Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Vatani Görevimi yapmak için acemi birliğimden usta birliğime giderken yolda başka bir askerle tanıştık aynı birliğe düşmüştük ve askerlik üzerine muhabbetlerle yolculuğu eğlenceli hale getiriyorduk. Biliyordumki ikimizinde içinde burk bir sevinç vardı sonuç olarak gittiğimiz yer tekin olmayan bir yerdi bunun ikimizde bilincindeydik hudutta Türk yopraklarını koruyacaktık bu bizim için bir onurdu ve her Türk genci gibi Bizlerde bu vatan için seve seve canımızı ortaya koymaya hazırdık.
Birliğimize teslim olduktan sonra cevremizi tanımaya çalışıyorduk, yolda tanıştığım arkadaşım Mesut’la hep beraberdik kaldığımız ranzalar bile yan yanaydı bütün günümüz beraber geçiyordu, Eğitimlerimiz nöbetlerimiz hatta boş vakitlerimiz bile beraberce geçilen güzel sohbet ve dost ortamındaydı.
O hep iyi bir yeremi geldik diye soruyordu bende hep bilmediğimi söylüyordum askeliğimizin 4. gününde pusudan gelen tim birliklerini gördük 2 gün dinlendikten sonra yeniden dağlara gideceklerini öğrendik hepsinin suratında büyük bir mutluluk ve sevinç vardı dağlarda yine Türkiye Cumhuriyetini bölmeye çalışan PKK denilen o illeti kovalamışlar ve tam kadro olarak gittikleri görevlerindine tam kadro olarak geri gelmişlerdi, ve arkalarında 16 pislik bırakmışlardı hepsinden kalan son şeyleride bölüğümüze getirmişlerdi bu olay ben dahil herkezi gururlandırmıştı.
Eğitimlerimiz sürüyor ve ben Mesutla daha bir şevkle daha bir azimle eğitimlere devam ediyordum ve son haftamızda bizlere koordinasyon eğitimi vererek dağlarda olumsuz durumlarda neler yapacaklarımız anlatıkdıktan sonra ayrı bir tim olarak dağlara çıkacağımızı öğrendik. Birliğimizde büyük bir sevin. ve huzur vardı kimse bölemezdi bu bütünlüğü ertesi gün belirlenecek olan 4 farklı timin içinde ben olacaktım ve Mesutta ona dedimki
- Kardeşim umarım aynı timde oluruz seninle. Oda
- Ne önemi var kardeşim aynı dava için bu Vatan toprakları için mücadele etmeyecekmiyiz dedi
Ben o an biraz durakladım ve gözlerim dolu dolu oldu boğazıma bir şeyler takılıyor ve yutkunamıyordum o huzuru o mutluluğu ve o Sevinci ancak asker ocağında olanlar anlayabilirlerdi. Mesuta sıkı sıkı sarıldım ve oda bana allah yardımcımız olsun kardeşim dedim ve o gece uyuduk.
Sabah oldu ve uyandık Timler sırasıyla okunuyordu ben 2. time düştüm Mesutun İsmi hala okunmamıştı ve tam ümide kesmişken o ses…
- Mesut İpek 2.Tim, Tim komutanın Yzb. İlker Akın Başarılar.
Çok sevinmiştim hemde çok Mesutun sevincini ise yanıma gelince faredebildim onunda gözlerinden her şey netçe anlaşılıyordu.
Biz o günü bitirirken heyecandan ölecek gibiydik mesutla sürekli sigara tellebdiriyorduk silahlarımız hep yanımızdaydı, Heran bir şey olacakmış gibi G3 tüfeğimize göz bebeğimiz gibi bakıyorduk.
Ve nihayetinde gece oldu saat 01:13 civarlarında araçlara bindirildik ve Hudut geçişlerinden birisine dopru gittiğimizi öğrendik eğitimlerde neler öğrettiklerini hep aklımdan geçiriyor ve onları uygulamak için geçkalmamam gerektiğini kendi kendime söylüyordum. ve apansız gecenin ardından Tim komutanımızın o Cesaretli o yürekli ve o korkusuz sesi kulaklarımızda cınladı.
- Araç Dur, Far Söndür, Araç Terket
Herkez komutla beraber dağılmıştı gecenin karanlığına benim yanımda Mesut ilk öğrendiklerimizle hemen çevremizi kolaçan ettik okadar istekliydikki kimse bu isteği kıramazdı.
Daha sonra yürüyüşe geçtik bir dağın eteğine çıktık ve bir kalyonun üstünden yeni keşfettiğimiz geçiş yerini gözetlemeye başladık termal kamera okadar yakıyorduki vicudumu gözlerim neredeyse kör olacak gibiydi uzak mesafeler için kullanılan Askarat ise Mesuttaydı mesuta
- Mesut bu benim gözümü yordu ve gözüm çok fena yanıyor değiştirebilirmiyiz, dedim Oda
- Olur Tertip tabiki değiiştirebiliriz
O gece her hangi bi şey olmadı sabah etrafı taradık ve aldığımz istihbaratlara göre güneye doğu yöneldik tam hatırlamıyorum ama rahat 6 saat yürüdükten sonra yarım saat yemek molası verdik dinlendikten sonra 4 saat daha türüdük Mesutun matarasında su bitmişti ve ona mataramdan suyumu uzattım bana az olduğunu söyleyerek şöyle devam etti
- Tertip buna zamanı gelince senin daha çok ihtiyacın olacaktır.Bende
- Olurmu kardeşim aynı dava için mücadele ettiğim dava arkadaşıma su vermezsem asıl ozaman ölürüm dedim
Gece çökmüştü ve pusu için yeni bir yer daha bulmuştuk pusuda yatarken termale bir şeyler takıldı ve bazı arkadaşların bunu benden önce farettiklerini gördüm hemen heyecanlanarak sağıma soluma baktım ve sanırım başlıyorduk ilk sıcak çatışmamıza başlıyacağız Mesut diyene kadar ilk kursun sesi dağların eteklerinde Er Ozandan koptuve gerisi gelmeye başladı okadar heyecen içerisindeydimki biryandan ürğerti bir yandan heyecan karanlıkta tüm bildiklerimi icra etmeye çalışıyordum ve aniden Tim komutanı
- 2.Tim Kalk İstikamet Ölülere ( ölülere tabiri birliğimizde PKK diye adlandırılıyordu)
Kalktık ve koşmaya başladık PKK denilen o pislik adamlar kaçıyorlardı amacımızın dışından sapmadan temkinli bir biçinde hedef küçülterek koşuyorduk bi ara Mesutu aradı gözlerim birden yanımda olduğunu far ettim ve o an gördüklerime inanamadım, daha doğrusu mesutu tanıyamadım öyle bir insan olmuştuki Mesut o Hırsı o koşuşu o surat ifadesi tamamen parçalamaya, yok etmeye Öldürmeye endekslenmişti o anı asla unutamıyacağımı orada anlamıştım.
Harekatımız sper al komutuyla sona ermiş ve sıcak catışmaya alçaktan sürünerek devam ediyorduk Mesut o toprak ve taşın üzerinde öyle bir sürünüyorduki diz kapakları ve kollarının olduğu kamufulaj bölümleri soyulmuş dirseğinden ve diz kapaklarından taze kan damlıyordu tabi o bütün bunların farkında bile değildi herkez gibi öc ve intikam peşindeydi.
