memnun ederlermiş.

Kim bilir burada anlatılan aile belki sizin aileniz, belki onlar sizin çocuklarınız. Sizin çocuklarınız var mı? Varsa onların başlarını hiç sevgiyle okşadınız mı? Bu çocukların adları Zet ve Met. Eğer bu zamana kadar hiç çocukların başlarını sevgiyle okşamadıysanız onların başlarını okşayınız ve onlara sevginizi gösteriniz.

Günlerden bir gün, Ziyonya’ya dış uzaydan, çok korkunç olan, vücutları simsiyah, dokunulduğunda sert metal hissi veren ve tın tın diye ses çıkaracakmış gibi olan, gözleri ise kıpkırmızı sanki kan gibi, çok iri yapılı, tüylü, uzun ve sivri kulaklı yaratıklar saldırmaya başlamışlar. Bu yaratıklar sürekli uzayda gezer ve çocukların beyinlerini yiyerek hayatlarını sürdürürlermiş. Küçük çocukların beyni bu yaratıkları hayatta tutan tek besin kaynağıymış. Bunların her şeye zararları olur fakat herkes bunları göremezmiş. Bunları sadece tertemiz olan küçük çocuklar görürlermiş. Bunların tek besin kaynağı küçük çocuklar olduğu için, sürekli uzayda gezer ve böyle küçük çocukların olduğu gezegenlere saldırırlarmış. Kimbilir sırada daha kaç gezegen ve küçük çocuk varmış.

Yaratıklar Ziyonya’da pek çok aileye, eve, işyerine, okullara saldırmışlar. Buralar da ne kadar çocuk varsa onları kaçırmışlar. Sıra Zet ve Met’in yaşadığı o güzel pembe küreye gelmiş. Güneşlerinin sıcaklığı kadar sıcak ve güzel olan aileye gelmiş sıra. Zet ve Met’in anne-babası bu duruma çok üzülüyormuş. Çocuklarının ellerinden alınmak istenmesi onları perişan etmiş. Ah yaratıkları görebilselermiş. Belki Onlara saldırır ve çocuklaırnı kurtarırlarmış. Ancak o yaratıklar sadece çocuklar tarafından görülüyormuş.

Tam bu sırada Zet ve Met’in aklına müthiş bir fikir gelmiş ve bu fikri deneyerek, Yaratıklardan kurtulmak istemişler. Canavarlardan kurtulmanın yolu sadece küçük çocukların elinde imiş. “Nasıl bu canavarları sadece biz görüyorsak onları da gezegenimizden biz gönderebiliriz?” Müthiş bir fikir fakat bu fikri nasıl uygulayacaklarını o an için bilememişler. Canavarlardan kurtulmak ve tüm sevdiklerini kurtarma görevi Zet ile Met’e kalmış ve onlarda madem bu canavarları sadece biz görebiliyoruz, onları da biz gönderebiliriz demişler.

Zet ve Met anne-babalarına “Siz korkmayın! Biz kendimizi ve sizleri nasıl koruyacağımızı birazdan çözeceğiz. Bunun bilgisinin bize verildiğine inanıyoruz” demişler .

Sonra iki kardeş el ele tutuşmuş ve çözüm bulmak için tek vücut haline gelmişler. Anne-babalarını, gezegenlerini ve etraftaki insanları çok seviyorlarmış. Bu nedenle onları kurtarmaları gerektiğine inanıyorlarmış. Bunun için Sevginin Gücünü kullanmaya karar vermişler. Yaratıkların düşünceler, sevgisizlik, kin ve nefretten dolayı çoğaldıklarını ve aslında kötü bir kabus olduklarını fark etmişler.

Zet ve Met el ele tutuşmuş vaziyette ve boşta kalan ellerini canavarlar kaldırarak şu cümleyi haykırmışlar. “Hayır! Siz buraya giremezsiniz. Siz buraya ait değilsiniz. Sizi sevgisizlik, kin ve nefret oluşturdu, sizi ancak Sevgimizin Gücü yener. Gidin buradan, rahat bırakın pembe gezegenimizi, Gidin, çok uzaklara, haydi şimdi, kaybolun” diyerek canavarlara karşı kaldırdıkları elleri canavarlara doğru avuç içleri canavarlara bakarken ellerinden kırmızı renkli, çok sıcak ve yakıcı ışınlar çıkmaya başlamış. Bu ışınlar kendilerine hiç zarar vermiyormuş. Ancak canavarlar paramparça olmuşlar. Zet ve Met bunun üzerine biz gezegenimizi çok seviyoruz, anne-babamızı, akrabalarımızı ve tüm insanları çok seviyoruz. Bu nedenle bizim sevgimizin olduğu yere sizin gibi canavarlar giremez. Gidin! Gidin! Gidin buradan diyerek yaratıklara karşı bir güç oluşturmuşlar. Bu güç öyle yoğunlaşmış ki kesici lazer gibi olmuş. Bu ışın onları kalplerinden vurmuştur.

