Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for the ‘Diğer’ Category


Yakışıklı Geyik

Apr 28, 2008 Author: admin | Filed under: Diğer

Tibet munçağının Hani adında bir papağanı vardı. Munçak, Hani’yi satmak istiyordu fakat kimse Hani’yi almaya yanaşmıyordu. İşte, az önce tavşanın biri Hani’yi satın almak istemiş ama Hani olur olmaz yerde söze karışarak bu satışı engellemişti. Tavşan gittikten sonra, onların arasında şu konuşma geçti:

“ Kızma be Munçak..Ne olmuş yani iki çift de söz biz ettiysek. Ben sadece kendimi tanıtmaya çalıştım. Bunun için çeşitli konularda fikir ileri sürüp, yorum yaptım. Kime ne zararı var benim fikirlerimin. Beyinsel fonksiyonlarımın bir ürünü bu fikirler, yani işleyen beyin fikir üretiyor, fikir söz şeklinde ağızdan çıkıyor. Hem tavşan beni beğenmediğinden değil, seninle olmam çok daha faydalı olacağı için, beni satın almadı ve tavşan beni satın almadı diye bana kızmak hakkına sahip değilsin. “

Bunun üzerine Munçak, Hani’nin bulunduğu kafese sarıldı:

“ Canım Hani, seni satmak benim zoruma gitmiyor mu sanıyorsun? Yüreğim parçalansa da seni satmaya mecburum. Tavşan çok zengindi, süper para teklif etti. Bir ev alır, içini dayar döşer, kalanla iş kurardım, hayatım kurtulurdu. Keşke her söze limon sıkıp tavşanı vazgeçirmeseydin. “

“ Tamam, Munçak. Beni sevdiğini ispatladın. Şimdi bir adım geriye git de, havasız kalmaktan kurtulayım. İki adım demedim yakışıklı geyik, bir adım dedim. Bir adım ileri gelirsen söyleyeceklerimi daha yakından dinlemek ve daha iyi anlamak şansına kavuşursun. Eee ne diyordun, beni satıp dayalı - döşeli ev alıyordun, iş kuruyordun. Ya ben ne oluyorum? “

“ Ne demek, ben ne oluyorum? Sen zengin birinin yanına gidiyorsun ve lüks içinde yaşıyorsun. Yeni sahibin belki seni altın bir kafese koyar. Hayatın değişir, gerçek mutluluk neymiş öğrenirsin. “

“ Altın kafes ve gerçek mutluluk. Altın kafesi anladım da, gerçek mutluluk ne demekmiş? Şu mutluluk denen olgunun gerçeği nasıl oluyor? “

“ Bak Hani, şimdiye kadar sevinçli olduğumuz, mutlu olduğumuz zamanlar vardı. Arada mutsuz olduğumuz durumlar da bulunuyor. Bazen ne mutluluğu, ne mutsuzluğu düşünmeden yaşarız. İşte, bu mutluluk hayali mutluluktur; bir görünür, bir yok olur. Gerçek mutluluk ise, süregelir yani hep mutlu olursun. “

“ Zengin tavşan beni almış olsaydı, altın kafese koymuş olsaydı, en güzel yiyeceklerle besleseydi gerçek mutluluk neymiş öğrenemezdim, çünkü sen yanımda yoksun diye mutsuz olurdum. “

Hani’nin böyle konuşması üzerine Munçak derinden etkilendi. İçi cız etti. Onu satarsam mutsuz olacak, diye düşündü. Satmasa ne kaybederdi? Yatacak yeri vardı. Yiyecek, içecek ormanda boldu. Hem Hani gibi bir dostu arasan bulamazdın. Söyledikleri ise, yabana atılır cinsten değildi. Anlayana çok şey öğretirdi. Munçak, seni satmaktan vazgeçtim deyince Hani bir sevindi, bir sevindi ki, sormayın.

Aradan aylar geçti. Sonbaharın son günleriydi. Havalar soğumaya başlamıştı. Tibet Dağları’nda yaşayan geyiklerin bölge temsilcilerinin toplanıp, kış için gerekli hazırlıkları konuşacakları gün gelmişti. Toplantı alanına geyikler üçlü gruplar halinde geliyordu. Munçak ise, Hani’yi mağarada bırakmıştı. İki arkadaşıyla birlikte toplantı alanına gelince geyiklerin sevgi gösterisiyle karşılandı. Munçak biraz sonra toplantı başkanlığı için aday olduğunu açıkladı.