Çatışma sona ermişti herhangi bir kıpırdama veya ses yoktu diz kapağımda ve dirseğimde sulu bir şeyler hissediyordum sanki kolum ve bacaklarım suya girmiş çıkmış gibiydiler gecenin alaca karanlığında öylece bir bakbildim ancak kendime ve gördüğüm manzara beni bile şaşırtmıştı Diz kapağım ve dirseğim sürünmekten parçalanmış ve kamufulaj namına üzerimde bir şey kalmamıştı hayretler içerisinde Mesuta döndüm, Mesut yanıma süzülerek alçak ve belli belirsiz bir sesle
- Kardeşim Seni bu gece asla unutmayacağım o Hırsını ve gözündeki o ifadeleri sanki başka bir insandın dedi
İnanamıyordum bilmeden bende aynı duygular içerisinde aynı iç güdülerle hareket ederek resmen insanlıktan çıkıp Ölülerin peşine koşmuştum.
Gece bitip şafak söktüğünde durduğumuz yerden mevzii alarak ilerlemeye başladık ve PKK lıların yanına gittik benim sayabildiğim yerde yatan kişi sayısı 9 du sonradan 14 kişi olduklarını duydum sağa sola her yana dağılmıştı cesetleri kimi ise hala yaşıyor bacağına koluna gelen kurşunun acısıyla kendinden geçmiş bir biçimde yatıyordu. Bizlere öğretilen taktiklerle Pkklılara yaklaştık El bombası olasılığına karşın en fazla 20 Mt. yaklaşabildik ve sonunda bu metreyi faraltıp kişilere ulaştık ben 3 kişinin yan yana yattığı bir taşın kenarındaydım belliki bu kişiler vurulduktan sonra birbirlerine kadar sürünüp birleşmişlerdi yerde kan izleri vardı 10 metre kadar sürünmüş olmalılardı birisi yüzü yere doğru diğer ikiside yüzü koyuna paralel bir biçimde yüz üstü yaıyorlardı Mesut yanıma geldi ve yüzü bize dönük olanları aramaya başladık şarjör ve bol miktarda ilaç çıkmıştı üzerlerinden diğer yüzü koyun yatanı Mesut çevirdiğinde ise gözlerime inanamamıştım Bu bir bayandı
Ve hala yaşıyordu saçının kısalığından bayan olacağını kestirememiştik Tim komutanına seslendik ve komutanımıza bir bayan bulduğumuzu ve yaşadığını söyledik yanımıza geldi ve
- Acısı ona yeter o acıyla sürünerek ölsün dedi üzerinede tükürerek yanımızdan ayrıldı.
Ve 2 gecelik serüvenimiz 14 cesetle noktalanmıştı birliğimize geldiğimizde 2. Tim olarak O günkü Tim defterimize 14 Ölüler eklediğimiz ve toplam Ölüler kişimizin 154e ulaştığını öğrendim.
10 ayımız dağlarda farklı Timlerde Pkk kovalamakla geçti tanıdığım veya yeni tanıdığım arkadaşlarımdan Şehit düşenler oldu Gaziler verdik ve bir çok Pkk öldürdük günler içerisinde hep Mesut yanımdaydı tabi bende onun yanında sanki bize bir şey olmayacakmış sanki biz hiç bir zaman ölmeyecekmişiz gibiydik
Askerliğimizin bitmesine artık sayılı günler kalmıştı Mesut izin kullandığı için benden 20 gün sonra teskere alacaktı bense izin kullanmadığım için 20 gün erken gidiyordum hep askerlik bittikten sonra yapacaklarımızın planlarını yaparak günleri öldürmeye çalışıyorduk bir yandanda dağlarda Ölü Pkk avına çıkıyorduk.
Askerliğimzin bitmesine artık sayılı günler kalmıştı ve bizim Terrip artık Tim görevinden düşün bölük içerisinde nöbete geçmişti Tim görevini ise yeni gelen asker kardeşlerimiz üstlenmişti artık rahattık ve Mesutla her gece 2 saat nöbet tutuyorduk.
Günler geçmiş ve benim teskere zamanım gelmişti ve Şafağım artık Doğan Güneşti o akşamda Mesutlaydım ve Askerde yazdığım günlüğümün son gecesine Şafak Doğan Güneş yazıyordum Mesut bunu gördü ve
- Kardeşim 2-3 satırda ben ekleyebilirmiyim defterine dedi bende hemen defterimi uzatarak bunun beni çok mutlu edeceğini söyledim
Mesut Defterime Büyük Harflerle Aynı şunları yazmıştı.
Bu sözleri okuduğumda ağlamaya başladım ve ondan ayrılacağıma çok üzüldüm Mesut bana
- Tertip ağlama iyi kötü günlerimiz geçti omuz omuza ama hep Sabrımızla bazı şeyleri aştık dedi bende sözünün doğruluğunu teyit ettikten sonra ona bir sigara tuttum bana
- Tertip benimle bu gece son bir nöbet daha tutmaya varmısın dedi bende hemen kabul ettim zaten
Nöbetine baktık nöbeti gece 2-4 tü ve çelik kuledeydi biraz tepede ve dik bir tepedeydi ama yinede güzel yerdeydi kule. Komutanımızdan izini zor bela almıştım son gecemde nöbeti silahsızda olsa Mesutla birlikte tutacaktım.
Gece nöbete giderken yanıma Günlüğümüde aldım nöbet yerine vardık ve Mesutla birlikte kulenin içerisinde oturup muhabbet ediyorduk ilk günümüzü otobüsü konuşuyorduk ve bi ara sezsizlikten sonra Mesutun oturduğu yerde uykuya daldığını farkettim bense bekliyordum ne olursa olsun bekliyecektim güneşi bekliyecektim çünkü o benim güneşimdi Şafak Doğan Güneş, güneşimdi. Defterime o gece nöbetini saat bildirerek yazmaya başladım ve bir kaç dipnotla geceyi hayırlatacak tatlı sözler yazdım.üzerime çöken yorgunluk benide vurmuştu ve bende tatlı bir uykuya dalmıştım bunun farkında bile değildim taki birileri beni apar topar kolumdan büyük bir hışımla uyuduğum yerden kaldırıp gün ışığına o kulubenin dışına çıkarıncaya kadar….
Kendime geldiğimde yanımda 4 Asker ve başlarındada bölük komutanımız olduğunu gördüm ne olduğunu bile anlamamıştım hepsi beni çevrelemiş sessizce bana bakıyorlardı kimsede çıt bile yoktu o anda gözüm Mesutu aradı Arkamdaki kulede kulübenin içinde olmalıydı, arkamı döndüm ve hemen hemen 5 metre ilerimdeki kuleye baktığımda kulenin kulubesinin kapısının yanında kırmızı bir şeyler gördüm bu rengi bir yerlerden tanıyordum bu rengi beynime bir yerlerden kazımıştım, olamazdı o renk tahmin ettiğim renk olamazdı bu renk ölü rengiydi bu renk kan rengiydi pıhtılaşmaya başlamış Soğumuş Kan rengi.
O Anda beynimden vurlumuşa dönmüştüm şuurumu kaybetmiştim içeride Ben ve Mesut vardık Tanrım düşünmek istemiyordum hafızamı kaybetmek üzereydim ne olmuştu? Bağırmaya başladım ve kulubeye koştum Mesut, Arkadarşım, Tertibim, Kardeşim Boynundan derin bir bıçak darbesiyle uykusunda öldürülmüştü ve kanı kulubenin içerisinde her yere sıçramıştı bende dahil her yerde kan vardı Mesutun kanı, Kardeş kanı.
Kendime geldiğimde yanımda komutanım ve tabip Dr Üsteğmen komutanımız vardı kendimi toparlayamamıştım ve bana tüm olanları anlattır.
Gece biz uyuduktan sonra tahmin edilen sayısı 3 kişi olarak belirlenen PKK lılar içeriye girmişler ve Sezsizce kasaturalarıyla önce Mesutu acımadan katletmişlerdi bana döndüklerinde komutanların bana verdikleri günlüğümden beni neden öldürmediklerini çözmüştüm Günlüğümün son açık sayfasında Mesutun yazdığı yazıların ve benim Şafak Doğan Güneş yazdığım işte o sayfada Mesutun Kanıyla parmakla yazılmış bir yazı vardı yazıda
- Dua et şafağın Doğan Güneş………….
Teskeremi aldım ama beynimi hala oradan alamadım Mesutun ailesine koştum hemen cenazesine yetiştim kardeşimin Göz yaşları arasında sanki onunla benide toprağa verdiler başında 3 gece nöbet tutabildim ve 1 ay boyunca durmadan baygınlık geçirdim ve hala pisikolojimin normal olduğunu sanmıyorum Mesut ise hala içimde bir yerlerde yaşayan Büyük bir silah arkadaşı Belki beklemediği bir biçimde onursuzca, kalleşçe öldürüldü ama şunu çok iyi biliyorumki o ve bizler bu vatan için çok ama çok şeyimizi verdik.
Hepsi bu vatan Topraklarına Helal olsun.
Tüm Şehitlerimizi saygıyla anıyorum
Serüvendir yaşamak; ne getirir, ne götürür belli olmaz, bir gün ağlar, bir gün gülersin.
En umutsuz anında; yaşlar süzülürken yanaklarından, birden donuverir hatırladığında.. Işığın olur, karanlıkları delersin.. Ya da katılırken kahkahalarla, yüzünde açan gülleri göstermek istediğin.. Belki yanı başında belki çok uzaklarda, ama bir yürek atışı kadar yakındır sana..
Kasvetli bir sabaha merhaba dediğinde gülerek, ya da düz yolda tökezlediğinde, ellerini avuçlarında hissedersin..
Çoğu zaman yalnızsındır kalabalıklarda, sahte gülücüklere sahte gülücüklerle karşılık verirsin..
İlişkiler vıcık vıcık; menfaat, ihanet, riya vardır hep etrafında.. Tiksinirsin..
Hani bazen manasızdır yaşamak. Ot gibiyim der dalar gidersin.. Bir film şeridi gibi geçerken yaşadıkların, Bir iki kareye takılır gözlerin.. O karelerden sevgi akar damarlarına.. Birden canlanır, dirilir, güçlenirsin.. Dört elle sarılırsın sonra hayata.. Meydan okursun, kafa tutarsın.. Dünyayı sırtlayıp gidesin gelir.. Ben de buradayım dersin..
Bir kucak açarsın, kolların dünyayı sarar.. Bir gülümser, içinde çiçekler açar, yüreğinde mevsim ilkbahar olur..
Yanında yüksek sesle düşünür, en mahrem sırlarına ortak edersin.. Kimi zaman kalbini kırdığın, kimi zaman gönlünü aldığın olur.. Almadan veren, çağırmadan gelen, vedasız gidendir..
Gün olur araya yollar, yıllar.. Ama hep taze sımsıcaktır anılar.. Hatırlayınca gülümsersin..
Korkmazsın… Buz üzerine yazılı değildir yitip gitmez.. Onunla alıp verdiklerin..
Bilirsin..
O benim “CAN DOSTUM” dersin..
Gerard ve Richard çok iyi dostlardı.Kardeş gibi adeta.Okula birlikte gider gelirler,her yerde birlikte bulunurlardı.Birbirlerini çok seviyorlar,dostluklarının hiç bitmeyeceğini söylüyorlardı.
Bir gün,okul dönüşünde, Gerard yolda çok sevimli,yavru bir köpek gördü. Köpek,Gerarda o kadar sevimli geldi ki,kendini köpeğin yanına gitmek zorunda hissetti.Ve çevresine hiç bakmadan yolun ortasına koşmaya başladı.
O anda karşıdan gelen arabayı göremedi.Arabayı fark eden Richard ,Gerardı kurtarmak düşüncesiyle yola fırladı.Gerardı kurtaran Richard,kendisini kurtaramadı ve arabanın altında kaldı.Arabanın dostuna ,kardeşine çarptığını gören Gerard,daha fazla dayanamadı ve yere yığıldı.
Gerard gözlerini hastanede açtı.Annesi ve Richardın annesi ağlıyorlardı.Aklına ilk gelen Richard oldu.Onun öldüğünü ve onu öldüren arabanın kaçtığını öğrenince kendisine hakim olamadı.Bağıra bağıra, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.Doktorlar Gearda sakinleştirici iğne yapmak zorunda kaldılar.
Gerard o olaydan yıllar sonra kendini zar zor toparlayabildi.Kalbinde Richardın açtığı yara hala kanıyordu.Onun mezarını her gün ziyaret ediyor ve şu sözleri söylüyordu:
- İnan bana ben de yapardım.Dostum için ben de yapardım.Dostum için”
Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.
Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu
“Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
Gaylei ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.
Yanına da bir not iliştirilmişti:
“Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir.”
Hemen Gaylein sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gaylee almalıydım.
Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.
Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.
Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.
Ardından da gözlerimin içine bakarak:
“Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?” diye sordu.
Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti.
“İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim” dedi.
Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.
Ertesi günü Gaylei ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla:
“Bak” dedi. “Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !”
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
“Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gaylede senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma”
Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.
Hırçındı… O kadar hırçındı ki üstelik, iyice saçmalamaya başlamıştı yine. Ağzına her geleni söylüyor, olmayacak lâflar ediyordu. Aslında, diğer zamanlarda böyle değildi. Niye uğrardı delilik kapısına? Nedeni önemli mi? Uğrardı işte! Ve o hiç sormazdı kendine, dellenişinin hesabını. Doyasıya yaşar deliliği ve sonra aniden, sükûnete ve huzura erdiğini hissederdi.
Elbet her dalga, bir sahile vururdu başını. Ya o? O kime vuracaktı deli başını? Kim çekerdi ki nazını? Kim çekerdi saçmalıklarını? Kim? Dosttan başka…….
Kimse alışkın değildi onun tuhaflaşmasına. İnsanlar onu hep, sığındıkları sakin ve sessiz bir liman olarak tanır ve onun bu dalgalı, fırtınalı hâlini hayal bile edemezlerdi. Hayır! Onlara bir şey söyleyemezdi. Dinlemesine alışkındı herkes… Bir dağ kadar heybetli, bir ana kadar şefkatli ve bir derviş kadar sabırlı dinlerdi…. Kendinden büyük niceleri gelip akıl danışır, o, kendine yetmeyen aklıyla başkalarına ilaçlar sunar ve başkaları da nedense, ferahlayıverirlerdi.
Herkes, çok sevdiğini söylerdi ona. Dostu hariç herkes……
- Sen olmasan kimle paylaşırdım bu sırları! Allah senden razı olsun, rahatlayıverdim seninle konuşunca…
- Seni Allah mı gönderdi? İyi ki de geldin be! Sıkıntıdan patlayacak gibiydim…
- Kahvaltıya gelir misin? Seninle dertleşmeye ihtiyacım var…
- Biliyordum senden başkasının ilaç olmayacağını…
- Daha sık gel ne olur! Geciktirme… Açma arayı….
- Unuttun beni yine… Papucumuz dama atıldı artık….
Hasılı, bu ve benzeri nice söz duyardı tanıdığı insanlardan. Fakat nedense, sevgi sözlerini kendisinden esirgemeyen bu insanların hepsi, kendi sıkıntıları olduğunda arar, bir defa bile, bir derdin var mı diye sormazlardı. Herkes, onun asla bir problemi olamayacağına inanmıştı. O, komşularının,hâline imrendiği, yaşantısına özendiği, hatta kıskandığı biriydi. Nedendir bilinmez, ona apayrı bir rol biçmişti insanlar. O, bir melek kadar huzurlu olmalıydı…
Sadece bir defa dertlenmişti bir akrabası:
- Sen kapalı bir kutu gibisin… Bu güne kadar bir defacık bile bir derdini anlattığını, sır verdiğini duyamadık.
