Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir türlü bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları olan beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar
“Galiba sizin meyveniz yok” demiş.
Padişah hemen atılmış,
“Her meyveden var, ne istersiniz?” demiş.
“Yok,” demiş ihtiyar, “onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.”
Padişahla karısının gözleri dolmuş,
“Çok istedik, ama olmadı” demişler.
“Peki” demiş ihtiyar, “ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var. Baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, ‘hayırlısı neyse olsun’ deyip birbirinize kavuşacaksınız.”
Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar. Dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı,
“Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver” demiş.
O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip
“Benim bir üvey kızım var. Sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur” demiş.
Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş:
“Anneciğim ben ne yapacağım, hiç bir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar. Benim de kellemi kesecekler.”
Tam o sırada ak sakallı bir ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında,
“Ağlama kızım” demiş, “ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan, kelleni kurtarırsın.” Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. “Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütü sultanın bacakları arasına yerleştireceksin, sütün kokusunu alan yılan da dışarı çıkacak.”
Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış,
“Ne yapacağız” diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda “Yılan mılan, evlat evlattır,” deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler. Ülkede padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş,
“Ben artık evlenmek istiyorum” demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye baslamışlar. Yılan prens, o kızları da öldürmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi, saraya gitmiş,
“Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi” demiş.
Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş. Adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden.
“Anneciğim beni prensle evlendirecekler ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim” demiş.
Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden.
“Ağlama” demiş, “yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır. Dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.”
“Ne yapacağım?” diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış.
“Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan sana ’soyun’ diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra sen de ona ’sen de soyun bakalım yılan bey’ de, o da derilerinden birini çıkartacak. Sonra sana yeniden, ’soyun’ diyecek, sen gene ikinci gömleğini çıkarttıktan sonra ona ’sen de soyun yılan bey’ diyeceksin. Böyle böyle kırk derisini de çıkarttıracaksın. Kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür.”
Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş. Sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler. Kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne. Her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkartmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, sonunda kırkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar…
Bir zamanlar göğünde sürü sürü kuşların uçtuğu, yamaçlarında renk renk çiçeklerin açtığı Munzur dağının eteğinde; henüz yalanlarla, kötülüklerle tanışmamış ve düşmanlığın hiç uğramadığı, insanlarının mutlu, umutlu yaşadığı Caferli diye şirin mi şirin bir köyde Zeycan nine ile torunu güzeller güzeli Zeyno kız yaşarmış…
Karlar erimeye başladığında Zeynocuk kardan beyaz sürmeli gözlü kuzucuklarını katıp önüne, dağların tepelerin ardında, kimi zaman çiçeklerle bezenmiş yemyeşil halıları andıran cayırların, çimenlerin üzerinde, kimi zaman da çağlayanların gürül gürül aktığı dağların yamaçlarında yayar dururmuş kuzucuklarını…
Düğünlerin, bayramların yaşandığı, bahçelerin bağların, ağaçların, yamaçların çiçek açtığı; kuşların, kuzuların, kelebeklerin kaynaştığı güzel aylarda kuzularıyla kırlarda, bayırlarda dolaşmak, güzellikleri kucaklamak sonsuz haz ve mutluluk verirmiş Zeyno kıza… İlkbahar geldiğinde dağların, tepelerin yolunu tutar kenger, yemlik, (isping) çarşıt göbeği, gullik, tirşe (kuzu kulağı) toplar eve getirirmiş. En çok keklik yumurtaları bulduğunda sevinirmiş.