Zet ve Met şöyle demiler.”Ey nefretin yaratıkları! Gidin buradan! Sevginin olduğu yerde, size yer yok! Bizi rahat bırakın” Böylece bu ve bunun gibi nefret yaratıkları Ziyonyayı terk etmek zorunda kalmışlar.

Sevginin Gücü bir kez daha zafer kazanmış.

Bunlar Türk Sigara Kağıdı Değil

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hıristiyan Avrupa devletlerinin Müslüman ‘devletlere saldırarak, halkına zulmettiğine şahit olan İran’ın Kermanşah kasabasındaki İngiliz Konsolosluğu koruma görevlilerinden Müslüman Hintliler, Melek beyin emir-komutasında Müslümanlara yapılan zulmü kınamak için isyan ederek, Osmanlı hakimiyetindeki Bağdat’a kaçtılar.

Bağdat’ta bulunan İngiliz Konsolosluğunun baş tercümanı Abdurrezzak bey de bir müddet sonra kendilerine katıldı. Birlikte hareket ‘eden bu insanlar yaptıkları eylemden dolayı İngilizlerin düşmanlığını kazandılar.

Sığınma istekleri Osmanlı Devleti tarafından tereddütsüzce kabul edilen Hintliler, himaye altına alınmanın yanında devlet hizmetinde görevlendirildiler, sahipsiz kalmadılar. Ne yazıktır ki Osmanlı Devleti girdiği birinci dünya savasından mağlup çıkınca İmzalanan Mondros Mütarekesi sonrası ve arkasından Anadolu’nun stratejik öneme sahip büyük bir bölümünün işgal edilmesi olayı hayatlarının tekrar tehlikeye girmesine sebebiyet verdi. Bir kısmı hemen Anadolu topraklarının dışına kaçarak İngilizlerin kininden kurtulmayı başardı. Bir kısmı da vatansever cemiyetlerin korumasına alındı.

O günlerde İngiliz işgal ordusunun istihbarat şefi olan ve Hintlileri bulmak için yoğun çaba harcayan Yüzbaşı Benet, Polis Müdüriyeti Umumiyesinde ikinci Şube Şefi olan Edip beyi bu isi en güzel şekilde yapacak kişi olarak gördüğünden dolayı yanına çağırttı. Edip Bey, İngiliz istihbaratçısının Kroker Otelin de bulunan karargahına gitti. Samimi bir havada kendisini karşılayan Benet hemen söze girdi ve :

“Edip Bey, sizi buraya çok önemli bir is için davet ettim, İngiliz Hükümeti ihtilalci, bozguncu ve sabotajcı iki Hintlinin yakalanmasını çok arzu etmektedir. Bu konuda bize yardımcı olur, asilerin yakalanmasını sağlarsanız size hayatınız boyunca rahat edeceğiz bir servet verilecektir” dedi ve sözlerinin karşısındaki şahıs üzerinde yaptığı etkiyi anlamak istercesine uzun müddet Edip beyi süzdü ama, olumlu bir ışık alamadı.

Edip beyin cevap vermesine de fırsat tanımadan yanındaki çelik kasayı açtı ve paket halindeki Sterlinleri göstererek:

“Edip Bey, bunlar Türk sigara kağıdı değildir. Az önce söylediğim konuda bize yardımcı olduğunuz takdirde hepsini sana vereceğim, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diyerek, para dolu kasayı bir müddet daha açık bıraktı. Edip beyi çözmeye çalıştığı belle oluyordu..

Ancak, Benet bir şeyi değil çok şeyleri unutmuştu. Edip Bey onun sandığı gibi para canlısı birisi değildi. Aksine vatansever ve namuslu birisiydi. Böyle olmasının yanında aynı zamanda akıllı birisiydi de. Şüphe uyandırmamak için tepki vermedi. Sakın bir hal ve ses tonuyla:

“Peki Yüzbaşım! Elimden geldiğince firari Hintlileri bulmaya çalışacağım” dedi.