O, bu tespiti gülümseyerek karşılamış ve:
- Dert mi? O da ne? Allaha şükür! Benim derdim filan yok… Dert kim, ben kim…
Deyip geçiştirmişti. Anlayacağınız, o da kendisine biçilen rolü kabullenmiş gibiydi ve gamsız, tasasız görünmeyi sever olmuştu.
Oysa, hayır işte, delice bunaldığını hissediyor, içindeki sarsıntıyı nasıl durduracağını bilemiyor, dışı ıssız ve sessizken, içi alabildiğine haykırıyor, çığlık çığlığa ordan oraya koşturuyordu.
İşte, yine deli bir dalga gibi kabardığını, kendini nerelere vuracağını şaşırdığını hissediyordu derinden.
Yine kimsenin haberi yoktu, yine herkes aynı duygularla onu arayıp buluyor, dert yanıyordu şurdan burdan… Yine gizli gizli çekiyordu sıkıntısını… Yalnızca karşı komşusunun kızı bir şeyler sezer gibi oluyor, ama bir türlü çözemiyordu onun ruh hâlini… Hasta gibisin, diyordu…
Bu tahminlere de gülüp geçiyor bizimki ve “Olur böyle şeyler… geçer gider.” deyip, konuyu değiştiriyordu. Alışmıştı anlatmamaya…..
Sahilsiz bir dalga gibiydi onca sevgi gösterisi arasında. Halbuki, sevilen insanın, sığınacağı bir yerler olmalıydı. Ama, en yakınları, hatta eşi ve ana-babası bile, nasılsın diye sorarken, ondan “iyiyim, elhamdülillah” demesini bekler gibiydiler. Kimse bir sorun dinlemek, ya da birinin sıkıntılarıyla kafasını yormak istemiyordu.
Ona açardı kalbini. Zaten O, kendisi anlatmadan da bütün sırlarını ve sıkıntılarını çok iyi bilir, bir kolaylık lutfederdi. O, yaratandı zira… Yarattığını tanır, görür ve severdi… Üstelik, hiç sözünü kesmez, sessizce dinlerdi onu. Akıl vermez, “Bunda kafana takacak ne var” demez, yargılamadan, yorumlamadan, suçlamadan ve bıkmadan dinlerdi. O, sevdiğini de söylemezdi belki ama, gerçek bir sevgili gibi sarar, korur, bağrına basardı onu. Üstelik, sır vermezdi kimseye… Güvenilirdi.
Ve işte dellendiği, bunaldığı ve iyice hırçınlaştığı bu gün, kendi gibi sessiz, kendi gibi sabırlı, kendi gibi sır vermeyen bir dost nasip etmişti ona, paylaşması, rahatlaması için… Benzerliğe bakın ki, bu sırdaş da sevdiğini söylemiyor, ama tüm diğerlerinden daha büyük bir sabır ve şefkatle dinliyordu onu.
Anlattı… İpe sapa gelmez sözler etti. Karmakarışık ruh halini, abuk-subuk cümleler şeklinde yansıttı dışına. Dost, dinledi, dinledi, dinledi…
Dinlenmeye değil de, dinlemeye alışkın olan bizimki, deliliğinin tadını çıkarttığı gibi, dinlenmenin de tadına varmak istercesine zorladı muhatabını.
- Sen deli misin! Ne diye benim zırvalarımı dinleyip duruyorsun! Ben yüküm! At, kurtul benden! Başka işin yok mu senin! Ne diye benimle vakit öldürüyorsun! Ben böyleyim! Bir ânım bir ânımı tutmaz! Aklın varsa, sustur beni! Bir kerecik sus desen, bir daha hiç konuşmam! Bana karşı bu kadar sabırlı ve müsâmahakâr olmak zorunda değilsin! Saçmalıklarımı dinlemek zorunda hiç değilsin! Kov beni! Tersle! Hadi!
Bir dem geldi ki, bu sözlerden bunarlı gibi oldu dost…
- Yapacağım işin söylenmesinden nefret ederim! Ne istiyorsun! Kovulmak mı! Kovacağım, bu da senin bahanen olacak öyle mi! Kolayını mı istiyorsun!?
Bizimki gülümsedi… Zira, nazının geçeceğine inanmıştı ve bu dostu sevmişti. Dedi ki:
- İstediğim bir şey yok… Beni kovmayacağını hissettiğim için, rahatça meydan okuyorum sana… Ukalâlık ediyorum… Şımarıyorum….. Dilerim yarın mahşerde, sen de Onu, sana karşı kucaklayıcı bulasın…
Şükretti…
Kapısından kimseleri kovmayan Rahmâna, yalvardı…
Yine herkesten gizli, yine kimseler bilmeden, yine için için………….
Dosta yalvardı dost için………..
Bu anlatacağım olay yakın zamanda yaşanmış gerçek bir olaydır. Mehmet ile Süleyman’ın 10 yıldır çok sıkı bir dostlukları vardı. Mehmet çok büyük sıkıntılarla bir evlilik yapmış, evliliğinin ilk iki yılını maddi imkansızlıklardan dolayı kendi ailesinin yanında geçirip daha sonra kendisine uygun bir ev tutup taksitle de evinin tüm ihtiyaçlarını almaya başlamıştı.
Bu arada Süleyman’la olan arkadaşlığı hiç bozulmadan hatta gün geçtikçe artarak devam ediyordu.
Süleyman da bu arada Ankara’dan bir kızla sözlenmişti. Süleyman çok dost canlısı, cömert bir insandı.Cebinde ki parasını son kuruşuna kadar arkadaşları için harcayan bir insandı.
Bir gün Süleyman arkadaşı Mehmet’i arayarak hafta sonunu birlikte Urla da geçirmeyi teklif eder. Mehmetler cumartesi yola çıkar pazar günü hep birlikte olurlar. Pazar akşamı evlerine dönerler.Mehmetler kapıyı açıp evlerine girdiklerinde şoka girerler evleri iğneden ipliğe soyulmuştur. Hemen komşularına koşarlar ve sorarlar gören oldu mu diye. Komşuları evin cumartesi gecesi taşındığını fakat taşıyan kişilere hiç bir şey sormadıklarını söylerler.Mehmet komşularının ne kadar vurdumduymaz olduğunu düşünürken bir komşusu eşyayı taşıyan kamyonet ile birlikte olan diğer aracın plakasını aldığını söyler. Plakayı Mehmet duyduğunda ikinci bir şok yaşar. Plaka çok sevdiği dostu Süleyman’ın arabasına aittir.
Mehmet şaşkınlık için de bir yanlışlık olduğunu düşünerek karakola gider. Ev ve eşyalar sigortalı olduğu için görevli memur bunun bir sigorta hırsızlığı olduğunu düşünür. Ancak komşularının verdiği ifadeler doğrultusunda Süleyman’ın ifadesi alınır. Süleyman olayı inkar eder.
Bunun üzerine kamyonetin şoförü bulunur. Şoför cumartesi gecesi Süleymanın Fransa’ya giden teyzesinin eşyalarını bir ambara taşıdığını söyler. Söylenen yerde Mehmet’in eşyaları bulunur.Süleyman da yaptığını itiraf eder. Mehmet ve eşi hala şoktadır. ve niye yaptığını sorarlar.
Süleyman’ın Ankarada ki sözlüsü varlıklı bir ailenin kızıdır. Ve evlenmek üzerelerdir. Ankara da evinin eşyalarıyla bir hazır olduğunu söylemiştir. Söylediği eşyalar aslında Mehmet’in eşyalarıdır.Mehmet duydukları karşısında yıkılmıştır. Ama onu en çok yaralayan Süleyman’ın şu son sözleridir.
Sen benim en büyük rakibimdin. Bu olay tamamen gerçek olup sadece kişi ve yer isimleri değiştirilmiştir.