Hani mağaranın dışında gürültüler duydu. Kulak kabarttı. Pek çok ayak sesi gittikçe yakınlaştı ve duruldu. Artık tek bir ses duyuluyordu. O da, bir insan sesiydi. Ses özet olarak, geyiklerin yaptıkları toplantının basılacağını ve bütün geyiklerin kurşunlanacağını söylüyordu. Gelenler, yarım saat sonra gidince, Hani toparlandı. Bunlar kötü insanlardı. Bir katliam yapacaklardı. Oysa Munçak giderken neşeliydi. Başkan seçilirim diyordu. Munçak ölmemeliydi, hiçbir geyik ölmemeliydi. Yazıktı onlara. Katliam olmayacaktı. Kafesten çıkar, uçarak gider, duyduklarını söyler, onları kurtarırdı.

Hani çok uğraştı demir kafesin kilidini kırmak için. Kanatlanıp kanatlanıp kafesi taş duvara çarptı. Her tarafı yara-bere içinde kaldı. Tüyleri birer birer kopup yere düşüyordu. Hani’nin bu inanılmaz güç gösterisine kilit dayanamadı ve kırıldı. Hani kafesten fırlayıp, mağaranın dışına çıktı. Fakat Hani bir türlü uçmayı başaramadı. Yardıma koşamadı. Bunda Hani’nin kafeste doğup büyümesinin rolü vardı. Zaten Hani hayatı boyunca hiç uçmamıştı. Kötü insanların yaptığı katliam korkunç oldu. Geyiklerin çoğu toplantı alanında can verdi. Sadece Munçak ve dört Barasinga geyiği kurtulmayı başardı.

Munçak, Barasinga geyikleriyle birlikte, mağaraya geldiğinde Hani’yi bulamadı. Demir kafes yerde, kilidi kırılmış, mağara Hani’nin güzelim tüyleriyle doluydu. Munçak dışarı çıkınca ayak izlerini fark etti. İnsanların ayak izlerini. Oysa bu izler mağarada yoktu. İzler aşağıdan geliyor, toplantı alanına doğru gidiyordu. Demek ki, insanlar burada mola vermişlerdi ve Hani konuşmaları duyup yardıma gelmek amacıyla kafesin kilidini zorlukla kırmıştı. Hani uçamazdı, yardıma gelemezdi, o zaman neredeydi? Munçak önce Hani’yi bulacak ve sonra başarılması olanaksız gibi görünen planını uygulayıp, tam toplantı başkanı seçildiği anda ortalığı kan gölüne çeviren, masum geyikleri katleden insanları cezalandıracaktı. Munçak, ayak izlerini takip ederek, Hani’yi buldu. Zaten fazla uzağa gidememiş, biraz ilerdeki çalıların dibinde baygın yatıyordu. Yaraları sarıldıktan sonra mağaraya bırakıldı.

Munçak ve Barasinga geyikleri gece yarısı toplantı alanını rahatça görebilecekleri bir tepeye çıkarak durum değerlendirmesi yaptılar. İnsanlar, çadırlarda uyuyorlardı. Sadece üç nöbetçi bırakmışlardı. Munçak işin bu gece bitmesini istiyordu. Fakat Barasinga geyikleri yarın öğle vakti, gündüz gözüyle diyorlardı. Munçak, onlarla fazla tartışmadı. Tamam, sizin dediğiniz olsun, diyerek sözü bağladı. Daha sonra geyikler bir mağaraya girip yattılar. Barasinga geyikleri uyur, Munçak uyumazdı. Sessizce mağaradan çıkarak, toplantı alanına geldi. Nöbetçileri kollayarak çadırlara yaklaştı. Üstün koku alma gücünü kullanarak cephanelik çadırını buldu. Kapıdaki nöbetçiyi bayıltarak çadıra girdi. Dinamit dolu çantayla bir kutu kibrit alarak kaçtı. Munçak tepeye çıktı. Oradaki gölün toplantı alanına bakan yamaçlarındaki kayaların arasına dinamitleri yerleştirdi ve fitili ateşledi. Biraz sonra patlayan dinamitler büyük kaya parçalarını ve tonlarca suyu toplantı alanına indirdi.