Zeyno kız kendini bildi bileli severmiş dağları, dağların yamaçlarında açan rengarenk çiçekleri, dört tarafta cik cik öten kuşları da. Çeşit çeşit, renk renk çiçekler olurmuş; sarı, beyaz, pembe, kırmızı, mavi çiçekler. Daldan dala gezen kelebekler gibi gezip koklayıp öpermiş tüm çiçekleri. Onlar bahçelerin, düz ovaların çiçekleri değilmiş, dağların, yamaçların, bozkırların çiçekleriymiş. Bir çoğunun ismini bile bilmezmiş orkide, nergiz, süsen, kardelen gibi. Ayrıca Çet vadisinin içinde ve etrafında bir çoğunun ismini bilmediği sayısız kuş türü yaşarmış. Bütün kuş türlerini severmiş aslında ama en çok bülbülün şarkılarını severmiş Zeyno. Bunlar köyde gördüğü serçe, karga, güvercin, sığırcık, ağaçkakan, kırlangıç gibi kuşların dışında düdükçül, ötleğen, dikkuyruk, boyunçeviren, yağmurcun, baştankara, kızılgerdan, bozsağan, altıngöz , sakarga, delice, yeşilbaş gibi sayızsız kuş türleriymiş.
Zeyno ile Zeycan ninesi yıllarca sevinç, huzur ve mutluluk içerisinde yaşayıp giderler. Zeycan ninesi her gece Zeynoya masallar anlatır, çiçek ve kuş türlerini sayar, öğretirmiş. Zeynoda her sabah erkenden uyanır ev işlerinde ninesine yardım eder ve daha sonra da sürmeli gözlü kuzularını katıp önüne dağ, bayır demez götürür otarırmış.
Günlerden bir gün yine Zeyno kız kara gözlü kuzularını katıp önüne, rengarenk çiçeklerin mis gibi koktuğu, pırıl pırıl çağlayanların aktığı bir yere gelmiş. Munzur ve Mercan dağlarının eteklerine güzel bir bahar sabahı yaşanıyormuş. Zeynocuk kollarını güneşe doğru açarak “oh ne güzel bir bahar sabahi” diye seslenirken, yüksek kayalıklar arasındaki, yuvasından uçuruma yuvarlanmış bir kartal yavrusunun ciyak ciyak bağırdığını görmüş. Bir de bakmış ki, ne görsün arkasında ağzını açmış kocaman bir yılan zavallı yavruya saldırıp duruyor, zavallı yavrucuk can havliyle kendisini Zeynonun ayaklarının dibine atıvermiş. Zeyno kız tüm cesaretini ve gücünü toplayarak elindeki sopayı yılanın beline bir indirmiş ki sorma, yılan korkusundan hızla uzaklaşmış oradan …
Zeyno kız çok korkmuş aslında ama korkusunu belli etmemeye çalışarak hemen küçük yavru kartalı kucağına alıp once kanlarını silmiş, sonra sevmiş, oksamış, korkmamasını salık vermiş… Küçük yavru minnetle kurtarıcısının gözlerine bakıp, kafasıyla Zeynocuğun elini okşamış, gagasıyla öper gibi yapmış… Zeynocuğun sevinçten gözleri dolu dolu olmuş, yüreği titremiş… Bir an önce ninesine yetişmeliydi ki zavallı yavrucağızın yarasını sağaltsın…
Sonra Zeyno kız kuzucuklarını toplayıp yaralı yavru kartalıda yanına alıp, türkü söyleye söyleye tutmuş köyün yolunu.
Eve varır varmaz avazı çıktığı kadar bağırmış. “Zeycan Nene!.. Zeycan Nene!.. “Küçücük yaralı yavru bir kartal getirdim, gelip yarasına bakar mısın?.” Diye seslenmiş. Ninesi hemen aceleyle gelip yavru kartalın önce yarasını tımar etmiş, sonra da merhem sürüp gazlı bezle sarıvermiş.
“Bir kaç güne kalmaz bişeyciği kalmaz” diye seslenmiş dünyalar tatlısı güzel nineciği… “İyileşir iyileşmez götürüp yuvasına bırakırsın, yoksa hem anne kartal, hem de kardeş kartallar çok üzülür” diye uyarmış. “Ama nineciğim o uçurumun başındaki yuvaya kimse çıkamaz ki, hem bu yavrucuk da henüz çok küçük uçmasını bilmiyor,” diye yanıtlamış. “Ne olur nineciğim bu yavru kartalı evimizde besleyelim, hem ben onu gece gündüz yanımdan hiç ayırmam” diye yalvarmış küçük Zeyno. Ninesi, “peki nasıl istersen öyle olsun” deyip Zeyno kızı kırmak istememiş. Zeyno kız çok gerçekten çok sevinmiş buna, sevinçten ninesinin boynuna sarılıp, “sevgili nineciğim çok çok teşekkür ederim” demiş.
