Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
O akşam,yorgun argın işimden evime geri dönüdüğümde,yapmak istediğim farklı bir şeyler olduğunu fark ettim.Yorucu olmayan ama hoş şeyler…
Odama kapanıp,dolabımın üzerindeki büyük kutuyu aşağıya indirdim.Üzerindeki tozu dikkate alırken,aynadaki ifademe gözüm ilişti,gülümsüyordum.Niye mi? O kutuda okul yaşantımdan pekçok hatıralarım,anılarım saklıydı.Günlüklerim,hatıra defterim, mektuplar, ders aralarında yazılan notlar özel bazı insanlardan gelen birkaç hikaye,fotoğraflar…
Günlüklerimi okumaya başlayınca, bir kişi geldi gözlerimin önüne. Çok sevdiğim, yazık ki dostça sürdüremediğimiz, fakat dostça ayrıldığımız bir ilişkiyi paylaştığım, dünya tatlısı bir bey…
Bir kolye…Takmaya bile kıyamayacağım kadar güzel.Çok özlediğimim fark ettim onun dostluğunu. İşte ben böyleyim. Ne zaman birini özlediğimi anımsasam, bir daha hiç bırakmamacasına ona sımsıkı sarılmak isterim. Birisiyle kavgalıyken de hep özür diler, hatanın büyük bölümünün bende olmadığını bilsem bile, insanları kırmaktansa tüm suçu üstlenmeyi göze alırım.
Fakat çok sevdiklerimin ‘gerektiğinden çok fazla iyi’olduğumu söyleyip bunu doğrulayan olaylara incindiğimde,isyan etmek isterim. Bu isyan duygusu içimi kapladığında bile, neyin doğru olduğu konusunda devamlı sorgularım kendimi.
Yıllar önceki konuşmamıza göre biz artık arkadaş dahi değildik ama, dedim ya ben birisini özledim mi, kızdım mı kendime küskünlüğümden dolayı, kanlı bıçaklı olsak, dayak yiyeceğimi bilsem bile, hiç gocunmadan onun ayağına kadar giderim.
Önemli olan kaplerin daha fazla kırılmaması; zararın neresinden dönülse kardır. Sonra saatin geç olduğunu fark edince, içimdeki tüm heyecanı bastırmaya çalışarak, ertesi güne erteledim.
Ertesi gün işyerimden telefonun tuşlarına dokunurken, ne kadar tanıdık olduklarını düşündüm. Çıkan annesiydi. Cevabı almak için soruyu yöneltmeye fırsat kalmadan annesi, ‘Onu 1 yıl önce trafik kazasında kaybettik’ dedi.
Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.Duyduklarım doğru olamazdı. Tepki veremiyordum. Sonrasında konuştuklarımızı pek net hatırlayamıyorum. Tek hatırladığım, göğüs kafesime aniden bastıran büyük bir ağırlık ve tamamen kontrolüm dışında sürekli akan gözyaşlarımdı. Sonrasında kabristanına ziyarete giderken, bir buket beyaz papatya aldım.B u onun değil, benim en çok sevdiğim çiçekti. O tüm çiçekleri severdi tıpkı tüm insanları sevdiği gibi…
Mezarının başına geldiğimde aklımdan geçenler, ilk ayrıldığımızda hep hayalini kurduklarımdı…
Kapımda önce bir buket papatya belirir, sonra o başını uzatıp sımsıcacık bir gülümsemeyle yepyeni bir yaşantı açardı yaşantıma. Ama gerçekler çoğu kez olduğu gibi bu güzel düşlerden çok ama çok uzaktı. O bir buket papatya benim elimdeydi ve ben onun kapısından o çiçekleri uzatmak için gecikmiştim. O zamanlar anladım ki, ilk kez birinden özür dilemek, onun kalbini geri kazanmak için artık çok geçti.
Elimde papatyalarla durduğum o dakikalarda,karşımdaki yalnızca mermerin çerçevelediği bir avuç topraktan ibaretti. Kendime engel olamıyor devamlı ağlıyor ve suçluluk duyuyordum.