Emniyet Müdürü Edip Bey ruhunu sıkan, İçini karartan İngiliz karargahından ayrıldıktan sonra evine gitti ama, bir türlü rahat edemedi. Kendisine yapılan tekliften hayatlarını koruma altına aldıkları bu Türk dostu İnsanların ne derece tehlikede olduğunu anlıyordu. Durumu arkadaşlarına iletti.

Hintlilerin bulunduğu yerler sık sık değiştiriliyordu. Böylesine bir tedbir uygulanmasına karşılık, bir başka İngiliz casusu Hintli Gülam Resül’ün ihbarı sonucu Türk dostları yakalanıp, Galata Kulesinin üst katına hapsedildiler.

Bunu öğrenen Edip Bey, arkadaşlarına haber verdikten sonra Melek Bey ve arkadaşlarının kurtarılmasını teklif etti. Teklif kabul edildi. Yapılan kaçırma planı sonrası harekete geçilerek, muhafızlar elde edildi ve Hintli Müslümanlar hapsedildikleri Galata Kulesinden kaçırıldılar.

Ankara’ya götürülmek üzere yola çıkarılan Hintli grubu ile muhafızları Kocaeli’ne geldiklerinde Melek bey attan düştü.

Yerde hareketsiz kalması sonucu Öldü sanılarak, düştüğü yerele bırakıldı. Aceleyle yola devam edildi. Ancak, Melek Bey ölmemişti. Ama, ne yazık ki arkadan gelen ve meseleyi bilmeyen bir grup Kuvayi Milliyeci tarafından İngiliz casusu zannedildiğinden dolayı şehit edildi.

İkinci Şube Müdürü Edip Bey, İstanbul’da basını Polislerin çektiği insanlardan oluşturulan vatanperver grupla birlikte çalışıp, Anadolu’daki mücadeleye yararlı olacak her hareketin desteklenmesinde, ihtiyaç duyulan her malzemenin temin ve gönderilmesinde çok yararlı hizmetler verdi. Bir an bîle olsun vatan ve milletine hizmet etmekten geri durmadı. Zor ve yorucu hizmet sonucunda madden ve manen yorgun düştü.

Hasta ve yaşlı olan Edip Bey, kalp krizi sonucu öldüğünde cenazesini kaldırtacak kadar dahi tasarrufu bulunmuyordu. Birlikte olmaktan her zaman gurur duyduğu vatanperver grubun aralarında topladığı parayla cenazesi kaldırıldı. Onun tek serveti göğsündeki vatan sevgisi idi.

İstanbul’un Altı Kıvrım Kıvrım

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Efsaneye göre, İstanbul;un altı birbirine bağlı tünellerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı; nın gizli bi yerinden de giriliyomuş ve tünel denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyomuş.
Tüneller Kapalıçarşının altından da geçiyomuş taabi. Hatta şu an, Çarşının gizli tutulan bi yerinden girilebiliyomuş bu tünellere. Buralarda yemek takımı üzerine çalışan gümüş kaplama atölyeleri varmış. Yerin dibindeki yere ruhsat verir mi belediye? Heepsi kaçakmış bunların. Çalışanlara da işe başladıkları gün, dehlizlerden kimseye bahsetmeyeceğine dair Kur’an’a el bastırılıyomuş.

Tüneller çarşının altından başka yerlere doğru da gidiyomuş ama buraları kullanmak kesinkes yasakmış. Bi keresinde biraz Kolomb ruhlarından, çokça da hazine meraklarından, (çünkü hep, ilerler hazinelerle dolu olum; geyiği yapılırmış bu atölyelerde) üç dört işçi çocuk denemiş ilerilere gitmeyi.

Dehlizler labirent gibiymiş. Çocuklardan sadece biri geri dönmeyi başarmış, diğerleri yollarını bulamayıp tünellerde kaybolmuş. Dönen çocuk da (Allah muhafaza) aklını oynatmış. Çünkü ileriki kısımlar, iskeletlerle, insan boyunda böceklerle, farelerle filan doluymuş. Bu çocuk bi daha hiç ;yeryüzüne; çıkmamış. Büttün gün dehlizlerdeki atölyelerde filan dolaşıyomuş, kim ne verirse onu yiyip, gece de artık ner;de sızarsa or;da uyuyomuş. Arada da yine tünellerin ilerilerine gidip bi;kaç gün kayboluyomuş ortalıktan. Döndükten sonra hiç bi;şey yiyip içmeden ööyle bi noktaya bakıp duruyomuş günlerce.


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 1 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 98248 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592