Munçak sabah olunca toplantı alanına şöyle bir baktı. Çadırlar yoktu, ortalıkta insan görünmüyordu. İnsanların hepsi ölmüş müydü? Sağ kalanlar varsa garanti peşine düşeceklerdi. O zaman Barasinga geyiklerini yanına alarak tepenin arkasındaki bataklığa sığınacaktı.

Munçak, Barasinga geyiklerini mağarada buldu. Onlar, gece yarısı yer sarsıntısı olduğunu zannetmişler ve dışarı çıkmamışlardı. Olanları Munçak’tan dinleyince çok kızdılar. Dördü birlik olup Munçak’ın üstüne yürüdüler. Munçak mağaradan kendini dışarı zor attı. Barasingalar, laf anlamıyordu. Amaç, hunharca öldürülen geyiklerin intikamını almak değil miydi? İşte, intikam alınmıştı. Bu nefret nedendi? Gündüz gözüyle zaten bir şey yapılamazdı. Barasingaların belli bir planı yoktu. Güpegündüz eli silahlı onca insanın üstüne tekme-yumruk yürüyemezdin ya. Bol bol yiyip, bel bel bakınmakla intikam alınamazdı. Masum geyiklerin kanı yerde kalırdı. Birbiri ardınca patlayan silahlar anlamsız tartışmaya son verdi. Munçak ve Barasingalar, hızla tepeyi aşıp, bataklığa doğru kaçtılar. Peşlerinde büyük patlamadan sağ kalan üç insan vardı. Gözleri dönmüş, acımasız, katil ruhlu insanlardı.

Bataklıkta Munçak’la Barasingalar arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Barasingalar, üç insandan kaçmayı gururlarına yedirememişti. Onların silahları varsa bizim boynuzlarımız var diyorlardı. Geri dönüp saldıracaklardı. Munçak çok diretti dönmeyin diye ama dinletemedi. Munçak’ın boş bulunduğu bir anda onu bataklığın çamurlu sularına ittiler. Munçak ağır ağır bataklığa gömülürken, bir kez olsun yardım edin demedi. Bütün Barasinga geyikleri böyle değildi ama, bu dört terso nasıl bir araya gelmişti, hayret!..Barasingalar, bataklığın çıkışında namlulara hedef oldular ve birer birer cansız yere serildiler.

Aradan altı ay geçti. İnsanlar gitmiş, olanlar unutulmuştu. Papağan Hani iyileşmiş, uçmayı öğrenmişti. Munçak’ı arıyordu, neredeydi Munçak? Hani, bir gün bataklıktaki ağaçların birinin üstünde dinleniyordu. Uzaklarda bir geyik gördü. İster misin bu Munçak olsundu? Hani, heyecan içindeydi, yakındaki bir ağaca kondu. Artık emindi, Munçak karşısındaydı. Hani, sevinç çığlıkları atarak, Munçak’la kucaklaştı. Munçak ise, Hani’ye hiç beklemediği bir anda kavuşmuştu. Olanı, biteni anlattı. Barasingalar tarafından bataklığa itildikten sonra hayattan ümit kestiğini söyledi. Bunun üzerine Hani:

“ Peki, nasıl kurtuldun? “ diye sordu.

Munçak:

“ Kurtulmadım, kurtarıldım…” dedi.

“ Seni kim kurtardı? “

“ Su yılanı Rave. Dört metre boyunda, iri bir su yılanı. Beni yeniden hayata döndürdü. Onunla çok iyi arkadaş olduk. Güçlü bir karakter yapısına ve sağlam bir iradeye sahip. Ağzından kırıcı söz duyamazsın, yalan söylemez, kötülük bilmez. “

“ Rave şimdi nerede? “

“ Buralardadır. Bazen benden ayrılır, şöyle bir dolaşıp geleyim, der gider. İki, üç saat ortada görünmez. Nereye gider, ne yapar bilmem. “

“ Sorsan ya, arkadaş neredeydin, diye. “

“ O kadarı da fazla. Özel hayatına karışamam. Dostları, arkadaşları vardır, onların yanına gidiyordur. Herhalde bütün zamanını bana ayıracak değildi. “

