Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Gözlerini açtığında masmavi bir gökyüzü, çiçeklerle dolu bir yamaç. Yaklaşık dört saattir uyuyan serdar şiddetli bir ses gürültüsüyle gözlerini açtı. Kolunda şiddetli bir acı ve gövdesine sızan kan pıhtısı. Kolu yırtılmış ve şiddetli kan kaybediyordu. Tüm gücünü toplayarak ayağa kalktı ve tüm hızıyla sesin geldiği yere yöneldi. Uzun bir yürüyüşten sonra mahşer topluluğunu andıran bir mekânda şiddetli feryatlar yardım isteyen insanlar kan gölünü andıran çukurlar ve cehennem ateşine benzer alevler arasında kendi yarasını unutarak başkalarının yardımına koşuyordu. Alanında uzman bir cerrah olan serdar, ilk defa malzeme kullanmadan birilerinin yardımına koşuyordu. Vadi uzun, birbirinden aciz insanları bir arada gördüğünde ilk defa mesleğinin yetersizliğini burada hissetti. Kalbi durmuş yardım bekleyen yaşlı kadını görünce ilk müdahaleyi bu kadın üzerinde yapmayı planlarcasına hızla kadına ulaştı ve uzun süreli kalp masajından sonra kadının gözlerini açtığını hissedince kadını uygun bir yere sürükleyerek tekrar kalabalığın arasına daldı. Etrafta yüzlerce ceset, zavallıca ölmeyi bekleyen insanlar arasında sağlam olduğunu hissettiği kişileri yardıma davet ediyor ve etrafta elinin uzandığı kişilere yardıma koşuyordu. Kolundaki yırtık ağrı şiddetini arttırmıştı. Hızla kan kaybediyor olması halsiz vücudun bir kenara yığılmasına sebep olmuştu. Tam bu sırada hamile, doğum kasılmalarını yaşan bir bayana rastladı. Kadın bebeğinin verdiği ağrıyla kendini serdarın yanına attı. Burada herkes yardıma muhtaç vaziyetteydi. Serdar’ın yardım çağrısını duyan hamile bayan sırtındaki ağır çantayı bırakarak çaresizce serdar’ın gözlerine baktı. Serdar kadına çantasında parfüm, iğne, ip olup olmadığı sordu. Kadın çantasından ilerde doğacak çocuğu için ördüğü kazağı, yumak dolusu ipi ve el losyonunu çıkardı. Serdar kolundaki yırtığı kadına göstererek, bu yırtığı dikebileceğini söyledi. Serdar kollarını kaldıramayacak halsizlik içerisinde kadından yardım istiyordu. Kadın bunu yapamayacağını söyleyerek hızla yerinden kalktı. Serdar elindeki örgüden farksız bir şekilde kolundaki yırtığı dikmesini istiyordu. Kadın, doğum sancılarının azalmasına şükrederek serdar’ın koluna losyonu dökmeye başladı. Serdar’ın verdiği taktiklerle kolunu dikmeyi başaran hamile kadın, son olarak da serdarın kravatını çıkarmış ve koluna bandaj olarak uygulamıştı. Yavaş yavaş feryatlar azalıyor, sağ kurtulmayı başaranlar olup bitenlere şaşkınlık içeren gözlerle bakıyordu.
Avustralya - Kayseri seferini yapan 8:15 uçağı. Avustralya’dan kalkan 2161 sefer sayılı Airbus A420 uçağı, Pasifik okyanuslarının 1500 mil ötesine ulaştığında kaptandan bir anons yükseliyor. Uçağın teknik bir hatadan dolayı geri dönmesinin gerektiği anons ediliyor. Hayret ve şaşkınlık içeren uğultular arasında uçak geri dönüyor. Anons yapılıp geri dönülmesiyle birlikte 500 mil ilerleyen kaptan keyt, ikinci bir anons yaparak, herkesin kemerlerini takması ve ikinci bir anonsa kadar yerlerinden kalkmamalarının gerektiğini söylüyor. Kendilerini gürültü ve şaşkınlık içinde bulan yolcular, hava boşluğunun verdiği sarsıntıyla birlikte uçak içerisinde feryatlar koparıyor. Uçak şiddetli bir türbülans geçiriyor ve sonucunda hızla yüksekliğini kaybediyordu. Bir anda hava maskeleri patladı ve uçak kokpit ve kuyruk kısmından 3 parçaya ayrıldı.