Arkamdan gelen ayak sesleriyle biraz toparlanmaya çalıştım. İşte onlarda buraya geliyorlardı. Oldukça hoş bir genç bayan ve yanında 3 yaşlarında dünya tatlısı bir kız çocuğuydu gelenler.
Bayanla konuşunca eşi olduğunu öğrendim, yanındakinin de biricik kızı. Bense ismimi vermeden ölümünü haber alamayan, çok iyiliğinin dokunduğu, liseden bir arkadaşı olarak tanıttım kendimi. Sanırım onunda aklına gelmedi adımı sormak. Az sonra daha fazla dayanamayacağımı düşünerek, arkamı dönüp yürümeye başladım.
Bayan dönüp ‘PINAR’ diye seslendi. Arkamı döndüm. Yüzüme bakıyordu:
- “Sanırım sizin adınız da Pınar?”
Başımla onaylarcasına bir işaret yaptım. “Kızımın adı da Pınar da” dedi küçük kıza yönelerek.
- “Eşim bu adı çok severdi.Sizi gördüğüm an fark ettim, eşimin bu ismi bu denli sevmesini sağlayan kişinin siz olduğunuzu…”
O an anladım ki geç kalınmış hiç bir şey yoktu. Biz onca yıl ayrı kalmıştık ama, birbirimize verdiğimiz değer ve dostluğumuzun kuvveti hep içimizde var olmuştu…
Solgun yüzü her geçen gün biraz daha soluyor, sanki hayat omuzlarına her geçen gün biraz daha yükleniyordu.Yaşamdan bıkmıştı, gözleri yılgın bakıyordu. Işıl ışıl olması gereken o gözler sönük ve bitikti sanki…
Umut her gün ölümü biraz daha yaklaşmış olarak, daha 21 de ölümü ensesinde hissediyordu. Umut ölüyordu…
Aldığı o kemoterapi denen illet onu daha ölmeden öldürüyordu.. İlaç sonrası çektiği acıyı bir tek o biliyordu.. Umut ölüyordu..
Bir seferinde:
- Ölmek istemiyorum demişti doktoruna.
- Basket takımında idim, yeni bir klüpten transfer teklifi gelmişti, sonra gitar çalıyorum. Daha çalmasını öğrenmek istediğim çok parça var. Ben bir psikolog olacağım sonra. Bunları 6 aya nasıl sığdırırım söyler misiniz bana ?diye bağırdı.
Umut, sitemi sadece kaderineydi koskoca doktor un gözleri doldu. Umut ölüyordu..
Kendini çok kötü hissettiği bir gün ailesi onu gene apar topar hastaneye kaldırdı. Acil kan gerekiyordu. Aileden kimsenin kanı uymadığı için, kan anonsla arandı.
Yener o sırada hastanede yatan bir arkadaşını ziyaret etmekte idi.
- Bu kan benim kanımla aynı dedi arkadaşına.
Kan vermek için aşağı kata koştu..
- Kan vereceğim dedi, anons için geldim..
Yener ve Umut bu vesile ile tanıştılar. O gün Yener kan verdiği hastayı ziyaret etmek istemişti.. Nereden bilecekti ki o gün tanışacağı bu kişinin hayatının sonuna kadar onun en iyi dostu olacağını.
- Geçmiş olsun dedi Yener Umut’a..
Umut:
- Bana kan vermişsiniz. Sağ olun, ama zahmet olmuş, uğraşıp durmayın!! Nasılsa ben yakında ölüp gideceğim, ha bir gün önce, ha bir gün sonra ne fark eder değil mi ?
Yüzünde ki açıkça okunan hüznünü, umursamaz tavırlara bırakmak istiyordu Umut. Ama pek başarılı olamıyordu..
Yener elinde ki gitarı yatağın kenarına bıraktı. Umut o zaman gitarı fark etti.. Demek gitar çalıyordu.. Umut’ta çalıyordu ama şu illet hastalığa yakalandığı son 9 aydır, eline gitarı almamıştı.
- Sen daha yaşarken pes etmişsin, dostum diye başladı söze Yener.
- Bak hayat savaş demektir. Kimi ekmek parası için savaşır, kimi bir parça toprak için, sen yaşamak için savaşmazsan, bu hastalık seni, sen ölmeden gömer,unutma !! diye bitirdi sözünü.
Umut savaşmaktan yorulmuştu. Artık şu ölüm gelse de alsaydı onu, herkesin ona acıyarak bakmasından bıkmıştı. Aldığı ilaçlara bağımlı yaşamaktan nefret ediyordu. Hayattan buz gibi soğumuştu. Sanki boş bir mezar bulsa orada ölümü bekleyecekti, o denli bitmişti.
Yener bunları düşündü.. Umut’u çok iyi anlıyordu. Çünkü 2.5 yıl önce kaybettiği kız arkadaşı, canı, kelebeği de aynı Umut gibi gözleri önünde daha ölmeden, ölüp gitmişti. Yener ona yardım edememişti, hem onsuz geçecek yıllarını düşünüp kendine acımaktan buna vakit bulamamış, hem de Ayşegül’de, kelebeğinde tam olarak bu hisleri anlayamamıştı.. Çünkü Ayşegül ile Yener’in de bir parçası ölüyordu.. Yener kelebeğini kaybediyordu. Ayşegül’üne yardım edememişti Yener, ama Umut’a edecekti.. O gün buna karar verdi.. Çünkü umudun gözlerinde ki o sönmüş o ışık tanıdıktı.. Ayşegül’ün kilerle aynıydı.
- Bende gitar çalıyorum dedi Umut.. Ama artık pek zamanım olmuyor. Çünkü hayatım yatakta geçiyor.
Yener gitarını aldı,
- Şimdi gidiyorum, annenlere söyle gitarını getirsinler. Yarın uğradığım da bir konser veririz ne dersin ?
Umut gülümsedi.. Bu çocuğu sevmeye mi başlamıştı ne? Gitarı ellerine aldılar. Yener öyle neşeli parçalar çalıyordu ki, Umut’un yüzü uzun zamandır böyle gülmemişti. Ne tesadüftü ki ikisi de aynı yaşta idi. Yener milli bir voleybolcu idi, Umut ise bir basketçi. İkisi de gitar çalıyordu ama Umut ölüyordu. Bu düşünceyi bir türlü aklından çıkaramıyordu Umut. Gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Yener Umut’un yüzün de yeni yeni parlayan ışığın yine sönüp gittiğini fark etti.
- Ne zaman çıkıyorsun hastaneden diye sordu.
- Yarın. Yazlık evimize gideceğiz.
Sonra tekrar yüzünü gülümseme sardı.
- Sende gelsene.
Umutların evi denize bakan güzel bir villa idi. Kayalıklar arasında ki ev kuş bakışı tüm körfezi görüyordu..
Yener:
- Hadi yüzmeye… Umut:
- Ama ben çok halsizim… Yener:
- Evde oturmaya devam edersen daha da halsizleşeceksin.
- Haklısın dedi Umut..
Kayalara ulaştıklarında en yüksek kayanın uçunda durdu Yener.
- Sence burası kaç metredir? dedi.
- Bence 3-4 metre var ve su sığ.. dedi Umut.
Yener:
- Ben buradan atlayacağım dedi.
- Saçmalama, çok tehlikeli dedi Umut.
Yener kayaların uçuna gitti bir iki dakika durdu ve hiç tereddüt etmeden atladı.. Umut’un rengi atmıştı kayanın uçuna koştu. Bir iki dakika soluk alamadı ve Yener’in su yüzüne çıkıp ona el salladığını görünce bulunduğu yere çömeldi ve ellerini başının arasına alıp öylece kaldı..
Yener kıyıya çıkmış gülerek geliyordu. Umut’a yaklaştı.. Nasıl atlayıştı diye sordu gülerek. Umut cevap vermedi yine:
- Umut ??? dedi..
Umut başını kaldırdı, ağlıyordu bağırmaya başladı..
- Sen delirdin mi? ölebilirdin….
Yener Umut’a baktı önce sonra elindeki havluyu yere atıp üzerine, Umut’un yanına oturdu..
Gördünüz mü? Umut bey, insanın gözlerinin önünde bir sevdiğinin ölüme gitmesi ne kadar zormuş ? Tamam, sen kendini düşünmüyorsun, peki anneni de mi de düşünmüyorsun? Dostun Yener’i de mi düşünmüyorsun? Varını yoğunu sana harcamaya hazır babanı da mı düşünmüyorsun ? Gördün mü sevdiğinin eridiğini görmek ne zormuş? Sen ölmeden gömülmeyi, seçmişsin ölümden korkma demiyorum ben de atlamadan önce bir iki saniye korktum ama korkunun ilacı üzerine gitmektir korkunun.. Savaş bu korku ile üzerine git, daha savaşa başlamadan yenilgiyi kabul ediyorsun? Üzülme bana bir şey olmazdı dedi…
Yener şaka ile ekledi:
- Yener ölümü bile yener.
Sonra son derece ciddi şöyle dedi
- Ve Yener ile Umut bu hastalığı da yenecek… Söz veriyor musun ?
Ağlamayı kesmişti Umut, Yener in söylediklerini dikkatle dinliyordu.. Yener bugüne kadar hiç düşünmediği bir şeyi anlamasına yardım etmişti. Onu sevenlerde çok acı çekiyordu. Kendisi ve sevenleri için yaşamalıydı.
Yener ayağa kalktı, Umut’a elini uzattı… Kenetlenen bu eller bir illeti, kanseri yenecekti…
O yıl yapılan ilik nakli ile umut hayata döndü, ama asıl Umut’un hayata dönüş gününü sadece Yener ve Umut biliyordu sıcak bir yaz gününde kayaların üzerinde Umut tekrar doğmuştu.
Umut ve Yener dostluğu her yıl çığ gibi büyüyerek gelişti.. Ta ki geçen sene Yener bir trafik kazasında son nefesini verene dek.. 43 yaşında ki Umut, onsuzluğa alışmanın ne zor olduğunu bilerek, ama sevdikleri için hayatın acılarına katlanarak bir yılı doldurmuştu. Yazlık evlerinin balkonunda yıllar önce hayata yeniden doğduğu kayalara baktı.. Ve seslendi:
Yener!!!
Küçük çocuk koşarak geldi.
- Evet, baba…
- Gitar çalmayı öğrenmek istiyorsun, değil mi ?
Çocuk sevinçle bağırdı:
- Eveeeeeeeeet….
- Koş o zaman, yatağımın baş ucunda asılı olan Yener amcanın gitarını getir, o gitar bu günden sonra senin gitarın olacak dedi..
Gerçek bir dostla kanser bile yenilebilir…
Gerçek bir dostunuz var ise hayata her an yeniden doğabilirsiniz..
Derin düşünceler içinde boğulurken niçin böyle düşündüğünü sordu kendi kendine. Tabi ki bir cevap alamadı. Çünkü o anda aklına mantıklı bir cevap gelmiyordu. Şimdi ölsem ne olur acaba diye düşündü. Olacakları zihninde canlandırmak için gözlerini kapadı. Öncelikle bir sonraki gün evine gelenler onu ölü bulacaklardı. Daha sonra yaklaşık olarak iki gün sürecek cenaze işleri. Sonra bir kefen ve bir tabut. Cenaze namazında yüzleri tanımadığı on onbeş kişi. Sahte onaylamalar. Sahte dostluklar.
Herşey o gün ortaya çıkardı. Ama o zamanda o burada olmayacaktı. Daha sonra defnedileceği yere geldiğinde onu toprağın altına atacaklar ve kimse ardına bakmadan oradan kaçacak. Çünkü ölüm onları korkutacaktı. Niçin kimse onunla gelmiyordu. Bütün dostluklar oraya kadar mıydı? Bir sınırı mı vardı hepsinin? Hani nerde o nerde ve ne zaman olursak dostuz sözleri? Hepsi sahteymiş meğer. İşte bunun için şimdiye kadar genellikle yalnız olurdu. Yani o ondan sonrada kendine eşlik edecek bir dost arıyordu. Zordu bulmak ama umutluydu o. Umut fakirin ekmeği diye bir söz vardı galiba güzel türkçemizde. Onu hatırladı. Ve daha bir sağlam sarıldı ekmeğine…
Birgün yine deniz kıyısında oturmuş seyrediyordu mavi gökleri ve yeşil denizi. Aslında pek yeşil sayılmazdı. İnsanlar oralara da el attıktan sonra ama bütün şairler denizin yeşil olduğundan bahsederlerdi. Yoksa oda görmemişti yeşil denizi. Yalnızca dedeleri veya ninelerinden duyarlardı. Dedesinin bak torunum birgün… diye başlayan hikayelerini zevkle dinler onlara hayran kalırdı. Neyse bunları bir kenara bırakalım. Evet seyrediyordu denizi.
Hergün gelirdi buraya. Hiç aksatmazdı doğayla ve havayla olan randevularını. Onlar onun tek arkadaşıydı çünkü. Oturmuş bunları düşünürken diğerini gördü başka bir ucunda parkın. Çok garip. Çünkü buraya tamı tamına beş yıldır geliyordu ve şimdiye kadar hep yalnızdı. Daha önce kimseyi o civarda görmemişti. Aslında bir yandan da seviniyordu. Birisi daha var. Benle aynı havayı soluyan birisi. Diğerinin yanına gitmek için niyetlendi ama ne konuşacağını bilmediği için vazgeçti. Ve evine gitti.
Ertesi gün o yine ordaydı. Ve diğeri de. Bu sefer ayağa kalktı. Diğerine doğru yürümeye başladı. O yürüdükçe yol uzaklaşıyordu sanki. Diğerine ulaşamıyordu. En sonunda geldi yanına. Bankın diğer ucunda oturdu. Ve aniden konuşmaya başladılar. Her konudan konuştular. Konuştukça rahatladığını hissetti o. Zaman ilerliyordu. Zamanı durdurmaya kimsenin gücü yetmezdi. Onunki de yetmedi. Ve en sonunda pes edip saatin geç olduğunu söyleyerek uzaklaştı diğerinden. Hiç yüzüne bakmadı. Sanki yüzüne bakınca büyü bozulacakmış gibi geliyordu ona. Bakmadı. Döndü ve bir daha bakmadı.
Yatağında uykusuzluktan kıvranırken farketti merak denilen duygunun ne kötü bir illet olduğunu. Diğerini merak ediyordu. Ama elindende birşey gelmiyordu. Saniyeler asır gibi geliyor. Daha dün konuşurken geçmemesi için dua ettiği zamanın akıp gitmesini istiyordu. Ama olmuyordu. O isteyince olsaydı keşke. Pencereyi açtı. Dışarıda yağmur vardı. Üstüne bişeyler alıp dışarı çıktı. Gezmeye başladı. Yağmur durdu. Vücudundaki demir eksikliğinden dolayı yağmurdan sonra toprağın o insana rahatlık veren ama bir o kadarda zararlı kokusunu içine çekti. Ve evine gitti. Yine yatamadı.
Sabah gözlerini açtığında sanki biraz uyumuş gibi hissetti. Ama saate baktığında saniyenin bile yer değiştirmediğini hayretle gördü. Akşamı zor etti. Çünkü bir an önce oraya gitmek istiyordu. Akşam oldu. Gitti. Oturdu. Beklemeye başladı. Diğeri geldi. Bu sefer diğeri onun yanına oturdu. Hala yüzüne bakmıyordu. Yine bol bol konuştular. Herşeyden.