Yavu kartalın ilk günlerde canı sıkılıp , Zeynonun eve dönmesini dört gözle bekler olmuş. O gelince garip garip sesler çıkararak, Zeynonun etrafında dönerek sevgi gösterilerinde bulunurmuş…
Aylar yel gibi, yıllar sel gibi ve hayat böylece akıp giderken, bahar geçmiş, yaz geçmiş, güz gelmiş. Yavru kartal büyümüş kocaman pençeleri ile güçlü bir kartal olup yükseklerde uçmaya başlamış. Ama adım adım takip edermiş Zeyno kızı. Zeyno kızın dilinden anladığı gibi, her sözünü dinler ve Zeyno kızın her dediğini uygularmış, tabi ki, Zeyno kız da onun dilinden anlarmış… Kartal ile Zeyno kız artık ayrılmaz birer vefalı dost olmuş, biribirinin dilinden, halinden anlar hale gelmişler…
Zeyno kız nereye gitse uçarak onu takip eder kılına dokundurmazmış kimseyi. Her sabah okula beraber gider, her akşam okul kapısının üzerindeki saçağın üstüne konup, Zeyno kızın çıkışını beklermiş. Ayrıca bütün akranları, arkadaşları kuş dilinden anladığı ve bir kartal arkadaşı olduğu için Zeyno kızla iftaar eder gıptayla bakarlarmış. Kartalın korkusundan hiç bir çocuk Zeyno kıza dalaşmaya cesaret edemezmiş. Çünkü kartal arkadaşı gece gündüz Zeyno kızı takip eder ve en ufak bir olayda hemen yardıma koşarmış.
Günün birinde yine bir bahar sabahı kuzularını gütmeye götürürken Zeyno kız, kocaman ağzından salyalar akan bir kurt köpeği saldırmış, Zeyno kız korkusundan ne yapacağını bilememiş ilk önce, sonra avazı çıktığı kadar bağırıp çağırmış.
Yükseklerde Zeyno kızın sesini duyan kartal hızla gelip pençeleriyle köpeğe bir vurmuş ki, köpek can havliyle ağlar gibi sesler çıkararak kaçmaya çalışmışsa da, kartal yinede peşini bırakmamış.
Bu olayı gören köpeğin sahibi elindeki tüfeğini kartala doğrultarak ateş etmiş ve kartalı kanadından yaralamış. O kızgınlıkla tekrar saldırıya geçen kartal bir dalışta yere sermiş köpeğin sahibini, kanlar içinde yere yığılıp kıvranmaya başlayan adam yerinden kalkar kalkmaz can havliyle kaçıp kurtulmuş ama kartaldan çok korktuğu için de gidip karakola şikayette bulunmuş.
…
Akşam köye askerler gelip her yerde kartalla Zeyno kızı aramışlar. Bir söylenceye göre kartal yakalanmamak için Zeyno kızı pençelerine taktığı gibi uzak bir iklime alıp götürmüş. Bir daha ne gören olmuş onları, ne de bir duyan… Diğer bir söylenceye göre de, jandarmalar köyü basmadan bir sonbahar akşamı Kartal ile Zeyno kız kayıplara karışmışlar, kimi türkü oldu der, kimi masal. Aslında kimse tam olarak bilememiş bu öykünün sonu ne oldu?
Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar:
YEŞİL demiş ki:
“Elbette en önemli renk benim..ben hayatın ve umudun rengiyim..çimenler,ağaçlar,yapraklar için seçilmişim..Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı…”
MAVİ hemen atılmış:
“Sen sadece yeryüzünün rengisin..ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir, ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız”
SARI söz almış:
“Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim..güneşin rengiyim.. ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz”
TURUNCU onun sözünü kesmiş:
“Ya ben?? Ben sağlık ve direncin rengiyim…insan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde
bulunur..portakalı, havucu düşünün.. ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın”
KIRMIZI daha fazla dayanamamış:
“Ben hepinizden üstünüm!!! Ben kan rengiyim!! Kan olmadan hayat olur mu!! Ben tehlike ve cesaretin
rengiyim!!! Savaşın ve ateşin rengiyim!! Aşkın ve tutkunun rengiyim!!!Bensiz bu dünya bomboş olurdu!!!”
MOR ayağa kalkmış:
“Hepinizden üstün benim.. ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir.. ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz.. dinler ve itaat ederler”
ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar… her biri diğerini itip kakıyor “en büyük benim” diyormuş… derken.. bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış… bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar..
ve YAĞMUR’un sesi duyulmuş…
“Sizi aptal renkler..bu kavganızın anlamı ne, bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz… Şimdi el ele tutuşun ve bana gelin”
Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar.. el ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay seklini almışlar..
Yağmur onlara “bundan böyle…” demiş..”her yağmur yadığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar..insanlara yarınlar için umut olacaksınız…..gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size G Ö K K U Ş A Ğ I diyecekler.. anlaştık mı?”
Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde G Ö K K U Ş A Ğ I belirir..
Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve hepimiz özeliz..bunu bilerek etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız.
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama
Kral bile onu kıskanırmış… Öyle dillere destan bir beyaz atı
varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…
İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.
“Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
“Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var..”
“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz”
demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
“Bir kez daha haklı çıktın” demişler.
“Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın”
demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.
“O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı
olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”
“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş,
ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”
Marmarise kara yolu ile 1.5 saat uzakta. Eski zamanlarda oraların kralının kızı ile bir balıkçı birbirine aşık olmuş. Ancak dünya hali o zamanda geçerli, kral kızı balıkçıya varamaz.. Üstelik bunu söyleyen baba da kral! Hal böyle olunca kız ile delikanli gizli gizli buluşuyorlar tabii… Kral baba bunu zaman içerisinde ögreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını. Diyorlar ki balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, ışıkla bulunduğu yeri işaret ediyor delıkanlıya. Ve Kral kızı ile delikanlı gün ağarana kadar aşk oyunları yapıyorlar birbirlerine… Kral bu, emirlerine kızı bile olsa karşı çıkanı öldürür. Bir gece kızını yakalıyor ve askerlerine kumsalda ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini söylüyor. Delikanli ışığı görünce atlıyor kayığına ve koşuyor bir manga askerin içine… Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür ucuna yetişmesi imkansız…Ama sevda bu, kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara… İste o anda bir mucize gerçekleşiyor! Kızın adım attığı her yer kumsala dönüsürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla… Kız kayığa kadar koşabiliyor ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip sallıyor okunu… Heyhat! Kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor… Derler ki o kumlar kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmışlar… Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonra ne gören var ne duyan…
Yeni evlendirdi oglunu dizinin dibinden hiç ayırmamıştı ne kadar da çabuk büüyüdü tam yirmisine girdi derdi iki lafın arasında.Ölen kocasından rahmetliden yegane varlık o kaldı babasına benziyor derdi unutamadıgı herşeyi oglunda tekrar buldurdu.Onu evericem torunlarımı sevicem yirmi yıl ona baktım ömrümün geri kalanını torumlarımla geçirecegim derdi hep.Her seferinde uzaktan bakar içi titredi annenin rüzger incitecek diye ödü kopardı gözlerinden sakınırdı oglunu ve gün geldi ve evlendirmek için hazırlıklara başladı rahmetliden kalan biraz parası vardı bir de yolun üstünde kıraç bir tarla onun satmakta istemiyoru aslında eşiyle oraya emek vermiş orayı adama benzetmişti kızıl bir hatıra gelir geçerdi içinden hep.Çocugun sevdigi kızı alcakta emine ile kaç zamandır avludan bacadan görüşüyordu mehmet herkez biliridi bu buluşmlarını `”’mehmedim derdi babası gibi kandırdı köyün en güzel kızını” kendi de babasına böyle bir orak tarlasında vurulmuştu.