Dr. Serdar kolunun acısının dinmesiyle birlikte olan bitene anlam vermeye çalışıyor, en kısa zamanda yardım uçaklarının geleceğini söyleyerek yolcuları sakinleştirmeye çalışıyordu. 180 kişilik uçaktan sadece 38 kişi sağ kalmayı başarmıştı. Hayatta kalmayı başaran yolcular uçak enkazından su ve yiyecek topluyor ihtiyaçlarını azda olsa gidermeye çalışıyordu. Uçağın ana gövdesinde 38 yolcu vardı. Kokpit ve kuyruk kısmı kayıptı. İran muhafızlarından sayid uçağın kokpit kısmının bulunmasıyla yardım çağrısı yapılabileceğini söyledi. Dr. Serdar ve sayid ağaçlar arasına dalarak kokpiti aramaya başladılar. Büyük bir alev yığınına dönen kokpit çıkardığı dumanlar sayesinde yerini kısa bir sürede belli etmeyi başarıyordu. Hızla kokpite giren sayid kaptan yardımcısının ölmediğini fark etti.
Uçak Pasifik okyanuslarında seyir halindeyken barbula şeytan üçgeninin etki alanına girmiş, karadelik uçağın iletişim ağını koparmıştı. Teknik hatayı kısa sürede fark eden kaptan keyt uçağı tekrar Avusturya’ya yönlendirmiş ama 500 mil ilerisinde şiddetli türbülansa engel olamamıştı. Uçağın alçalmaya başlamasıyla okyanusa gömülme riskine karşılık adaya iniş yapmak en mantıklı karardı. Telsiz ağı 500 mil ötede kopmuş ve yardım birimleri uçak enkazını yanlış yerde arıyordu. Uçakta yer sinyali gönderecek ikinci bir telsiz olmasına rağmen yeterli güç kaynağının olmaması 15 saattir mahsur kalmaya sebep olmuştu. Kurtarma ekiplerinin 6 saat gibi kısa bir sürede ulaşması gerekirken yanlış yer tahmini yüzünden 15 saattir kimsecikler yoktu. Kurtarma ekipleri yanlış bölgede de olsa sürekli enkaza ulaşmaya çalışıyor, kazanın 15 saati geçmeside Pasifik okyanusunda yaşam umutlarını tüketiyordu. Birkaç tane bavul, sınırlı sayıda su ve uçak enkazından başka hiçbir şey yoktu. Yolcular arasında iş bölümü yapılacak, kurtarma ekibi ulaşıncaya kadar hayatta kalma mücadelesi verilecekti. Gece karanlığının görünmesiyle anlamsız bir sessizlik korkulu karamsar gözler hala yardım gelebileceği umuduyla yaşattıkları moral motivasyon sözleri. Yeni bir günün doğmasıyla birlikte etrafta hiçbir ses hareketlenmesi yoktu. Sabaha kadar uyku görmeyen gözler yorgunluğun verdiği dermansızlığa zor dayanacak durumdaydı. Hayatta kalmayı başaranlar arasında 8 aylık hamile bayan, bürokrat, astım hastası genç kız, Çinli biyologlar ve birbirinden farklı 38 yolcu bulunuyordu. Yiyecek ve suyun hızla tükendiğini gören yolcular hayatta kalma mücadelesini geri kalan erzakları düzenli kullanarak geçirmeye çalışıyordu. Kullandığı ilaçların uçak enkazıyla birlikte yanması, astım hastası genç kız için yaşam mücadelesini imkânsız hale getirmişti. Astım koması yaklaşan genç kız için bir şeylerin yapılabileceğini söyleyen Dr. Serdar, kızın nefes alışını rahatlatacak bir şeylerin yapılabileceğini mırıldandı. Çinli biyologlarla adaya açılan Dr. Serdar papatya çiçekleri, ısırgan otu ve değişik türden bitkileri toplayarak sahile döndü. Serdar ve biyologların ortak çalışmasıyla oluşturulan karışım, astım hastası kızı bir süre daha idare ederdi. Zaman kısıtlı ve hızla tükeniyordu. En büyük tehdit su ve yiyecek eksikliğiydi. Adadaki imkânlar çerçevesinde hayatta kalmalarının gerektiğini söyleyen sayid, balık tutarak, meyveleri kullanarak bir süre daha yaşayabileceklerini söylüyordu. Hızlı bir şekilde iş bölümü yapılmış, hasan ve sayid örgü ipinden elde ettikleri ağla okyanus kıyısında avlanmaya çalışıyordu. Akşam için ilk av ağlarına takılmıştı. Ateşi hazırlayan hasan, ahtapot ve yengeçlerden oluşan menüyü ateşe yerleştirdi. İlk gece için hiç de kötü sayılabilecek bir menü değildi aslında. 30 saati geçmesine rağmen kurtarma adına hiç hareketlilik yoktu. Gece olmuş ve yorgunluktan çökme vaziyetine gelen yolcular gözlerini kapatmamanın verdiği acıyla sabaha ulaşmak için dualar ediyordu. Gecenin sessizliğini yırtan bir ses. Nerden geldiği belli olmayan bu ses ada da yolculardan başka kimselerinde olduğuna işaretti. Büyük bir şiddetle uyanan yolcular bu sesin kaynağının verdiyi korkuyla birbirine kenetlenmiş göz yaşları sel olmuş akıyordu. Kısa süren sesin ardından eski matem havası tekrar oluşmuştu. Ada da olup biten herşey korkuları bir anda zirveye çıkarıyordu. Sabahın ilk ışıklarının görünmesiyle birlikte ormandan gelen bu sesin kaynağı yolcular arasında merak konusu olmuştu. Beklide kurtulma adına bir şans yakalabilirdi. Bu sesin kaynağını aramak için ormana açılan hasan kısa bir süre sonra elindeki yavru domuz ölüsüyle