“ Gel Munçak, takip edelim şu Rave’yi. Bakalım nerelere gidiyor, neler yapıyor? “

“ Takip edelim de, ayıp etmiş olmaz mıyız? Belki bizim bilmememiz gereken durumlar vardır. Hem Rave, takip edildiğini fark ederse bize kızabilir. “

“ Kızmaz, kızmaz. Yardıma ihtiyacı olabilir Rave’nin, ama bunu sana söyleyememiştir. Aniden ortaya çıkarız, Rave sevinir. Eğer yanlış yapmışsak suç benim, seni ben zorladım. Sen beni kırmamak için, bu işe girdin. Tamam mı? “

“ Tamam değil. Senin önsezilerine güvenirim. Boşuna konuşmazsın. Macera olsun diye hiçbir işe kalkışmazsın. Garanti Rave’nin yardıma ihtiyacı vardır. Dikkat ediyorum da, son günlerde daha az konuşur oldu. Gittiği yerden dönünce hep düşünceli oluyor, dalıp gidiyor. Ben konuşuyorum, o dinliyor. Aradan birkaç saat geçmeden kendine gelemiyor. Rave’yi takip ederiz ama bir şartla: Yanlışa düşersek suç ikimizin olur. “

“ Aslanım Munçak, seni seviyorum, şartını kabul ediyorum. “

Munçak daha sonra hayatını borçlu olduğu su yılanı Rave’yi Hani ile tanıştırdı. Hani ilk anda çekindi Rave’den.

‘ Ne kadar kocamanmış. Falso yaparsak ve bir kızarsa yutar beni bu Rave ‘ diye düşündü. Plan, kusursuz olmalıydı. Rave hiçbir şeyin farkına varmamalıydı. Kolay değildi, Munçak ölümden dönmüştü. Daha tam olarak toparlanamamıştı. O, bataklıkta kısılıp kalacak bir geyik olamazdı. Bataklıktaki yaşam eski Munçak’tan pek çok şeyi alıp götürmüştü. Yürümesi yavaşlamıştı, hızlı koşamıyordu. Neredeydi o rüzgârla yarışan geyik? Zayıflamıştı azıcık, eskisi gibi heybetli değildi. Ayrıca boynuzunun biri ortadan kırıktı. Munçak, Barasingalar mağarada kendisine saldırdığında boynuzunun kırıldığını söylemişti. Munçak’ı bu işe fazla karıştırmadan Rave’nin durumunu araştırmalı, yardıma ihtiyacı varsa yardım etmeli, Munçak’ın Rave’ye can borcu ödenmeli ve Munçak’ı bataklıktan kurtarıp ormana götürmeliydi. İşte, o zaman Munçak yine rüzgârla yarışırdı. Eğer Munçak isterse, yeniden bir kafese girer, Munçak’ın onu iyi bir fiyata satmasını beklerdi. Yeter ki, Munçak bataklıktan kurtulsundu. Arkadaşlık dediğin böyle olurdu.

Bir gün Hani başının ağrıdığını söyleyerek bataklıktaki mağarada kaldı. Munçak ile Rave gezmeye çıktılar. Bir saat sonra Rave, şöyle bir dolaşıp geleyim, dedi ve Munçak’tan ayrıldı. Rave bataklık suyuna girdi ve yüzmeye başladı. Hani ise, gökyüzünde yükseklerde uçarak, Rave’yi izliyordu. O, bugün Rave’nin nereye gittiğini, ne yaptığını öğrenmeye kararlıydı.

Rave uzun süre yüzdükten sonra küçük bir adaya çıktı. Yanına kendi kadar bir su yılanı ve on tane yavru su yılanı geldi. İki saate yakın onların yanında kalan Rave, daha sonra geldiği yoldan Munçak’ı bıraktığı yere doğru yüzmeye başladı. Hani, Rave’den önce, Munçak’ı buldu. Olanları anlattı. Her şey apaçık ortadaydı. Rave eşini ve yavrularını görmeye gidiyordu.

Munçak, Rave gelince, artık ormana gitmek istediğini, ormanı özlediğini söyledi. Rave ısrar etti Munçak’a kal diye ama Munçak, kesin kararını verdiğini, gideceğini, ara sıra ziyarete geleceğini söyledi. Daha sonra Munçak ile Hani, Rave’ye bol şans dileyerek ayrıldılar. Munçak ormanda birkaç ayda kendine geldi. Güçlendi. Hızlı koşmaya başladı. Hem öyle hızlı koşmaya başladı ki, Hani uçarak O’nu geçmekte zorlanıyordu.

SON

Yahudinin Selamı

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Diğer

Resuli-Ekrem (s.a.v)’in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.v)’ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine “essamu aleykum” yani “ölüm üzerinize olsun”dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine “ölüm üzerinize olsun” dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)’i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve “Ölüm sizin üzerinize olsun…” diye bağırdı.

Resul-i Ekrem (s.a.v) buyurdu:

“Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin?

Ayşe:

Görmüyor musun ya Resulullah’ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar?

- “Evet, görüyorum onun için bende, “Aleykum” yani “sizin üzerinize olsun” diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi.”[1]


[1] - Vesail, c. 2 s. 212 Emir Bahadır Basımı.

Ebu Zer’e Bir Mektup

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Diğer

Ebuzer’e bir mektup geldi, açıp okudu. Uzak yoldan gelmişti. Bir şahıs ondan, kendisine mükemmel bir öğüt yazmasını rica ediyordu. O,

Ebuzer’in, Resül-i Ekrem (s.a.v) kendisine ne kadar teveccühü olduğunu, Resul-i Ekrem (s.a.v)’in ona ne kadar lütuf ettiğini yüksek ve manalı sözlerle ona hikmet öğrettiğini bilenlerden biriydi.

Ebuzer cevapta yalnız kısa bir cümle yazdı: “Halktan en çok sevdiğin kimseye karşı herhangi bir kötülük veya düşmanlık yapma.” Mektubu kapatıp gönderdi.

O şahıs, Ebuzer’in mektubunu açtıktan sonra okudu. Fakat ondan hiç bir şey anlıyamadı. Kendi kendine “ne yani? Maksat nedir? “Halktan en çok sevdiğin kimseye karşı herhangi bir kötülük veya düşmanlık yapma.” Ne demek acaba? Bu açık bir açıklama mıdır, bir adamın sevdiği kimseler olsun da onların en azizine kötülük mü yapsın? Kötülük yapmayacağı gibi malını, canını ve varlığını bile ayakları altına döküp feda eder ona” dedi.

Diğer taraftan kendi kendine: Bu cümleyi söyleyen kişinin, önemli bir kimse olduğunu unutmamak gerekir, dedi. Bu cümleyi söyleyen Ebu Zer’dir. Ebu Zer ümmetin Lokman’ıdır. Hekimce bir aklı vardır. Başka çare yok, kendisinden açıklamasını istemen lazım.

Tekrar Ebuzer’e bir mektup yazdı ve açıklama istedi.

Ebuzer cevabında şöyle yazdı: Kişilerin en sevgilisi ve en azizinden maksadım, kendi nezrinde, “sensin” başka birisi değil. Sen kendini halktan daha çok seviyorsun. Öyleyse, sana aziz olanların en sevgilisine düşmanlık yapma. Yani kendine düşmanca davranma, acaba insanı, suçlu bir duruma düşüren her hata ve günahtan dolayı zararın doğrudan doğruya kendisine döneceğini, ve kendi eteğine yapışacağını bilmiyor musun?[1]


[1] - İrşad-ı Deylemi.

Tayin Edilmeyen Ücret

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Diğer

O gün Süleyman bin Cafer Caferi ve İmam Rıza (a.s) birlikte dışarı çıkmışlardı. Güneş battı ve Süleyman evine gitmek istedi. Ali ibni Musa’r-Rıza (a.s) ona “bizim eve gel, bu gece bizle beraber ol” dedi. İtaat etti ve İmamla birlikte onun evine gittiler.

İmam, hizmetçilerini çiçek dikmekle meşgul gördü ve yine İmamdın gözü, onlarla birllikte çiçek dikmekte olan yabancı birine ilişti. “Bu kimdir?” diye sordu.Hizmetçiler bunu bu ğün bize yardım etsin diye ücretli tuttuk.

