Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?
Bir çocuk varmış güneşin kızıllığını dağların yamacına düşürdüğü, dört tarafı denizlerle çevrili ada görünümlü bir ülkede, büyük kalabalığın ortasında yapayalnız yaşayan… Tek dostu delicesine dalgalanan denizmiş… Ve tek düşmanı, dağın üzerinden denize doğru uzanan Aşıklar İskelesiymiş…
Her Gece Denizin Etrafında dolaşırmış, ama asla Aşıklar İskelesine çıkmazmış… Çünkü oraya aşıklar elele çıkar… Denize aşklarını haykırır ve aşklarının ölümsüzleşeceğine inanırlarmış… Oysa Çocuk yapayalnızmış… Ve o iskeleye hiç çıkamamış… Belki de bu yüzdendir bilinmez, kinle bakarmış iskeleye…
Bir Nisan gecesi yine denizin etrafında doşaırken, her seferinde kalabalık gördüğü iskelede yalnız bir kız görmüş… Şaşırmış… Çünkü oraya hep aşıklar çkarmış… İskleyi net gören bir tepeye oturup kızın yanlızlığını ama inadına güzelliğini izlemiş… Sonra kız yavaş yavaş evine dönmüş… Çocukta başını öne eğip denizle dertleşmesine devm etmiş… Ertesi gün ve doğal olarak yine bir Nisan gecesi, yine gecerken denizin etrafında, iskelenin yanına geldiğinde belki yine görürüm diye bakmış iskeleye… Kız yine ordaymış Ve yine yalnızmış… Çocuk yine oturmuş aynı yere ve yine izlemeye başlamış… Kızın kendsi gibi yalnız olduğu düşünmüş ve konuşmak istemiş… Ama bir türlü toplayamamış cesaretini… Sonra Kız Yine Evinin yolunu tutmuş…
Bir gün sonra yine bir Nisan gecesi…
Kızı yine aynı iskelede görmüş… Yine oturmuş izlemiş biraz… Bu kıza yakınlaşamasada yavaş yavaş aşık olmaya başladığını hissetmiş… Belki de Şu lanet hayattaki tek dayanağı olabileceğini… Bir anda toplamış cesaretini… Yanına gitmek ve konuşmak için ayağa kalkmış… Yavaş yavaş yaklaşmaya başlamış kıza… Ama kızında yavaş yavaş denize yaklaştığını farketmiş… Anlayamamış bir an… Daha hızlanmış bir an önce kıza yetişmek için… Ama kız adımını atmış boşluğa… Çocuk can havliyle “yapma n`olur” diye seslenmiş… Kız aşağıya doğru hızla düşerken ilk ve son kez bakmış çocuğa… Ve denizin derin ve azgın sularında kaybolmuş… Çocuk çok içerlemiş denizin, hayatta ki tek dalını, ilk aşkını, ilk yoldaşını almasına… Kızmış Denize… Düşmanı olan İskeleyle işbirliği yaptığı için… Çünkü Çocuk Hiç kimseyi denize bakarken izlemekten bu kadar zevk almamış ve kimse çocuğa, kızın denize düşerken baktığı gibi bakmamış…
Karımı 1998 in sonbaharında kaybettim… Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
Karim, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, “Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri” derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.
97′in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: “Biliyorum” dedi.
İzmir’e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine… Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. - A. - R. - K. - A. - S. - I. - N. Gerisi için yılları yetmemişti.
Ama sanırım “Arkasına bak” yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.
İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997′deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı:
“14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum…”
20..’deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor simdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor…
Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz, sevgi dilsizdir…
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez….
Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu…
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak….” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı… Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten….
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.
Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…” “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık….”
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere… Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya….”
- “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın…
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle…
İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:
- “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…”
Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem” diyordu… Sırayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım….”
İlk önce kalbiniz duracak o ayrılma kararını verdiğiniz andan itibaren yaşamak istemeyeceksiniz. Fakat onu düşündüğünüz için istemeyerekte olsa vazgeçeksiniz. Daha sonra onunla ilgili düşler görüp rüyada onun adını sayıklayarak kan ter içinde uyanacaksınız. Sonra onunla gittiğiniz yerlere gidip gökyüzü yağmurları gibi ağlayacaksınız. Ve daha sonra her hafta sonu buluştuğunuz yere gidip belki gelir ümidi ile bekleyeceksiniz.
Ve gelmeyeceğini bile bile ordan ayrılmak istemeyeceksiniz. Sonra yolda yürüken sanki yanınızda o varmış gibi yoldaki insanlar size bakarken ona bakıyormuşlar gibi hissedeceksiniz. Ama öyle olmadığını anlayınca da halinize isyan edeceksiniz. Sonra evde onu düşünürken (ki hiç aklınızdan gitmeyecek) bir kulağınız telefonda bir gözünüz de ekranda olacak hani belki arar ümidi ile zerre pişmanlık duymadan bekleyeceksiniz. Her telefon çalışında afizeyi onun adını söyleyerek açıp o olmayınca pişmanlık dolu bır ses tonu ile kapatacaksınız. Ve her akşam onun adından oluşan binlerce şiir yazıp şarkı söyleyeceksiniz. Ve sonra onu her gece ay’a anlatıp barışmanız için dua edeceksiniz. Çok daha sonra onunla beraber dinlediğiniz parçayı nerde duyarsanız duyun o anda herşeyi erteleyişleriniz olacak. Ama herşeyi erteleyeceksiniz. Her şarkınız çaldığında onu düşünmeden edemeyip size geri gelmesi için saatlerce yalvaracaksınız. Ve sonra siz siz olmaktan çıkıp hiç bir şey olamayacaksınız.