Düğün günü geldi çattı kıraç tarla satıldı davulla zurnalar çalınmaya başlandı tam da istediği gibi bir düğün olmaya başladı annenin mutluluk dirhem dirhem gözlerinden akıyordu …..
Ve gelinini eminiyi aldı ogluna memedine memedim derdi hep severken saçlarını okşarken de mehmetçiğim .Gel zaman git zaman mehmetin de askerleik çagı geldi celp kagıtlarını aldı muhtardan korktugu başınna geldi gözünden bile sakındıgı oglu KOREYE askere gidiyordu kınalı kuzum dediği oglunu kınaladı
Anadoluda üç şeye kına yakarla ASKERE vatan için kurban olsun diye,GELİNE giitigi eve ve kocasına kurban olsun diye ,KOÇ a ALLAH a kurban olsun diye….
Tam 1,5 yıl geçti 27 günlük evli kaldı memet i,1,5 yıldır ses yok seda yok TÜRK milletinin o kadar canı yanıyor ki hergün binlerce şehit haberi annenin kulağı radyoda ne duymak istiyor neden duymamak günler günleri kovaladı memedinden bir heber alamı yor anne kınalı kuzusu yoksa vatana kurban mı oldu??.Öyle yada böyle şehit olsa haberi gelirdi artık ümitler tükenmeye başlamıştı gelini için için aglıyordu her gün neden olsa 27 gün hepsi bir arada kaldıkları son umutta tükenmiştiki bir gün bir faks aldılar faks aynen şöye;;
Annem karagölü annem ve karımı eminim hayatımda sahip oldugumn iki yegane varllık tam 1,5 yıl geçti savaş biiti binler anne yetin binlerce çoçuk babasız kaldı ama anne ben cuma gün ki saat 1,30 treniyle tren garında olurum ellerinden öperim
oglun MEHMET DELİFIRAT
O gün bayramlıkları giydi anne uyku girmedi sabahlara kadar gözlerine oglu için böreklermi yapmadı pastalar mı yapmadı güneşle beraber tren garındaydı hatta güneş anne tren garındayken dogdu ssatler saatleri kovaladın 1,330 treni nihayet geldi gözler yavrusunu arayan bir ceylan gibi tüm vagonları tek tek aradı ama oglu yoktu gelenlerin için de belki sonraki trendedir diye düşündü son tren 4,30 daydı ama ondada yoktu oglu akşlam ezanı okunmuş anne umudu tükenerek evin yolunu tutmuştu.Giderken kesin yarın ki trende gelir diye düşündü eve geldiğin de kapıyı aralık buldu birden heyacanlandı o da ne gelinin odasından bir erkek sesi gelmekteydi birden beyni döndü tgelini yani kızı emine memedine nasıl ihanet ederdi duvardan asılı yine rahmetlinin kullandıgı tek tüfegi aldı odanın kapsını tekmelediği gib çarşafın altındaki geline ve yanındaki erkege hiç düşünmeden ateş tek mermi ile öldüremeycegini düşündü tüfegi doldurup bir daha ateş etti .hak yerini buldu dedi mehmedine ihanet eden gelini ve dostuınu öldürmüştü heyacanı yatış tı kanlı çarşafı yavaşca kaldır dı düşündüğü gibi altındaki gelini idi ama o erkek oglu MEHMETTİİİİİİİ
Mehmet eve 1,30 treninden indiği gibi gelmişti.Kanlıı çarşafı eline alarak aglamaya başladı ve o agıt bu gün hala kulaklarımızda
kırmızı gül demet demet………