geri dönmüştü. Hayatta kalmak adına bir besin kaynağı daha oluşmuştu. Ne zamana kadar yenilebilirdi ki domuz eti? Yolcular ada da yaşanan bu garipliği çözmek için seferber olmuşlardı. İnsan eli görmemiş bu adada domuzların ne işi vardı. En yakın kıyı ortalama 1000 mil ötedeydi. Daha önce birilerinin bu adayı kullandığı kesindi. Biyologlar etrafta çalışmalara başlayarak daha önce bilimsel bir çalışma yapılıp yapılmadığını araştırmaya başladılar. Yaklaşık bir hafta geçmişti. Domuz, balıketi ve yağmur sularından oluşan birikintilerle yaşam mücadelesi devam ediyordu. Umutlar gün geçtikçe azalıyor, kurtarılma beklentileri de körelerek karamsarlığa dönüşüyordu. Elektronik alanında uzman olan sayid ve beraberindeki yardımcı pilot sürekli adada dolaşıyor ve en ufak bir izin bile kurtuluşa götüreceği düşüncesiyle sürekli çabalıyorlardı. Hamile bayanın doğum zamanı yaklaşmış, bu şartlar altında doğum yapması kadının ve bebeğinin sonu olabilirdi. Artık yapılabilecek tek şey vardı. Ada da yetişen ağaçlarla sandal oluşturup okyanusa açılmak. Başka çareleri yoktu. Ada da kalarak ölümü beklemektense risk alıp okyanusta ölmek tüm yolcular için daha mantıklıydı. Tekrar dan bir iş bölümü yapılmış ve hamile kadına kadar tüm yolculara iş verilmişti. Bir kısmı ağaç kesecek bir kısmı yiyecek depolayacak bir kısmı sandalın yapımına başlayacaktı. Okyanusa, en az 1 aylık su-erzak birikintisiyle açılmaları gerekiyordu. Uçağın arıza verdiği bölgeye açılacak, en ufak bir hareketlilik hissettiklerinde uçak enkazından kalan havai fişekleri ve sandal içindeki odunları ateşleyeceklerdi. Tüm yolcular aldıkları görevlerle çalışmalarını hızlandırmış gece gündüz demeden sandalın yapımını tamamlıyorlardı. Ağaçlar kesiliyor, domuzlar avlanıyordu. Tam bu sırada ilginç bir olay yaşandı. Avlanan domuzlardan birinin derisi yüzülürken deri altında ufak bir güç kaynağı ve domuz takibinde kullanılan alıcı bulundu. Tüm umutlar bir anda yeşermiş ve ada üzerinde birilerinin olabileceği ihtimali güçlenmişti. Bu gizemli adada bir şeyler oluyor ama hiç kimse olan bitene anlam veremiyordu. Güç kaynağı itinayla alınmış ve diğer domuzlarda da aynı aygıttan olabileceği düşünülerek tüm yolcular domuzlara yönelmişti. Saldırgan olan domuzlara yaklaşmakta çok güçtü. İnsanı görünce kaçan domuzlar yiyecek olarak da ormandaki meyveleri tüketiyordu. Birkaç güç kaynağını bir araya getirerek telsize bağlanabileceğini söyleyen sayid karamsar gözlerle teklifini serdar’a iletti. Uzun düşünmelerden sonra sandal yapımı ertelenmiş ve sayid’in fikri bir anda umutları tekrar diriltmişti. Telsiz temizlenip mekanizması çözüldükten sonra gerekli olan birkaç güç kaynağı ve telsizin sinyal yakalayabileceği yüksek bir tepe. Ormana açılmak risk istiyordu, ama büyük bir tepe bulup tek sinyal gönderme hakları vardı. Güç kaynağının ömrü sadece bir sinyale müsaade edebilirdi. Güç kaynağı toplanarak en yüksek tepe bulundu. Tüm hazırlıklardan sonra telsiz çalıştırıldı ve sinyal yakalandı kısa bir süre sonra güç kaynaklarının ömrünün tükenmesi telsizin tekrar kapanmasına neden oldu. Aslında yeterli bir süreydi. Sinyaller merkeze iletilmiş ve en kısa sürede yardım gelecekti. Umutlu gözlerle tekrar sahile dönen yolcular, sandal yapımı için topladıkları odunları ateşe vererek çıkardığı alev ve dumanların yer tespitinde etkili olacağı düşüncesindeydiler. Beklenen an oldu ve karşıdan yardım helikopterleri göründü. 2 ambulans helikopterden oluşan 8 helikopter adaya iniş yaptı. Ada izinsiz çalışan bilimcilerin gözdesiymiş. İzinsiz bir kolonlama çalışması sonucu adaya yavru domuz bırakan bilimciler adayı uzaktan izleyerek domuzların yaşam mücadelesini gözlüyorlarmış. Uçağın adaya iniş yaptığının farkında olmalarına rağmen yaptıkları gizli çalışmanın ortaya çıkabileceği endişesiyle görmemezlikten gelmiş ve yolcuları ölüme terketmişlerdi. Talihsiz bir uçak kazası bilimi kötüye kullanmak isteyen bilim sahtekârlarının da sonu olmuştu. (17.03.2008 21:53:29)
SAMET YORGANCI
At Arabacısı
Kendi ellerimle özenerek yaptığım at arabası hafiften eğimli yolda ağır ağır ilerliyordu. Yolda yağmur sularının açtığı küçük çukurlar yorgun bedenimi sarsıyor, başımdaki ağrıları arttırıyordu. Yatsının okunmasından sonra boşalan sokaklarda arabamın kontrolünü atlara bırakmıştım. Gördüğüm insanlara selam vermemek için başımı çeviriyor, fakat “Geçmiş olsun Cafer Usta!” diyen alaycı sesleri duydukça delik deşik dudağıma bir ısırık daha atıyordum.
Namı tüm Batı Anadolu’yu sarmış at arabalarıma Yunan’ın el koymasına canım daha da bir sıkılmış, üstelik o soysuzlardan yediğim dipçik darbesi de sinirlerimi iyiden iyiye germişti. Eve gidemezdim. Çocuklarımın yüzüne bakamazdım. Aklıma gelen ilk yer kalaycı Mustafa’nın eviydi. Akşam namazından beri bir oraya bir buraya giden atlarımın hafiften homurdanmaya başladığını da hissettim. Altındaki minderin yerini düzelttim ve arabanın istikametini Mollaarab’a doğru çevirdim.
Mustafa beni içeri buyur etti. Kendisi de arabanın iyi gizlenip gizlenmediğini kontrol etmek için tabanının deliği belli olan eski sandaletlerini ayağına takıştırarak ahıra doğru yöneldi. Ben de köselelerimi çıkardıktan sonra Mustafa’yı eşikte beklemeyi uygun görmüştüm. Birkaç dakika sonra yüzünde geniş bir tebessümle kapıda belirmişti Mustafa. Elinde bir kâğıt dizisi vardı. Büyükçe yazılmış birkaç harf… Ahırdan mı getirmişti bunu? Yüzümdeki şaşkın bakıştan anlamış olmalı ki “Açıklayacağım, hele bir geçelim içeri”. Koluma girerek hızlı adımlarla beni üst kattaki misafir odasına sürükledi. İçeri buyur etti. Hanımın getirdiği ayranı hızla doldurarak konuya geçti:
—Bizim Şakir geldi bugün benim dükkâna. Elinde genişçe bir kağıda sarılmış yük vardı. Yine Allah rızası için mahallenin garibanlarından kalaylanması gereken şeyleri toplayıp getirdi sandım. Yüzünde güller açıyordu.”N’oldu, ne bu sevinç?” dedim ama cevap vermedi. Yükü açmaya başladı aceleyle. Önüme bir deste kağıt attı sonuçta. Elle yazılmış bir basit kitap sandım ama yanıldığımı anlamam uzun zaman almadı. Bu normal bir yazı değildi. Sayfaları karıştırdıkça heyecanım giderek arttı. Eğer yorgun değilsen sana da okuyayım.
Mustafa lafı uzattıkça ağran başım çatlayacak gibi oluyor, oyalandığı her saniye içimden ona saldırmak geliyordu. Allah’tan sabırsızlığımı anlamış olmalı ki hızla okumaya başladı:
“Şanlı Anadolu Halkı, Ayağa kalk. Doğrul. Silahını Al ve Şanlı Anadolu’nu Kanlı Ayaklarıyla Kirleten Canilere Boyun Eğme.” Bunun gibi birçok coşkulandırıcı ve duygulandırıcı slogan arka arkaya sıralanmıştı. Mustafa okurken göğsü hızla inip kalkıyor coşkunun ve hüznün harmanlandığı sesi odanın içinde yankılanıyordu. Gözlerimden süzülen gözyaşlarımı saklamak için başımı eğsem de hıçkırıklı nefesim beni ele veriyordu. Ama çocuksu gözyaşlarımızı ben de umursamıyordum Mustafa da umursamıyordu.
Artık daha fazla dayanabileceğime ihtimal vermediğimden ayağa kalkmak için hamle yaptım fakat güçlü adaleli bacaklarımın yerine sanki bir çift kürdan gelmişti. Zorla doğrulduğumu anlayan Mustafa kitapçığı kapattı ve bana yöneldi. O an aylardan beri kurduğumuz planı uygulamaya koymaya karar verdik. Coşku ve kinle dolmuş gözlerimden akan yaşları silerek akşamüstü gitmeyi aklımın ucundan dahi geçirmediğim evime doğru yöneldim. Vardığımda evde ışık yoktu. Kapıdan içeri süzüldüm Holün orta kısmında yer alan koyun yününden halıyı bir yana iterek gizli deponun kapağını yokladım. Işığı açacaktım fakat çocukları uyandırmak istemedim. Kapağın geniş sapını bulduğumda tüm gücümle asıldım. Kedi miyavlamasına benzer bir sesle açılan kapak altında yılların hatıralarını saklıyordu. Yemenden, terhis edilen birliğimden dönerken yanıma aldığı birkaç dinamit lokumunu örümcek ağlarıyla kaplanmış kutunun içinden çektiğimde aklıma çarpışma günlerim geldi. Bir gece kumandanımın emriyle gizlice sızdığım İngiliz birliklerinin dinamit lokumlarıyla patlattığım cephanelikleri aklıma gelince göğsümü gerdim. İhtiyacım olan cesarete sahip olduğumu tekrarladım kendime. Sonra en uzun fitilli lokumu avuçladım. Bu karanlıkta bulmam zor olmuştu. Lokumu ararken depoya gizlediğim tüfeğin süngüsünün kanattığı elimi duvara sürdüm ve cebimden çıkardığım mendille sargı yaptım. Mustafa’ya yazdırdığım veda mektubumu da büyük oğlum Enver’in ceketinin cebine iliştirdim. Üzgün değildim ya da korkmuyordum. Tek endişem geri gelemezsen Yunan’ın oğullarımı ezmesiydi. Ama ben bunu Yapmazsan Yunan başka yetimleri ezecekti. Kararlı adımlarla gecenin karanlığına attım kendimi.
Mustafa’yla buluştuğumuzda sabah namazına az bir vakit kalmıştı. Belimdeki tabancayı sonra da omzumdaki tüfeği yokladım. Dokundukça cesaretleniyordum. Adımlarımızı hızlandırdık. Birlikte eski okulumuzun karşısındaki yıkıntı duvarın yanına kadar geldik. Gelirken birkaç Yunan devriyesi haricinde kimseyle karşılaşmadık. Onların da bizi durdurup “Nereye gidiyorsunuz bu saatte?” diyecek cesaretleri yoktu. Kısa bir bekleyiş sonunda Çingene Remzi’nin gelmesiyle takım tamamlanmıştı. Onunla da helalleştikten sonra elindeki yeni yakılmış ateşi aldım. Bakışlarım önceleri mektep olan ama şimdi Yunan’ın cephane olarak kullandığı binaya doğru çevrilmişti. Kararlı adımlarla binaya yaklaşmaya başladım. Mustafa ile Remzi’nin koşarken çıkardıkları sesleri bile fark etmedim. İçim kan ağlıyordu. Dün bahçesinde gezdiğimiz, sıralarına oturduğumuz mektebi dinamitlemek için buradaydım. Onlarca soru beynimi kemirirken delikten geçerken kısmen sönmüş ateşin kalan kıvılcımlarıyla uzun fitilli dinamiti ateşledim.
Mustafa sağa, Remzi sola koşuşturup ellerindeki tüfekleri ateşlediklerinde acemi Yunan veletleri korkulu gözlerle baskın sanıp tüfeğe sarıldılar. Bir kıymettir koptu. Ben de fırsattan istifade hızlı adımlarla okulun arka duvarındaki küçük deliğe yöneldim. Sürünerek deliği geçtiğimde etrafa bakmadan hedefime yöneldim. Sinek vızıltısına benzer sesler çıkaran dinamiti mektebin kiler olarak kullandığı zeminin altındaki odanın hizasına bıraktım. Muhtemelen onların patlayıcıları buradaydı. Yüzümde beliren muzaffer ifadeyle arkamı döndüğümde şaşkın gözlerle buraya doğru koşturan iki Yunan’dan biri elindeki tüfeği ateşlemiş, isabetsiz yol alan kurşun sol omzumu bulmuştu. Belimdeki silaha davranarak ikisinin de icabına baktım ama artık kaçmama imkân yoktu. Esir düşmeyecektim. Asla! Çevremi saran soysuzlar dengesizce ateş ediyorlardı. Yarım saate kalmak cesedimin serileceğini biliyordum. Birden aklıma ayağımın ucundaki dinamit geldi. Fitil artık son dakikalarını oynuyordu. Duvara yaslanıp ölmeyi mi beklemeliydim. Hayır! “Belki birini daha yanında götürürüm” düşüncesiyle kullanımında usta olduğum tüfeği omzuma dayadım. Karşımda duran duvarın deliğinden geçtiğimde kâbus sona erecek ve belki çocuklarımı bir daha görebilecektim. Tüm cesaretimi topladım ve duvara doğru koşmaya başladım. Sağ omzuna dayalı tüfeği ateşlediğimde yere serilen bir siluet fark ettim. Cesaretim artmıştı. Fakat Mustafa ve Remzi’yi boş veren askerler geri dönünce sanki bir infazın kurbanı durumuna düştüm. Tüfeğin ikinci kurşunu da daha siper almamış koşan bir Yunan’ı buldu. Tam ”İşte başardım, çok az kaldı.” derken bir acı… Aynısından bir tane daha ve bir tane daha… Artık talim hedefine dönüşmüş vücudumun kontrolünü yitirmiştim. Kurtulmayı beklemiyor olmama rağmen içimde bir umut filizlendiren bu kadim duvarın dibine yığıldım. Gençliğimde sırtımı dayayıp şiirler mırıldandığım bu duvarın dibine…
Gözlerimin hafiften kararmaya başladığını hissettim. Son dünya kelamlarını söylemek için doğruldum. Vücuduma aniden dolan ilahi güç beni bile korkutmuştu. Mutluluk çığlıklarımın süslediği kelime-i şehadetimi tekrarladıkça beynim boşalıyor, rahatlıyordu. Artık her şey anlamını yitirmişti. Düşünemiyor, hissedemiyor, hareket edemiyor sadece bir makine gibi Yunan’ın bile sayısını sayamadığı kelime-i şehadetleri sıralıyordum. Vücudum giderek hafifliyordu ve ben gerçek sahibe doğru yol almaya hazırlanıyordum. Arkamda bir mektup, üç boynu bükük çocuk ve bir de temelleri çürümeye yüz tutmuş evimin duvardaki kurumuş kan lekesi bırakarak…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde,eski ülkelerin birinde,dünyalar güzeli bir prenses yaşarmıııııış.
Bu güzel prensesin,yüzü gibi kalbide çok ama çok güzelmiş.Ülkesinde çok sevilen bu prenses herkese herzaman iyilik yapmayı kendisine borç bilirmiş.
Tabi onu bu çok sevilmesinden dolayı çekemeyen arkadaşları varmış.Ama o yinede onları çok sever, herkesin iyi olması için çabalar dururmuş.Bazı olayları farkeden karşı ülkenin prenside,uzaktan onu izler ve her fırsatta ona yardım etmekten kaçınmaz,ona gelecek zararları önceden sezinler ve prensesin haberi olmadan ona yardım edermiş.Günler günleri kovalamış,aylar ayları,yıllar yılları.Prenses,yaptığı iyiliklerin karşılığının iyilik olarak döneceğini zannedip iyiliklerine devam etmiş.Ama birgün ülkeye bir cadı çıkagelmez mi!Cadı yaptığı büyülerle kendini herkese bir melek olarak göstermiş.Onun bu,güzelliğini ve iyi huyunu görüp aldanan köylüler ve güzel prensesin arkadaşları bizim güzel prensesin yüzüne bakmaz olmuşlar.Cadı,öyle büyüler yapıyormuş ki herkesi kendine hayran bırakıyormuş.Prensi bile kendine aşık etmiş.Prens artık güzel prensesi unutup,güzel görünen maskeli cadının peşinde gider olmuş.Bunu farkeden güzeller güzeli prenses artık saçını taramaz,kendine bakmaz ve hatta yemek bile yiyemez olmuş.Bu arada kendini büyülerle güzel gösteren cadı,karşı ülkenin prensiyle evlenmez mi?Güzel prenses, arkadaşlarını kaybetmekten buna daha çok yanar olmuş,gözlerinin yaşı hiç dinmemiş.Yemeden içmeden iyice kesilmiş.Bu haksızlığa anlam veremeyen güzel prensesin kalbi çok ağlamaktan gel zaman git zaman bir taşa dönüşmüş ve bir daha açmamak üzere herkese kapısını kapatmış.Sarayında mutsuz yaşantısına devam etmiş.
Sonunu mu merak ettiniz belki birgün o prenses gelir ve anlatır size?
Yaşanmış Bir Sevda Masalı
“(*)Dünyada iki gül olsun, biri kırmızı biri beyaz, sen beni unutursan kırmızı gül solsun, ben seni unutursam beyaz gül kefenim olsun”.
“Bir söylenceye göre düşman iki ailenin çocukları olan Ali ile Zehra biribirine ölesiye sevdalıymışlar. İki genç daha çocukken ailelerinin düşmanlığına rağmen, gönül verip sevmişler biribirilerini. Aşkları, gökle- yerin aşkı kadar büyük, çiçekle suyun-aşkı gibi temizmiş…
Günler gecelere, geceler günlere akıp giderken, herkes aşkına göre almış hisesini hayatın pınarından.. Yıllar su gibi akıp gitmiş, Ve yöre de herkesin dilinde Zehra kızın güzelliği söylenir, Zehra kızın güzelliği konuşulur olmuş. Taa.. topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, inci dişleri, kıpkızıl dudakları, pembe yanakları ve tanrı heykelleri gibi kusursuz bedeni ile perileri kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış…
Derken Ali ile Zehra büyüyüp evlenme çağına erişmişler ama evlenmelerine her iki tarafta bir türlü razı olmamış. İki düşman aile arasında kavgalar başlamış, günlerce silahlar patlamış…
Zehra ile Ali de çevrelerine aşklarını, biribirine bağlılıklarını kanıtlamak için evlerini terkedip iyi yürekli bir çobanın yardımıyla uzak bir vadideki mağaraya gizlenip yıllarca orada barınmışlar.
Zehranın kardeşleri her yeri aramış taramışlarsa da hiç bir yerde izine rastlamamışlar. Epey bir zaman yabani meyveler, bitkiler, kökler yiyerek ve geceleri çobanın köyden taşıdığı yiyeceklerle yaşamını sürdürmüşler…
Dolunaylı gecelerde iki derin vadi arasındaki mağaranın önünde oturup, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak dağlara, taşlara türküler yakmışlar.br>
Zehra kızın saçları gece, gözleri yıldız, bakışları gökkuşağını andırırmış. Baktıkça rengarenk bir ahenk sararmış vadinin içini… Her sabah gün burada aşkla başlayıp, aşkla bitermiş… Kuşların inceden soluyuşu, ağacların nazlı nazlı sallanışı, yaprakların hışırtısı bir başka güzelleştirirmiş çevreyi… Renk renk, desen desen çicekler içinde, pınarların da akışıyla bu renk ve ahenk harmonisi, iki gönül coğrafyasının ve iki yurek ikliminin mutluluğuyla uzayıp gitmiş günler…
Genç adam sevdiği kıza her gün hayran hayran bakarak sazına sarılıp türküler dizermiş ırmaklara… Dağ, taş dillenirmiş sesinde… Sevdiğinin gözleri denizin incileri, dişleri mercan, saçları gecenin karanlığı, gülüşü bahar gülü kadar güzelmiş, güldükçe cangülleri saçılırmış dağa, taşa…
Sonra Zehra kızın kardeşleri iz sürüp yatmışlar pusuya. Herşeyden habersiz dağlara, kayalara saz çalıp sevdiğinin ceylan gözlerine türküler söyleyen Ali tek kurşunla kayadan aşağı yuvarlamışlar.
Ağıt yakıp saçlarını yolan Zehra kız Ali nin acısına dayanamayıp ümitsizliğe kapılarak oda kendini aynı uçurumdan aşağı bırakır.
İkisi yan yana gömülür. Sonraları kızın baş ucuna ak, erkeğin başucunda al bir gül fidanı çıkar ve her bahar yeşerip biri ak biri kırmızı gül açarak biribirine sarılarak tekrar kavuşurlar hiç ayrılmamak üzere….
Yelpınarın suyu gövdelerine değdikçe ağlamışlar, iri iri yaşlar süzülmüş yapraklarından… Beyaz duvağını takıp tomurcuğuna, ağıtlar yakmışlar kayalara dönüp sırtını munzur dağına. Ne zamanki acısı, ne zamanki hasreti işlemiş kayalara bu iki çiçeğin, paramparça olmuş kayalar, her parça kızıl bir ağgül olmuş kanamış. Yıllarca pınarlar kan akmış… Tarifsiz bir acı çökmüş her yana…
İşte o gün bu gündür her bahar biribirine kenetlenen bu iki çiçeğin olduğu yerde ağlama ve inilti sesleri duyulur geceleri… Halk arasında mağaranın önünde gömülü olduğuna inanılan bu iki sevgilinin aslında ölmediklerinin, onların değişik zamanlarda değişik şekillerde göründüğüne dair rivayet edilir.
Halk arasında hala iki sevgilinin, iki çiçeğe dönüşerek yaşadıklarına inanan yörenin gençleri. Bu söylentilerin de etkisiyle olacak ki, her bahar mağarayı ziyaret ederek dilek tutup kısmet ve murat duası ederler…
Rüzgarın sesi bu yörelerde her gece yaşanmış efsaneleri fısıldar. Bazen yaşlı bir ninenin anlattığı masalda dillenir, bazen de bir sazın tellerindeki ezgide…
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş…
Kuşlar Simurga inanır ve onun kendilerine kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurgu bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurgun kanadından bir tüy bulmuş. Simurgun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurgun huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurgun yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağının tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş,
Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurgun yuvasını bulunca öğrenmişler ki;
“SİMURG ANKA Otuz Kuş” demekmiş.
Onların hepsi Simurgmuş. Her biri de Simurgmuş.
Simurg Ankayı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.
Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…
Ben Bir Pepuk Kuşuyum
Ben bir pepuk kuşuyum dalında yaralı duran
dağların yamaçlarında kenger
nazlı bir kızın gözlerinde iki yetimlik ah!
içinin kızıllığınca gül ve yangın
her bahar lavlara
korlara
ateşlere düşer yüreğim
bir söğüt dalının
efil efil titreşen yaprağıdır yüreğimdeki
açarım yarasını bakarım canyerimin ağlayamam
acının ve sevginin kesiştiği yerde
iki çığlık arasında kaldım ah
acılı rüzgarlara bıraktım kanatlarımı
istedimki kuş olayım
kanatlarımın altında saklayayım
alıp gideyim başımı dağ dağ
göklere yazayım hasretimi
istedimki ağaç olayım
üzerinde yeşereyim
gölge edeyim her yaz
her güz dökülsün yapraklarım
serileyim üzerine ah! edeyim
istedimki yağmur olayım
yüreklere yağayım her bahar
sel olayım dere tepe
katayım önüme tüm acıları
denizlere, okyanuslara götüreyim
istedimki ıstırabın sunaklarında
karalanmış rengi olayım yaşamın
sonsuzluğun kurgusunda cezalanmış acı
binlerce yıllık geçmişimle
her bahar beni anlatsın analar çocuklarına,
babalar beni anlatsın
istedimki yürekteki her çiçeği
gözyaşlarıyla besleyeyim
kuruyup gitmesin diye
istedimki dağlara sesleneyim yazgımı
özlemlere söylenen türkülere sesleneyim
gelip geçenler okusun diye gözlerimdeki şiiri
istedimki dağlara yazayım hasretimi
ovalara, denizlere, gökteki yıldızlara
yağmur olayım gökkuşağını hediye edeyim
parça parça olayım her fırtınada
mutluluk ağacında hüzün çiçeği olayım
her yıl çoğaltayım acılarımı
Pepuk Kuşu Efsanesi
Munzur dağı eteklerinde kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerde. Baharın geleceğini muştulayan cemreler beklenir. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düşer. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla…. Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başlar. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, bitkilerin, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep olur. Bir umut olur canlı cansız tüm varlıklara.
Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliveriri dağlara, ovalara, kırlara. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler (sosın) kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa yayarlar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.
Baharın gelmesiyle birlikte; kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, daha bir çoşkuyla eser rüzgar.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger, karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir çocuklar için. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir. Farklı biçimde de olsa kengerin bittiği her yerde pepuk kuşu efsanesi bilinir ve çocuklara anlatılır…
Efsane, kimi yerlerde farklılık da gösterse, konu benzerdir. Kimi yerde erkek kardeşin acısı anlatılır kimi yerde kız kardeşin acısı…
Nuri CAN
Pepuk Kuşu Efsanesi
Bir varmış bir yokmuş… Vakti - zamanda Anadolunun küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında; mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle, oynaya, büyümüşler.
Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş…
Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirmişler…
Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmışki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş, “Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ” deyip çıkışmış kardeşine.
Kardeşi ise “Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!” demiş. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. “Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!” demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!… Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.
Gidip torbaya tekrar bakmışki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.
Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.
Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. “O biraz yoruldu oduncularla gelecek” demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış,yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.
Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. “Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!…”
Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allahtan, pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda; oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur:
Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar.
(Zazaca)
“Phepu”
“Kheku”
“Kam kerd”
“Mı kerd”
“Kam kişt” (çişt)
“Mı kişt” (çişt)
“Kam şüt”
“Mı şüt”
“Ax! Ax! Ax!”
(Kürtçe)
“Pepuu”
“Kekuu”
“Ke qir?”
“Mın qir”
“Ke kuşt?”
“Mın kuşt”
“Ke şuşt?”
“Mın şuşt”
“Ah! ah! Ah!”
(Türkçe)
“Pepuu”
“Kekuu” (baba)
“Kim yaptı?”
“Ben yaptım”
“Kim öldürdü?”
“Ben öldürdüm”
“Kim yıkadı?”
“Ben yıkadım”
“Vah! Vah! Vah!”
Dağlarda öten bu kuşun bu gün hala, kardeşini öldüren o genç kız olduğu söylencesi, Erzincanın Caferli köyü ve diğer çevre köylerde yaygın bir biçimde bu şekilde anlatılır… Onun çıkardığı seslere bile acıklı bir ifade ve anlam yüklenmiş. Çocukluğumda bunun bir efsane değil de gerçekten yaşanmış bir öykü olduğuna inanır ve o kuşa çok acırdım!…
Bu efsane hala doğunun bir çok yöresinde anlatılmaktadır. Komşu illerde de aynı efsanenin değişik şekillerde anlatıldığı bilinmektedir. Doğu illerinde yaşayan yaşlı genç hemen hemen herkes “pepuk kuşu” efsanesini farklı bir şekilde de olsa bilir.