Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Dostluk’ Category


Cennet

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Dostluk

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi.. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.. Adam çok susamıştı.. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın..

Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:

“Afedersiniz… burası neresi?”

Kadın ona gülümsedi:

“Burasi Cennet, efendim”

Adam bunun üzerine sevinçle “Harika…!!!” dedi

“Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım..”

Kadın cevap verdi:

“Tabii efendim, içeri girin… İçerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz…”

Böylece adam köpeğine döndü,

“Hadi oğlum içeri giriyoruz” diyerek kapıya yürüdü…

Ama kadın onu birden durdurdu:

“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez… Hayvanları içeri almıyoruz…”

Bunun üzerine adam bir an durdu.. Düşündü.. Ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular…

Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı… Adam sordu:

“Afedersiniz… Bana biraz su verebilir misiniz?”

Dede “İçeri gel” dedi..

“Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir ceşme var…”

Adam sordu:

“Peki arkadaşım da benimle gelip ordan içebilir mi?”

Dede “Tabii…” dedi.. “çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın…”

Bunun üzerine adam kapıdan girdi… Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler… Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:

“Su için çok teşekkür ederim… Peki burası neresi..?”

Dede “Burası cennet” dedi..

Bunu duyan adam şaşırdı:

“Ama nasıl olur..? Az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler…”

Dede “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?” dedi… “ama orası Cehennem..”

Adam iyice şaşırmıştı:

“Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??”

Dede gülümsedi:

“Kızmıyoruz… Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet’ten uzak tutuyorlar….”

Uçan Balonlar

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Dostluk

Adamın hastalığına çare bulamayan doktorlardan biri, kendisine Evliya denilen bir ihtiyarin adresini vermiş. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın kösesinde simit satan 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski t-shortün de bir E harfi yazılıydı. Ve bu E mutlaka evliyanın E si olmalıydı. Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

- Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler. İyileşmem için bana dua eder misin ?

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken;

- Bende sık sık hastalanıyorum. Ama dedem, Allah’a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan.

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken;

- Deden çok doğru söylemiş. Ama ben yine de yardım istiyorum senden.

Çocuk duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösteren;

- Size dua edeceğim. Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız, tamam mı ?

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken;

- Uçan balon almanıza gerek yok. Normalinden 10 tane istemiştim. :))

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki Ramazan Bayramı’nda çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kağıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip Ramazan a ulaşıldığında, adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevu yerine gitti. Küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda, dükkan sahibi;

- Ciğerleri hastaydı yavrucağın, geçen hafta aniden ölüverdi.

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Ve koşar adımlarla orayı terk ederken, önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

- Su an uçan balonlardan 10 tane istiyorum. Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine.

Adam satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncuda şaşkındı;

- Ne yaptığınızı anlayamadım, neden bıraktınız onları öyle ?

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonlaro buğulu gözlerle takip ederken;

- Onları bekleyen küçücük bir dostum var, diye mırıldandı.Hem de evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece. :)))

Ada Sahibi Ya Da Ada Olmak

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Dostluk

Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu’nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez “dinlenme” durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama… Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç “kendinizi toparlayacağınız” bir adanız oldumu? Yaşamın uzun “göç yolları”nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?

Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize… Size gelen, size sığınan…Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız…Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde ve…

Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?

Sil Baştan

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Dostluk

Artık aynalara bakmak acı veriyordu…Göz kenarlarına yerleşen çizgiler ne yapsa da yok olmuyordu.Gittiği güzellik uzmanlarının tavsiyeleri fayda vermemişti.Kabullenmeliydi…Artık 35 yaşına gelmişti…Oysa çok değil, birkaç yıl önce ne kadar da alımlıydı.Uludağ’da eşiyle geçirdiği son yılbaşı gecesinde dahi, salondaki erkeklerin bakışlarını üzerinde toplamayı başarmıştı…Ama erkek milleti değil mi, bir çok erkek gibi eşi de, o baş döndüren kadını bile, bir çırpıda aldatabilmiş, sonrasında pişman olsa da o hatayı yapmıştı …

10 yıl süren evliliği süresince hiç çocuğu olmamıştı.Sorun eşindeydi…Bastırdığı bir çok duygusu gibi annelik özlemini de bir kenara bırakmış, bunu bile sorun haline getirmemeye özen göstermişti.Oysa eşi…..Tüm bu fedakarlıklara rağmen bir gecelik kaçamakla yapmıştı yapacağını…..