- Çok güzel, ona ne kadar ücret tayin ettiniz?

- Sonra bir şeyler verip onu razı edeceğiz.

İmamda rahatsızlık ve öfke izleri belirdi. Ve hizmetçileri cezalandırmak üzere onlara döndü. Süleyman Caferi: “niçin kendinizi rahatsız ediyorsunuz?dedi.

İmam buyurdu: Bunlara tekrar tekrar talimat verdim. Bir işe başlanırken, işin ücretini tayin etmeden önce asla bir kimseyi görevlendirmeyin, dedim. İş ücretini tayin ederseniz, iş sonunda karşınızdakine bir miktarda fazladan verebilirsiniz. Elbette o da kendisine verilen muayyen ücretten fazlasını aldığı için size müteşekkir ve sizden memnun kalır. Sizi sever, aranızdaki ilgi daha da sağlamlaşır böylelikle yalnız kararlaştırdığınız miktara iktifa etseniz bile karşınızdaki sizden rahatsız olmayacaktır. Fakat ücreti tayin etmez de karşınızdakini görevlendirirseniz işin sonunda ona verdiğiniz her miktara rağmen, kendisine gösterdiğiniz sevgiye inanmayıp belki de sizin ona daha az ücret verdiğinize inanacaktır.[1]


[1] - Bihar al-Envar, c. 12. s. 31 Kompani basımı.

Köle Midir? Yoksa Azad Mı?

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Diğer

Saz ve eğlence sesi yükselmişti; Evin yanından geçen her kimse evin içinde ne olduğunu tahmin edebilirdi. içki ve eğlence sofrası serilmiş, şarap kadehleri ardardına boşalıyordu. Hizmetçi cariye evin içini süpürmüş, çöpleri toplamış,onları bir kenara dökmek için evin dışına çıkmıştı. Aynı anda yüzünde ibadet izleri görünen ve alnı uzun secdeleri anlatan bir adam, oradan geçiyordu. Cariyeye sordu:

- Bu evin sahibi, köle mi özgür mü?

- Özgür.

Özgür olduğu malum. Köle olsaydı, sahibi ve maliki olan Allah’ından korkar, bu sofrayı sermezdi.

Bu cariyeyle o adam arasındaki konuşmalar, cariyenin evin dışında daha çok beklemesine sebep oldu. Eve döndüğünde sahibi “Niçin bu kadar geç kaldın?” diye sordu.

Cariye başından geçenleri anlattı. “Bu durumda bir adam geçiyordu, o sordukça ben cevap verdim” dedi.

Ev sahibi, onun başından geçen, bu şeyleri işitince, bir müddet düşünceye daldı. Özellikle “Köle olsaydı, sahibinden korkardı” cümlesi ok gibi kalbine saplandı. Farkında olmadan yerinden sıçradı ve ayakkabısını giymeye zaman bulmadan, çıplak ayakla sözü söyleyenin peşinden gitti. Sözün sahibi Musa ibn-i Cafer (a.s)’e ulaşıncaya kadar koştu ve hazretin eline, tövbe etmek için tutundu. O gün çıplak ayakla tövbe şerefine kavuşmuş olduğundan artık ayakkabı giymedi. O güne kadar Boşr bin Harız bin Abdurrahman Mervezi diye tanınıyordu. Ondan sonra El-Hafi yani çıplak ayaklı lakabını aldı ve Bişr-i Hafi diye tanındı ve meşhur oldu. Yaşadığı müddetçe kendi sözüne sadık kaldı. O güne kadar ayyaşlar takımından olan Hafi ondan sonra dindar adamlar arasına girdi.[1]


[1] - El-Kuna vel-Elkab, Muhaddis-ı Kumi, El-Hafi ünvanı altında, c. 2, s. 153, Minhac al-Kirame den nakil.

Mikat’te

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Diğer

Medine’nin tanınmış fakihi Malik bin Enes[1] yılın birinde, hac seferinde, İmam Sadık (a.s) la beraberdi. Mikat’e geldiler. İhram elbisesi giyme ve telbiye söyleme yani lebbeyk zikrini söyleme zamanı geldi. Başkaları, her zaman yapıldığı üzere bu zikri söylediler.

Malik bin Enes, İmam Sadık (a.s)’a yöneldi. İmamdın halinin değiştiğini, bu zikri söylemek istediği anlar heyecanlandığını ve sesinin boğazında kaldığını gördü. Asan kontrolünü, öylesine elden bıraktı ki, neredeyse farkında olmadan, binek hayvanından düşecekti. Malik önüne geldi ve

“Yebne Resulullah’ın; bu zikri söylemekten gayri bir hal çaresi yok” dedi. İmam: “Ey Ebi Amir’in oğlu, nasıl lebbeyk demeye cesaret ederim ki lebbeyk demek; Allahım, sen beni çağırdığın zaman, hemen sana icabet ederim ve daima sana hizmete hazırım manasındadır. Hangi gönül rahatlığıyla, Allahıma böyle küstahlık yapar ve kendimi hizmetine, hazır bir köle olarak tanıtırım? Ya bana cevapta, La Lebbeyk denilirse, o vakit, ne yaparım?” buyurdu.[1]


[1]- Malik bin Ebi Amir Ehli sünnet ve cemaat imamlarından biridir ve Maliki diye tanınan mezhep ona mensuptur. Yaşadığı asır, Ebu Halifeninkine yakındır. Şafi’i, Malik’in öğrencisiydi ve Ahmed bin Hanbel de Şafi’nin öğrencisiydi.

Malik’in fıkıh mektebi, Ebu Hanife’n’nin fıkıh mektebine karşı olmuştur çünkü Ebu Hanife’nin mektebi daha çok düşünce ve kıyasa dayanır. Malik’in fıkıh mektebi, aksine sünnet ve hadise dayanırdı. Aynı durumda ibni Hallikan’ın Vefeyatü’l-A’yan’ında c.3,s. 286 da Malik, bazı konunlarda kendi düşüncesiyle fetva verdiği için velatı anında endişeli ve korkmaktaydı. “keşke kendi düşüncemle fetva vermeseydim, her bir fetva yerine bir kırbaç yeyip de o günahların peşinden gitmeseydim” diyordu.

Malik’in övünülecek taraflarından biri, onun şehit olan Muhammed bin Abdullah-ı Mehz’in, biatının doğru olduğu ve zora dayanan Abbas oğullarının biatının doğru olmadığı, inancında olmasıydı. Benil Abbas’ın zora dayanan idaresinden korkmuyor ve büyük bir cesaret ve açıklıkla, akidesini halkın fetva isteğine cevap olarak gösteriyordu. Bu fikir, Malik’in, Seffah ve Mansur’un amcası Cafer bin Süleyman Abbasi’nin emriyle, çok fena kamçılanmasına sebep oldu. Tesadüfen aynı kamçılanma Malik’in kendisine daha çok hürmet edilmesine, daha çok sevilmesine sebep oldu. (Bk. Vefayatül A’yan, c. 3,s. 285)

[2] - Malik, Medine’de olduğu zaman, İmam Sadık’ın huzuruna, sık gelip gidiyordu. Hazretten hadis rivayet eden kişilerdendi. (Bihar, c. 11, c. 109, İlelu’ş-Şerayi ve Emali-i Saduk) Malik, İmam Sadık’ın huzuruna gittiği zaman, İmam ona sevgi gösterirdi. Bazen ona “ben seni severim” buyurdu. Malik, İmamın kendisine iltifat etmesinden çok mutlu olurdu. Malik, Al-İmam Ul-Sadık kitabının üçüncü sahifesinin nakline göre şöyle der: “Bir müddet, İmam Sadık’ın huzuruna gidip geldim. Onu daima, ya namazda, ya oruçlu ya da Kur’an okurken görüyordum. İlimde, takvada ve ibadette Cafer bin Muhammed’den daha faziletli birini ne bir göz görmüş ne de bir kulak işitmiştir. Ne de birinin hatırına gelir.” Malik yine Bihar’dan nakledilerek İmam Sadık hakkında der ki: “O, abid ve zahitlerin büyüklerindendi. Allah’dan korkar ve çok hadis bilirdi, hoşsohbetti. Meclisi feyz doluydu. Allah’ın elçisinin ismini işittiği zaman, yüzünün rengi değişirdi.”


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 4 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 79888 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592