Onsuz hiç bir işe yaramadığınızın farkına varacaksınız. Daha sonra benliğinizi kaybedeceksiniz yürümeye başlayacaksınız ayaklarınız nereye götürürse götürsün hiç bir şey umrunuzda olmayacak. Size tuhaf tuhaf bakan insanlara sizde bakacaksınız. Ve sonunda ÖLÜMÜ isteyeceksiniz ama ONSUZ olmadığını anlayacaksınız……
İşte böyle…..
Bunlara rağmen ayrılma kararınızdan vazgeçmediyseniz katlanın bunca acıya katlanabilirseniz tabiii…
Herşey 2 yıl önce babamın emekli olmasıyla başladı. Bu şehre taşınmak kabus gibiydi ama hayatıma o girince şehir cennete dönüştü. 1 Haziran 2003 te onun doğumgününde geldik buraya bu lanet şehre.
Herşey çok güzel başlamıştı. Çok güzel devam etti. Takii ailelerimizin duyması ve benım teyzemin yani onun yengesinin araya girmesiyle kabus dolu günler başladı. Herşeye karşı dimdik ayaktaydık. Ne teyzem ne ailelerimiz bizi yıldıramadı.
Kimseden saklamadık sevgimizi. Hiç inkar etmedik. Hep haykırdık. Kimseden korkmadan özgürce yaşadık duygularımızı. Aradan 1,5 yıl geçti. Ev sahibimizin oğlunun beni istemesiyle herşey dahada kötüye gitti. Teyzemin müdaheleleriyle canımdan ve aşkımdan bezdim.
Benim hayatıma karışmaya hiç hakkı yoktu. Ama teyzem hep bunun aksini yaptı. Attığım her adıma karıştı. Gideceğim heryere beni kendisi götürdü. Buna dayanamıyordum. Bir yandan da çevremin baskısı vardı.
Ev sahibimizin oğluyla evlenmem için herkes üzerime geldi. Zenginmiş… Ne işe yararki zenginliği? Bunalıma girdim teyzemin ve çevremin baskısından.
Ve sonunda annemin karşısına geçtim ve dedimki
- “Anne başkasını sevdiğimi biliyorsun. Eğer ev sahibinin oğluyla evlenirsem bu benim ölümüm olur. Gel inat etme beni sevdiğime ver. Mutsuz olmama engel olmalısın. Sen benım annemsin. Ben herşeye rağmen seni bırakıp gitmedim. Senin başın öne eğilmesin diye bütün baskılara rağmen onunla kaçıp gitmedim. Benim yerimde kim olsa annesinin düşeceği durumu düşünmeden çekip giderdi. Ben bunu yapmadım çünkü ben seni çok seviyorum. Ama onuda çok seviyorum. Gel inadı bırak razı ol onunla evlenmeme.
Sen evet dedikten sonra teyzem hiçbir şeye karışamaz. Buna müsade etmem. Sen evet de gerisini bana bırak.”
Ama annem bunca çabama ve cesaretime rağmen razı olmadı.
- “ölürüm de seni ona vermem. Eğer onu tercih edersen cenazeme bile gelme.” dedi bana.
Artık elim kolum bağlanmıştı. Yapacak iki şey kalmıştı bana. Ya evlenecektim ev sahibinin oğluyla ya da ölecektim.
Ama ölmemeliydim. Anneme kıyamazdım. O bana kıydı ama ben ona kıyamazdım. Ölemedim…
Çok istedim ama olmadı. Sonunda yoruldum ve ev sahibimizin oğluyla evlendim…
Hayatımın en büyük hatasıydı. Kimse inanmadı evlendiğime. Sevdiğimin yüzü yere eğildi. Hayat bitmişti ikimiz için. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim. Hele kendi yerimde olmayı asla…
Evlendim ve tabiki mutsuzum ve ömrümün sonuna kadar bu değişmeyecek. Çünkü biliyorumki eşimden boşansam bile ne sevdiğim eskisi gibi nede ben eskisi gibi olamayız. Aramıza karlar yağdı, başka hayatların gölgesi düştü.
Şimdi 5 aylık evliyim. Ve 5 aydır her gece onun için dua ediyorum. Benim kadar sevebileceği biri olsun. Mutlu olsun… Benim çektiklerimi o çekmesin diye. Onu hala ilk günkü gibi seviyorum.
Allah tan tek dileğim kaldı; bir gün bende herkes gibi öleceğim. Mezar taşıma:
AŞKI UĞRUNA ÖLDÜ.TEK İSTEĞİ SEVDİĞİ ÖLDÜĞÜNDE KENDİ YANINA GÖMÜLMESİDİR… yazılsın.
Beni bu hale düşürenlere ibret olsun mezar taşıma yazılanlar…
Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda… Çünkü yanıbaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini… Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa…
Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.
Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..
Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.
Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.
Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus, her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.
İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarır “bulutları kaçır buradan” diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.
Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca… Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden… Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde…