Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Sevgililerin çoğu hiç ayrılmak istemez. Yaşarken ve öldükten sonra hep birlikte olmak ister. Ben yine de şimdiye kadar sadakati ve bağlılığı bayan Isidor Straus’un seviyesine ulaşmış birini daha tanımadım.
1912 yılındayız. Bayan Straus ve kocası, o talihsiz yolculuk sırasında Titanik’teki yolcular arasındadırlar.
Kadınlardan çoğu geminin içinde boğulmamasına rağmen Bayan Straus basit bir nedenle boğulur: Çünkü kocasını bırakmak istemez.
Bayan Straus’un kazadan kurtulan hizmetkârı Mabel Bird kurtulduktan sonra şu öyküyü anlatmıştır:
” Titanik batmaya başlayınca, panik olan kadınlar ve çocuklar kurtarma botlarına indirildiler. Bay ve Bayan Straus o kadar sakinlerdi ki yolcuları rahatlatıyorlardı. Hatta yolcuların botlara binmelerine yardımcı oldular.”
” Onlar olmasa boğulurdum. Ben kırkıncı ya da ellinci bottaydım. Bayan Straus benim bota binmemi sağladı ve yanıma kalın halatlar verdi.”
Daha sonra, Bay Straus karısına bota binmesi için yalvarır. Bayan Straus tek bacağını atar, ama aniden fikrini değiştirir ve ayağını geri çeker. Batmakta olan gemiye döner.
” Lüfen sevgilim bota bin” diye yalvarır kocası.
Bayan Straus yıllarını birlikte geçirdiği en iyi dostu, kalbinin sahibi ve ruhunun ilacı olan erkeğin gözlerine derin derin bakar. Kolunu kavrar ve ona iyice yakınlaşır.
” Hayır” der kendinden emin Bayan Straus, ” Bota binmeyeceğim. Yıllarımızı birlikte geçirdik. Artık yaşlandık. Seni bırakmayacağım. Benim yerim senin yanın.”
Onları en son orada görmüşler: Güvertede elele. Gemi batarken, kendisini kocasına adayan kadın cesaretle kocasına sarılmış. Karısını seven adam koruma duygusuyla karısına sarılmış. Hiç ayrılmamacasına…
Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos adasında yaşıyordu… Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti.
Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus’a beddualar ediyordu. Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus’u götüren mavi geminin uzaklarda kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve bağırıyordu:
-”Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek? Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın ilk baharında, bu kayalık, ıssız adada terkedilmiş bir halde ölecek miyim?”
Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı.
Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane’i uykunun kolları arasında gördü.
Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi. Uzay’ın uzanıp giden boş sesizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, muztariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı.
Güzel Ariane’e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti…
Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu.
Uyandığında genç kral ona yaklaştı: -”Güzel peri kızı”, dedi. “Sen şanlı bir kralın sevgilisi olmayı hak etmeden evvel Theseus’un ümitsiz aşığı idin. İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun.”
Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu. Fakat bu parlak taç, Ariane’in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi. Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın Kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu yıldızlar tacı, gökyüzünde çakılı kaldı. Artık Genç Kral’ın sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla cümbüşlenmişti.
Ariane’in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti. Bunun için binlerce yıldır yıldızlar onlara bakmasını bilen mutlu insanlara göz kırparlar……
Birgün, bir denizde, onsekiz, yirmi metrede, küçük bir balık yanaştı kulağıma… Balıkça bilirmisin dedi…
Bilmezmiyim… Hemen başımı salladım. Dinle dedi, sana bir sır vereceğim… Neymiş o dedim…
Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi… Aşığım dedi küçük balık çok aşığım… İşte o günden beri kıskanırım küçük balıkları için için… Küçük balıkla dost olmayı düşledim…
Bir deniz kestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka bir balığın peşinde yedi, deniz kestanesini…
Adın ne senin dedim usulca.. Adım mı ? bilmem… Benim adım yok, ben balığım dedi…
Peki sana küçük çin balığı desem olur mu? dedim… Seni mutlu mu edecek dedi… Belkide eder kimbilir..
Peki benim adım küçük çin balığı olsun dedi, yüzdük, yüzdük, yüzdük… Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi?
Yüzüme baktı, olur dedi küçük çin balığı… dinlenelim. Niye yüzüme baktığını anlıyamadım, sorsam mı dedim; soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük çin balığı bunu farketti.. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk?
Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi, bilmem dedim gayriihtiyari bilmem… Yüzüyorduk öylece dedi küçük çin balığı. Yetmez mi ki, bu sana… Yeter, yeter dedim. Dedim ama..
İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece yüzmeye devam ettik, öylece… Sanki yıllardır düşlediğim, hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı bir sevda gibi.. Öylece yüzüyorduk…Ben, bir adam, o, bir balık… Küçük çin balığı…
Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi… Neden, nedenmiş o? İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz.. O mu? O da kim? Ne çabuk da unuttun… hani sırrım, hani aşık olduğum…
Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde… Onca sessizliğin içinde zamanımıydı şimdi? Neler oluyor bana… Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım.. İki metre, evet evet.. İki metre yeter..
Vedalaşmadan mı gidiyorsun?
Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin… Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin…
Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu, soğuk suların tüm sıcaklığıyla… Tüpüm bitmek üzere.. Çıkmalıyım.. Dönünce?…
Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak, böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin içine doğru süzülüp kayboldu…
Anlamsız, içim boş, yükselmeye başladım. Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar… İyimisin?
Biraz şöyle uzan istersen… Ayşegül de belli etmemeye çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi?
Başımı salladım, gözlerine bakamadım… Herşeyi bir anda eleveririm gibi… Vazgeçsen şu sevdadan, her seferinde böyle beklemek… Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim, usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden…. kıyıya akşamın hüznü çöktü…
En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım rakıdan.. Ayşegül, kadınsal içgüdüleriyle huzursuz, bense bir balığa……..Saçmalıyorum..
Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum, evet… Evet, işte böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum… Toplanıp gitmek istiyorum herşeyi.. Elbiselerimi, tüpümü, herşeyi.. Ayşegül de dahil, herşeyi bırakıp gitmek istiyorum… Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım…
Valizim tıkış tıkış, içim de öyle.. Ve içimden kaçıp kopmak geliyor yaşamdan, kopup esmek dağlara doğru… Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük çin balığı…
Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi rüyalarımı basarsa… Tüm bitiremediğim aşklarımdan biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum. Liseli gençlerin aşkı kokuyor… Yok yok…
Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım… Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi, paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz güneşin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin büyüsüne bıraktım kendimi… Liseli heyecanım başladı. Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım.. Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim… O da kabul etmişti. Sonra buluşmaya karar verdik. O nu ilk gördüğümde düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşum… Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı, öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı bitirip çıkmak ve bu salakça düşe son vermek için…
Binlerce balık süzülüp geçiyor yanıbaşımdan oraya buraya dağılıveriyor… Ben se, küçük çin balığını arıyorum… Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri, küçük olduğum için savaşamıyıp kaybettiğim aşkımı… Kısacası kendimi arıyorum…
Ya ben dedi, küçük çin balığı yumuşacık bir sesle… Ya ben!.. Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde. Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki… Bir nefes daha almayasım geldi tüpümden, öylece kendimi bırakıvermek maviliklere… Ama sen.. Sen, diye şaşkın kekeledi küçük çin balığı… Sen bana… Evet, küçük çin balığı, ben sana… İçimde yılların boşluğu doluverdi.. Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz… Donduk, donduk da kaldık sanki öylece. Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti…
Nolucak şimdi dedim… Hiç dedi; yüzeceğiz. Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli… Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim…
Unutma, ben aşığım dedi, şimdiyse şaşkın, sen yıllardır düşlediğimsin, olamıyacak hayalimsin ve işte karşımdasın, ansızın çıkıpgeldin, beni, çok etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım… Yüzdük, lafın bittiği denizlerde…
Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil. Sanki, sanki küçük çin balığının pırıltıları solmuş. Sanki, küçük çin balığı, tanımlıyamadığı garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor. Elimi uzattım… Yüzüme dostça bir gülücük oturttum… Oysa içim?.. Havam bitmek üzere…
Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak… Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim, aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm .. Ayşegül sahilde öylece hareketsiz…
Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum… İkimizde denize dönük… Nasıl bir oyun bu dedi, sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu?.. Bilmem dedim, bilmem… Belki de ölümcül.
Çoook çok eskiden, yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış, taa dünyanın öbür ucunda.
Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça. Geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça. Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış, uçsuz bucaksız arazilerinden. Sularını, kaynağı çok uzakta olan köylerinin içinden geçen, ırmaktan alırlarmış.
Köyde herkes birbirini sever, sayarmış. Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki, bütün köyünküne bedelmiş. Dolun’un İntera’ya olan aşkıymış bu. Kız, Dolun’u bilirmiş de tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış, bir gün gitmiş kızın yanına, sormuş İntera’ya onunla evlenip evlenmeyeceğini.
İntera demiş ki Dolun’a: “Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir.”
Dolun şaşırmış. “Sensin benim kalbimin sahibi.” diyerek başlamış sözüne “Senin dileğin benim için bir emirdir, söyle isteğini hemen yapayım.” demiş aşkına.
İntera demiş ki; “Bir çiçek vardır; yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan, onu ister babam, benle evlenmek isteyenden”.
Dolun, “Bekle beni” demiş İntera’ya,”Hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?”
İntera parmağıyla göstermiş akan ırmağı; “işte bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş çünkü, buralardan çok daha güzelmiş oralar.”
Dolun; “Senden daha güzel ne olabilir ki, bu dünyada?” demiş İntera’ya “Döneceğim o çiçekle, döneceğim çünkü; seviyorum seni çünkü; sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin.”
Dolun çıkmış yola sonra. Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini düşünmüş İntera’yı yol boyunca. Aklındaki İntera’ymış, tek amacı ise; o çiçek. Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anlamış çok yaklaştığını kaynağına ırmağın suyunun serinliğinden.
Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış kaynakta, gölün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış İntera’nın anlattığı çiçek olduğunu, güzelliğinden. Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen. Adaya çıkınca karşısında bir adam belirmiş Dolun’un.
Adam Dolun’a; “Her gülün bir dikeni, koruyucusu olduğu gibi, bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen; ben Salut, izin vermem buna” demiş.
Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla “Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım.” demiş. “Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez.”
“O zaman beni biraz dinleyeceksin” demiş Salut… “Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım eğer, hâlâ ikna olmazsan o zaman izin veririm almana.” Dolun ikna olmuş ve çökmüş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye…
“Eğer, bir şeyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alırsın. Hayat da böyledir, insan engelleri aşarsa yaşamına devam edebilir. Bu çiçek de sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldırır önünden çünkü; onun da bir görevi var. Bu çiçek, sadece 28 gecede bir açar yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar.” demiş Salut…
Dolun başlamış düşünmeye eğer, çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında. Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun, çiçeğin. Yanında İntera vardır ama niye mutsuzdur ikisi de. Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun….
Zaman geçtikçe Dolun’un düşünceleri yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz, İntera’sız bir yaşam düşünür. Koparamaz çiçeği günlerce Dolun, artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları. Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle bir tomurcuk da Dolun’un sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş, aniden Dolun kalbindeki aşkının büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş, taş o kadar büyükmüş ki, dünyaya sığmamış, gökyüzüne yükselmiş ve Dünya ile dönmeye başlamış. Böylece Ay olmuş Dolun’un kalbi Dünya’ya…
O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü, aşkının bütün parıltısını diğerlerine. Sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya’yı aynı çiçek gibi…
Seramik mağazasının tezgâhındaki adam “Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu, ama onu işitmedim. Yanındaki genç kızdan alamıyordum gözlerimi.
Bu dalgalı kahverengi saçları, pembe yanakları ve pırıl pırıl yeşil gözleri sanki daha önce de görmüştüm. Bir zamanlar, karşımdaki genç kızınkilere benzeyen gözler küçük bir öğrencinin kalbini çalmıştı.
1973 yılının yazında Becky, Kuzey Carolina’nın dağlık bölgesinde ailemin işlettiği taş otele garson olarak çalışmak üzere gelmişti. Bir haziran sabahı mutfak kapısından içeriye girdiği zaman, kahvaltı ediyordum. İlk görüşte aşık olmuştum ona.
Becky 16, bense 11 yaşımdaydım. Çok güzel, canlı ve dışa dönük bir kızdı. Bense utangaç, biraz içe dönük, karşı cinsten çok kurbağalara ve ağaçlara tırmanmaya ilgi duyan bir çocuktum.
Fakat Becky’de farklı birşeyler vardı. Saçları yüzüne döküldüğü zaman, bir baş hareketiyle saçlarını atışı. Düşünceli olduğu zaman parmağını ağzına sokması. Siparişleri aldıktan sonra, kalemini kulağının üstüne sıkıştırması.
Becky öyle sıradan bir kız değildi.
Becky yüzünde şaşkın bir ifadeyle boynumu işaret ederken, “O ne?” diye sorar, ben başımı eğince de, “Seni yine kandırdım,” deyip, çeneme vururdu.
1973 yılının yazında ilgimi Becky’den başka hiçbir şey çekmiyordu. Bana bir sırrını vermeye, bir şaka yapmaya ya da elindeki nemli kurulama beziyle beni kovalamaya her zaman vakit buluyordu. Bana gösterdiği ilginin karşılığı olarak ben de masalardan boşalan tabakları alıyor, meşrubat siparişlerini götürüyor, tatlı siparişlerini alıyor ve bastığı toprağa tapıyordum.
Bir sabah benim işitebileceğim bir biçimde birine benden söz ederken “Çok tatlı,” dedi. “Özellikle de utanıp kızardığı zaman.” Bir sabah banyodaki aynaya bakıp, “Becky, seni seviyorum,” dedim. “Seni ölene kadar seveceğim.”
Ne yazık ki zaman su gibi akıp geçiyordu ve zamanı durdurmak olanaksızdı.
Rüzgârlı bir ağustos günü Becky, “Robbie, seninle bir dakika konuşabilir miyim?” dedi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Acaba bana ne söyleyecekti? Yoksa sonunda aşkını mı itiraf edecekti.?
“Yakında okullar açılıyor ve ben ayrılıyorum,” dedi. “Seni çok sık göremeyeceğim artık.” Yutkundum. “Çok iyi bir arkadaştın bana,” dedi sessizce. “Seni çok özleyeceğim.”
Kendimi tutmaya çalıştım. Beni yetişkin bir insan gibi görmesi için o kadar çaba harcamıştım ki, üzüntümden yıkılıp ağladığımı görmesini istemiyordum.
Onun gözlerinin de dolduğunu görünce, çenem titremeye başladı ve kendimi daha fazla tutamadım. Artık geriye dönüş yoktu. “Seni seviyorum,” dedim ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Birkaç dakika beni izledi, ağlamamdan ve itirafımdan şaşırmış gibiydi. Sonra elimi tuttu.
“Robbie,” dedi tatlı bir sesle. “Çok özel bir insansın ve seni arkadaşım olarak çok seviyorum. Fakat ben sana uygun değilim. Sanırım, bunu sen de biliyorsun, kabullenmek istemesen de.”
Yavaş yavaş sakinleştim, aynı bir trenin istasyona girerkenki yavaşlaması gibi.
Becky gülümsedi ve benim de gülümsememi istedi. “Bir gün,” dedi, “Kendine çok uygun bir kız bulacaksın ve o zaman beni unutacaksın. Bundan eminim.”
Seramik mağazasındaki adam bu kez daha sesli biçimde, “Size yardımcı olabilir miyim?” diye sordu. Sonunda “Becky burada mı?” diye sordum. Şüpheli bir ifadeyle, “Arkadaşı mısınız?” diye sordu.
“Evet,” dedim. “Yaklaşık yirmi yıl önce ailemin işlettiği otelde garson olarak çalışmıştı. Dün akşam babamla eski günlerden konuşurken Becky geldi aklımıza. Onun üzerine babam onu burada bulabileceğimi söyledi.”
Çatık kaşları eski halini aldı ve bana elini uzattı. “Ben eşiyim. Bu da kızı.”
Kız duvardaki telefonu almış, bir numara çeviriyordu. Adam, “Becky bugün evde,” dedi. “Kendisini pek iyi hissetmiyordu.”
Kız dağlılara özgü bir vurguyla konuşuyordu. “Anne, burada seni tanıyan biri var. Otellerinde çalıştığını söylüyor.” Bir süre annesini dinledikten sonra, ahizeyi bana uzattı.
Elimdeki ahizeye bakakaldım, ilk kez bir ahize görüyormuşum gibi. Gülümserken, “Hadi konuşsana,” der gibiydi.
“Merhaba Becky,” dedim heyecandan kekeleyerek. Hiç ses yoktu. Beş saniye. On saniye.
“Robbie, sen misin?” O çok iyi tanıdığım ses. Daha olgunlaşmış bir ses, ama hiçbir zaman unutamayacağım bir ses.
“Benim,” dedim.
“Nasılsın?” diye sordu. Gülümsediğini anladım konuşurken.
“İyiyim, Becky. Sen nasılsın?”
Yirmi yılı, beş dakikalık bir telefon sohbetine sığdırmaya çalıştık iki eski arkadaş…
Becky sonunda “O yazla ilgili ne güzel anılarım var, biliyor musun?” dedi.
“Araman beni çok duygulandırdı. Keşke şu anda yanında olabilsem, seni görebilsem.”
Karşımda duran kıza bakarken,”Üzülme Becky, şu anda sana bakıyorum,” dedim.
“Şimdi de kızıma aşık olma sakın,” diye takıldı.
Yanaklarımın kızardığını hissettim. On bir yaşıma dönüvermiştim birden.
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan… Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını…
Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa…. Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş…
Ve işte bir gün…Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..
Ama işte bir sabah… Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru….
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş….
Papatya anlamış artık…
Sevgi, emek istermiş…
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini… Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık….
Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini…