<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Mobil Hikaye</title>
	<atom:link href="http://www.mobilhikaye.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mobilhikaye.com</link>
	<description>Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?</description>
	<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 08:13:41 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.5.1</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Karanlık Gece</title>
		<link>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/karanlik-gece/2654</link>
		<comments>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/karanlik-gece/2654#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 08:13:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Efsaneler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/karanlik-gece/2654</guid>
		<description><![CDATA[Gözlerini açtığında masmavi bir gökyüzü, çiçeklerle dolu bir yamaç. Yaklaşık dört saattir uyuyan serdar şiddetli bir ses gürültüsüyle gözlerini açtı. Kolunda şiddetli bir acı ve gövdesine sızan kan pıhtısı. Kolu yırtılmış ve şiddetli kan kaybediyordu. Tüm gücünü toplayarak ayağa kalktı ve tüm hızıyla sesin geldiği yere yöneldi. Uzun bir yürüyüşten sonra mahşer topluluğunu andıran bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlerini açtığında masmavi bir gökyüzü, çiçeklerle dolu bir yamaç. Yaklaşık dört saattir uyuyan serdar şiddetli bir ses gürültüsüyle gözlerini açtı. Kolunda şiddetli bir acı ve gövdesine sızan kan pıhtısı. Kolu yırtılmış ve şiddetli kan kaybediyordu. Tüm gücünü toplayarak ayağa kalktı ve tüm hızıyla sesin geldiği yere yöneldi. Uzun bir yürüyüşten sonra mahşer topluluğunu andıran bir mekânda şiddetli feryatlar yardım isteyen insanlar kan gölünü andıran çukurlar ve cehennem ateşine benzer alevler arasında kendi yarasını unutarak başkalarının yardımına koşuyordu. Alanında uzman bir cerrah olan serdar, ilk defa malzeme kullanmadan birilerinin yardımına koşuyordu. Vadi uzun, birbirinden aciz insanları bir arada gördüğünde ilk defa mesleğinin yetersizliğini burada hissetti. Kalbi durmuş yardım bekleyen yaşlı kadını görünce ilk müdahaleyi bu kadın üzerinde yapmayı planlarcasına hızla kadına ulaştı ve uzun süreli kalp masajından sonra kadının gözlerini açtığını hissedince kadını uygun bir yere sürükleyerek tekrar kalabalığın arasına daldı. Etrafta yüzlerce ceset, zavallıca ölmeyi bekleyen insanlar arasında sağlam olduğunu hissettiği kişileri yardıma davet ediyor ve etrafta elinin uzandığı kişilere yardıma koşuyordu. Kolundaki yırtık ağrı şiddetini arttırmıştı. Hızla kan kaybediyor olması halsiz vücudun bir kenara yığılmasına sebep olmuştu. Tam bu sırada hamile, doğum kasılmalarını yaşan bir bayana rastladı. Kadın bebeğinin verdiği ağrıyla kendini serdarın yanına attı. Burada herkes yardıma muhtaç vaziyetteydi. Serdar’ın yardım çağrısını duyan hamile bayan sırtındaki ağır çantayı bırakarak çaresizce serdar’ın gözlerine baktı. Serdar kadına çantasında parfüm, iğne, ip olup olmadığı sordu. Kadın çantasından ilerde doğacak çocuğu için ördüğü kazağı, yumak dolusu ipi ve el losyonunu çıkardı. Serdar kolundaki yırtığı kadına göstererek, bu yırtığı dikebileceğini söyledi. Serdar kollarını kaldıramayacak halsizlik içerisinde kadından yardım istiyordu. Kadın bunu yapamayacağını söyleyerek hızla yerinden kalktı. Serdar elindeki örgüden farksız bir şekilde kolundaki yırtığı dikmesini istiyordu. Kadın, doğum sancılarının azalmasına şükrederek serdar’ın koluna losyonu dökmeye başladı. Serdar’ın verdiği taktiklerle kolunu dikmeyi başaran hamile kadın, son olarak da serdarın kravatını çıkarmış ve koluna bandaj olarak uygulamıştı. Yavaş yavaş feryatlar azalıyor, sağ kurtulmayı başaranlar olup bitenlere şaşkınlık içeren gözlerle bakıyordu.<br />