Acaba aradığım dost bu mu diye düşündü. Hani şu yazının başında anlatmıştım ya. Daha sonraları çok pişman olacağı birşey yaptı. Ve diğerinin yüzüne bakmaya yeltendi. Tam görecekken diğeri kayboldu. Oda hemen başını eğdi. Ama gidenler bir daha gelir mi? Gelmez. Gelmedi de. Diğeri gelmedi. Her akşam gitti oraya ama diğerini göremedi. Çok üzüldü. Çok ağladı ne yaptım diye. Büyünün bozulacağını biliyordu ama yinede yaptı. Bakmaya yeltendi. Ve böyle oldu işte. Pişmandı. Çok pişman. Öyle ki artık tamamen duygusuz biri haline gelmişti.
Sabah akşam o bankta, yani ilk oturdukları bank oluyor, oturdu. Ölü gibiydi. Gözleri fersizdi. Ama hala mavi gökyüzüne ve yeşil denize bakıyordu. Adeta onlarla bir oluyordu gözleri. Gözleri herşeyi anlatmaya yetiyordu. Zar zor eve gitti. Aklına birşey gelmişti. Eline bir şişe asit aldı. Asit. Yakıcı. Yakıcı bir madde. Onunla ne yapıcaktı diye sormayın. Çünkü oda anlık olduğu için cevaplayamazdı. Bende. Evet anlık oldu. Kafasına diktiği gibi bitirdi asidi. Daha sonra düştü masasından. Filmlerdeki gibi düştü. Yavaş yavaş. O anın tadını çıkararak. Zaten insan hayatında bir kere intihar edebilirdi. Oda tadını çıkarıyordu. Yüzü yere ulaştığında. O çoktan gözlerini kapamıştı.
Ertesi gün. Cesedini masanın başında buldular. Vücudunda yer yer yanıklar vardı. Ve birde asit şişesi. Boş bir şişe. Anladılar. Daha sonra tanımadığı beş on kişi namazını kıldı. Ve doğru toprağa. Onu yine yalnız bıraktılar. Oradakiler gittiğinde ve ortalıktan el ayak çekildiğinde biri geldi oraya. Bu diğeriydi. Evet diğerinin ta kendisi. Kendini suçlu hissetmiyordu. Çünkü olması gereken oydu sanki. Onunla birlikte ölemezdi ama ölene kadar onun başında bekleyebilirdi. Bekledi… Bekledi… Bekledi…
Dostluk nedir?
Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil… Sempati.. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma… Sorumluluk duyma.. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki..
Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi biraraya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor. Gazetelerde okuyoruz. TV’lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor: Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu.. Halkın dostu.. Dostluklar nasıl oluşuyor Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.. Yüreğimizden çaldı.
Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş. “Hocam” demiş! “Eşeğimi yitirdim…” Hoca da adama; “Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız” demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş: “İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?” diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmus, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,”Ben varım Hocam.” demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, “Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın” demiş.
Dostun yoksa… Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates’e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; “Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister… Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim…”
İnsan biriktiren yaratık… Şan, şöhret biriktiriyor… Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor. Bazıları da Kuledibi’nde Çukurcuma’ya, Üsküdar’da Eskiciler Çarşısı’na, Unkapanı’nda Horhor’a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum , insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık olamayacağı gibi… Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.
NAZİK OLMAK İÇİN, BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.
SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.
BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.
ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN.
ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.
DUA’YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN.
YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN.
ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN.
NE DE BARIŞMAK İÇİN, AYRILIĞI BEKLEMEYİN,
ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR BİLMİYORSUNUZ…
Onu sevmek,özlemek ve onu onsuz yaşamaktır.
Hiç beklenmedik bir anda aklına gelmesidir insanın,
Aklına geldiğinde gün boyu;ona ihtiyacı olduğunu kafasına takmasıdır belki,
Okuduğu kitapta,yazdığı yazıda onun resmini çizmektir galiba,
Dinlediği şarkıda onun sesini duymaktır,
Ona anlatamayacağı zaman bağırıp duvarlara anlatmak,onun duyduğuna inanmaktır,
Ona kızdığı zaman içinizde bir burukluk hissetmektir,
On dört yılda iki buçuk yıl boşluk onun olmayışının sessizliğinin göstergesidir diyebilmek,
Onu gördüğünüzde içinizdeki sızının “DOSTLUK” olduğunu bilmek,
İşte bütün bunlar; GERÇEK DOSTLUĞU YAŞAMAKTIR…
Terentius, “Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden mahrum kalınca, hiçbir zevki tatmamaya karar verdim” demiş, yitirdiği bir dostunun ardından.
Nasıl bir insandan bahseder Terentius?
Karşısında zavallı gibi görünmekten korkmadığımız, bizi değiştirmeye değil zenginleştirmeye çalışan, yargılayan değil, kendimizi sorgulamamıza yardımcı olan biri midir yitirilen? Sabahın 3′ünde çaldığımız kapısını açtığında, tek kelime etmeden kollarına atılıp ağlayabileceğimiz bir insan mıdır? Terentius’un acısını bu şekilde dillendiren?
Nedenlerini merak etse de, göz yaşlarımızın dinmesini bekleyecek kadar anlayışlı, titrek sesimiz ve telaşlı cümlelerimizi sükunetle dinleyecek kadar sabırlı, acımızın bir kısmını kendine yük edinecek kadar cömert ve yürekli insanlar mıdır dost diye seçtiklerimiz?
Sadece sohbeti değil, sessizliği de sıkıcı olmayan; yalnızlığımızı unutmak için varlığı, eksikliğini hissetmemiz için yokluğu kafi gelen insanlara mı dostum deriz?
Başımıza gelen güzel bir şeyin coşkusu yüreğimize sığmadığında, saate aldırmayıp telefona sarıldığımız ve karşımızdaki uykulu sese “Kulaklarına inanamayacaksın!” diye bağırdığımızda, “Sabahı bekleyemez miydin?” demeyen biri midir gerçek bir dost?
Güzel bir film izlediğimizde, keşke O da olsaydı dediğimiz, okuduğumuz bir kitaptan bahsedebildigimiz ve en mahrem sırlarımızı anlattıktan sonra rahatça uykuya dalabildiğimiz bir sırdaş mıdır yoksa ?
Konuşurken gözlerimizi kaçırmadığımız, kendimizi saklamadığımız ve yüzümüze en acı gerçekleri haykırırken bile darılmadığımız yalnızlığımız mıdır dost dediğimiz insanlar?
Ne bileyim, aynı fikirde olmasak da uzlaşabildiğimiz, köprüleri atmadan da tartışabildiğimiz, her savaştan birlikte ve biraz daha güçlenmiş bağlarla çıktığımız insanlar mıdır dost payesi verdiklerimiz?
Tanıdığımızı sanırken, daha keşfedilmeyi bekleyen nice el değmemiş duygular ve düşünceler taşıdığını gördüğümüz; sürekli bizi saşırtan kendimiz midir onlarda sevdiğimiz?
Aristo haklı mıdır; “Dostluk bir ruhun iki ayrı bedende yaşamasıdır” derken ve Terentius, başka bir bedende toprağa verdiği ruhunun yaşını mı tutmaktadır?
Paylaştığı her şeye ölüm de mi dahildir?
Acaba, neyi kaybedeceğini, dostu ölmeden önce fark etmiş midir?
Ya biz; her şeyi paylaşmanın, iddialı ve gerçek dışı geldiği günümüzde, sahip miyiz gerçek bir dosta?
Ya da adımızın önüne dost sıfatı koyan insanlar var mıdır hayatımızda?
Yoksa kendimizi sevmeyi başaramadığımızdan, şaşırıyor muyuz bizi sevdiğini söyleyen birinin varlığına, inanamıyor muyuz yanımızda kalmasına ve uzaklaştırıyor muyuz içten içe bizi sevmesini istediğimiz insanı kendimizden?
Ve bir gün, bir el daha kayıp gittiğinde avuçlarımızdan, kendi mezarımızın başında ağlayacağımızı biliyor muyuz?
İş işten geçmeden önce teşekkür edebiliyor muyuz sevdiğimize, hiç değilse bizi sevdiği için…