Eşini hayatından çıkaralı henüz birkaç ay olmuştu.Bu birkaç ay onun için sanki hayatın sonuna giden bir yol gibiydi.Eski arkadaşlarından uzaklaşmış, tek başına yaşadığı malikanesinde bunalımlı bir hayat süren depresif bir kadın olmuştu…Haftalardır evden çıkmıyordu ve eve girip çıkan tek kişi, 10 yıldan beri evin tüm işlerini yapan Zahide Hanımdı.

Zahide hanım o sabah her zamanki gibi evin kapısını açıp, günlük işlerini yapmak üzere girdi içeri.Şermin de her zamanki gibi şişeleri boşaltıp, yatağında sızıp kalmıştı.Zahide Hanım usulca Şermin’e seslendi.

- “Şermin Hanım hadi kalkın dışarıda çok güzel bir hava var, yatmakla kendinize kötülük ediyorsunuz.”

Şermin duymamazlıktan geldi ve birkaç kez daha aynı cümleleri tekrarlayan Zahide Hanım odayı terkedip dışarı çıkmak zorunda kaldı.Zahide hanım mutfakta yemek hazırlarken Şermin’in geçmişi ve geleceğiyle ilgili yorumlar yapmaktan başka bir şey yapamıyordu.Ne yazık ki elinden gelen bir şey yoktu.En güzel partilerin ev sahibesi olan o muhteşem kadın gözünün önünde eriyip gidiyordu.

Zahide Hanım işlerini bitirdikten sonra Pazar çantasını alarak, alış veriş için dışarı çıktı.Saat 12 yi çoktan geçmişti.Şermin daha fazla dayanamadığı tuvalet ihtiyacını gidermek için yatağından kalkıp, sağını solunu rotasındaki nesnelere çarparak, gözleri yarı açık yarı kapalı, kendini banyoya attı.İşi bittikten sonra ellerini yıkamak için lavaboya geldiğinde gözü aynadaki Şermin’e ilişti.Saçları darmadağınıktı, yüzü her zamankinden daha yaşlıydı, gözlerinin yaşama sevinci çoktan uçup gitmişti.Her zaman aynadan kaçan bakışları bu kez uzun uzun kendini süzdü aynada…

Artık gitme vakti diye düşündü.Bu hayatın çekilir bir tarafı kalmamıştı.Karanlıklar diyarına bir an önce gitmeliydi.Zaten nasılsa bir gün gidecekti, neden şimdi olmasındı…

Küçükken paraşütle atlamayı çok istemişti.Oysa babası onun bu hevesine her konuda olduğu gibi büyük bir tepki göstermiş, O da bu isteğini bastırmak zorunda kalmıştı.Babası ve annesi birkaç yıl önce Anadolu Hisarı’nın dibinde trafik kazası geçirmiş, hayatlarını kaybetmişlerdi.O da bu dünyadan giderken anne ve babasının son noktasından başlamalıydı sonu gelmeyecek karanlık dünyaya…..

En güzel elbisesini giydi, hiçbir zaman yapmadığı kadar koyu bir makyaj yaptı ve yüzüne taktığı mutlu kadın maskesiyle aniden fırladı evinden.Çok geçmeden bir taksinin içinde buldu kendini.Anadolu Hisarı’na geldiğinde taksi şoförüne yüklü bir bahşiş verdi.Sevgilisine koşan 18 lik genç kız edasıyla surların merdiveninden zıplayarak çıktı en yükseğe…Artık her şey bitecek, sükunete erişecek, anne ve babasına kavuşacaktı…En önemlisi de çocukluğundan beri kurduğu hayali gerçekleşecek, bir kuş gibi uçacaktı.Son kez etrafa göz atmak istedi, etrafındakilerle vedalaşmak ister gibi….

Bir an şaşkınlıkla donakaldı.Az ilerisinde surların üzerinde bir başka bayanın kendini surlardan aşağı atmak üzere olduğunu gördü.Onunla ortak bir noktada buluşmuştu ve ölmeden önce nedenini merak ediyordu.Koşar adımlarla indiği surların diğer tarafına yine koşar adımlarla çıktı.Heyecanla ”bunu neden yapıyorsun” diye sormaktan alamadı kendini…

Kendiyle aynı sonu yaşamak üzere olan Süheyla hıçkırarak başladı anlatmaya…

Süheyla yakın zamanda eşini ve işini, üstüne üstlük eve gelen hacizle de eşyalarını kaybetmişti.Artık mücadele edecek gücü kalmamış, bu dünyadan; çok sevdiği kızını bırakıp, çekip gitmeye karar vermişti.Çünkü eşiyle evlenmek için yıllar önce evinden kaçmıştı ve o gün bugündür ailesiyle görüşmemekteydi.Oysa ölümünden sonra babası ve annesi kızını bağırlarına basacaktı.

Şermin bunları dinlediğinde çaresiz olduğunu düşünen bu kadına yardım etmesi gerektiğini düşündü.Kendi planını bir kenara bırakıp, Süheyla’yı bu kararından vaz geçirmeye çalıştı.Birisi çok zengin ama mutsuz, diğeri ise çok fakir ve yine mutsuzdu…Surların üzerinde oturup bir süre hayatlarını sorguladılar.Süheyla için Şermin’in bu kadar parayla mutsuz olması, hatta canına kıymak istemesi akıl almaz bir olaydı.O gün her ikisi de hayatlarını değiştirecek farklı bir karar almış olsalar da, yeni bir hayata beraberce başlamak gibi çok önemli bir karar aldılar.Artık iyi günde kötü günde birbirlerinin yanında olacaklar ve yaşamla mücadele edip yeni ufuklara yelken açacaklardı.

Dost Dediğin

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Dostluk

“Dost dediğin kötülükleri gecenin karanlığı gibi örter.Yalansız,dolansız,beklentisiz ilişkilerin olduğunu düşünmek ütopya. Sevgi ve dostluk çıkmaz sokağın adı. En çok incitilen,kırılan kişiler ilişkilerinde derinlik arayanlardır. Saflıklarının,temizliklerinin karşılığında ihanetler, aldatılmışlık bulunanlar. Gerçekten insanın sadık dostu kara toprak mı acaba?

Cinnet geçiren toplumda dostluk aramak beyhude. Sosyal yaşamın tüm kirliliği,sahtelikleri,kahpelikleri insan ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Bu temeller üzerine kurulan dostlukların ne derece sağlam olacağını varın siz düşünün. Dostlukta diğer kutsal kavramlar gibi içi boşaltılmış sırıtarak yüzümüze bakıyor. Yüzme bilmeyen bir adamın derin sularda çırpınışı neye yarar ki? Ne zaman duygularımızı yaşamaya çalışsak her zaman birileri bizden önce davranıp ortaya çıkıyor. Kendi duygularını, problemlerini bize yaşatıp kendisi rahatlıyor. Peki ya biz?Biz ne zaman kime duygularımızı ihale edip rahatlayacağız?Ne zaman ve nerede olduğunun hiç önemi yok.

Fakat hangi istasyona gitsem tren kalktı diyorlar. Ve ben hiç bir trene binemiyorum. Acaba bu benim kendi yazdığım senaryomuydu? Ama ben bu senaryoya kendimden çok inanıyorum. Peki içimizde durmadan büyüyüp gelişen ve tüm benliğimizi kaplayan sıkıntı ve acı neyin nesi? Sokakta rastladığım her garibanın,her yoksulun yüzü annem oluveriyor birdenbire. Benden ne istiyorlar?Benim sormam gereken soruları onlar annem adına bana neden soruyorlar?Yaşadığı yılgın hayatın sorumlusu ve hatta o yılgın hayatına son veren lanet hastalığın sebebi demi benim?Yine kendi duygularımı yaşayamadan başka duygular hakim oldu benliğime. Annem olan yüzler neden annelik görevlerini yerine getirip korumuyorlar beni bu onursuz dünyanın kötülüklerinden?İçi boşaltılmış dünya da halen dostluk denen güler yüzlü bir varlığın yaşadığını neden kimse görmüyor?

Ve neden kimse sahiplenmiyor bu varlığa. Yoksa gerçek bunlardan ötede mi?Veya gerçek yok mu?Ya hep ya hiçlerle bu dünyanın finalini oynamak oldukça zor. Koyver gitsin;herkes kendi dünyasında kendi sahteleşmişlikleriyle, aldatılmışlıklarıyla, ağlatılmışlıklarıyla uğraşsın. Annelerin çocuklarına ihanet ettikleri bir dünyadan daha fazla ne beklenebilirki.Oysaki dostluğun istediği sadece samimiyetle bakan bir çift gözden başka bir şey değilki.Madde ve mananın birleştiği tek yer değilmidir dostluk.

Dostluk ve dostlarınız adına neler yaptığınızı ve neler yapabileceğinizi bir düşünün. Herkesin kendisine en yakın hissettiği kişiler vardır. Benim en sadık dostum sigara oda vücuduma ihanet ediyor.


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 2 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 92814 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592