Avustralya - Kayseri seferini yapan 8:15 uçağı. Avustralya’dan kalkan 2161 sefer sayılı Airbus A420 uçağı, Pasifik okyanuslarının 1500 mil ötesine ulaştığında kaptandan bir anons yükseliyor. Uçağın teknik bir hatadan dolayı geri dönmesinin gerektiği anons ediliyor. Hayret ve şaşkınlık içeren uğultular arasında uçak geri dönüyor. Anons yapılıp geri dönülmesiyle birlikte 500 mil ilerleyen kaptan keyt, ikinci bir anons yaparak, herkesin kemerlerini takması ve ikinci bir anonsa kadar yerlerinden kalkmamalarının gerektiğini söylüyor. Kendilerini gürültü ve şaşkınlık içinde bulan yolcular, hava boşluğunun verdiği sarsıntıyla birlikte uçak içerisinde feryatlar koparıyor. Uçak şiddetli bir türbülans geçiriyor ve sonucunda hızla yüksekliğini kaybediyordu. Bir anda hava maskeleri patladı ve uçak kokpit ve kuyruk kısmından 3 parçaya ayrıldı.<br />
Dr. Serdar kolunun acısının dinmesiyle birlikte olan bitene anlam vermeye çalışıyor, en kısa zamanda yardım uçaklarının geleceğini söyleyerek yolcuları sakinleştirmeye çalışıyordu. 180 kişilik uçaktan sadece 38 kişi sağ kalmayı başarmıştı. Hayatta kalmayı başaran yolcular uçak enkazından su ve yiyecek topluyor ihtiyaçlarını azda olsa gidermeye çalışıyordu. Uçağın ana gövdesinde 38 yolcu vardı. Kokpit ve kuyruk kısmı kayıptı. İran muhafızlarından sayid uçağın kokpit kısmının bulunmasıyla yardım çağrısı yapılabileceğini söyledi. Dr. Serdar ve sayid ağaçlar arasına dalarak kokpiti aramaya başladılar. Büyük bir alev yığınına dönen kokpit çıkardığı dumanlar sayesinde yerini kısa bir sürede belli etmeyi başarıyordu. Hızla kokpite giren sayid kaptan yardımcısının ölmediğini fark etti.<br />
Uçak Pasifik okyanuslarında seyir halindeyken barbula şeytan üçgeninin etki alanına girmiş, karadelik uçağın iletişim ağını koparmıştı. Teknik hatayı kısa sürede fark eden kaptan keyt uçağı tekrar Avusturya’ya yönlendirmiş ama 500 mil ilerisinde şiddetli türbülansa engel olamamıştı. Uçağın alçalmaya başlamasıyla okyanusa gömülme riskine karşılık adaya iniş yapmak en mantıklı karardı. Telsiz ağı 500 mil ötede kopmuş ve yardım birimleri uçak enkazını yanlış yerde arıyordu. Uçakta yer sinyali gönderecek ikinci bir telsiz olmasına rağmen yeterli güç kaynağının olmaması 15 saattir mahsur kalmaya sebep olmuştu. Kurtarma ekiplerinin 6 saat gibi kısa bir sürede ulaşması gerekirken yanlış yer tahmini yüzünden 15 saattir kimsecikler yoktu. Kurtarma ekipleri yanlış bölgede de olsa sürekli enkaza ulaşmaya çalışıyor, kazanın 15 saati geçmeside Pasifik okyanusunda yaşam umutlarını tüketiyordu. Birkaç tane bavul, sınırlı sayıda su ve uçak enkazından başka hiçbir şey yoktu. Yolcular arasında iş bölümü yapılacak, kurtarma ekibi ulaşıncaya kadar hayatta kalma mücadelesi verilecekti. Gece karanlığının görünmesiyle anlamsız bir sessizlik korkulu karamsar gözler hala yardım gelebileceği umuduyla yaşattıkları moral motivasyon sözleri. Yeni bir günün doğmasıyla birlikte etrafta hiçbir ses hareketlenmesi yoktu. Sabaha kadar uyku görmeyen gözler yorgunluğun verdiği dermansızlığa zor dayanacak durumdaydı. Hayatta kalmayı başaranlar arasında 8 aylık hamile bayan, bürokrat, astım hastası genç kız, Çinli biyologlar ve birbirinden farklı 38 yolcu bulunuyordu. Yiyecek ve suyun hızla tükendiğini gören yolcular hayatta kalma mücadelesini geri kalan erzakları düzenli kullanarak geçirmeye çalışıyordu. Kullandığı ilaçların uçak enkazıyla birlikte yanması, astım hastası genç kız için yaşam mücadelesini imkânsız hale getirmişti. Astım koması yaklaşan genç kız için bir şeylerin yapılabileceğini söyleyen Dr. Serdar, kızın nefes alışını rahatlatacak bir şeylerin yapılabileceğini mırıldandı. Çinli biyologlarla adaya açılan Dr. Serdar papatya çiçekleri, ısırgan otu ve değişik türden bitkileri toplayarak sahile döndü. Serdar ve biyologların ortak çalışmasıyla oluşturulan karışım, astım hastası kızı bir süre daha idare ederdi. Zaman kısıtlı ve hızla tükeniyordu. En büyük tehdit su ve yiyecek eksikliğiydi. Adadaki imkânlar çerçevesinde hayatta kalmalarının gerektiğini söyleyen sayid, balık tutarak, meyveleri kullanarak bir süre daha yaşayabileceklerini söylüyordu. Hızlı bir şekilde iş bölümü yapılmış, hasan ve sayid örgü ipinden elde ettikleri ağla okyanus kıyısında avlanmaya çalışıyordu. Akşam için ilk av ağlarına takılmıştı. Ateşi hazırlayan hasan, ahtapot ve yengeçlerden oluşan menüyü ateşe yerleştirdi. İlk gece için hiç de kötü sayılabilecek bir menü değildi aslında. 30 saati geçmesine rağmen kurtarma adına hiç hareketlilik yoktu. Gece olmuş ve yorgunluktan çökme vaziyetine gelen yolcular gözlerini kapatmamanın verdiği acıyla sabaha ulaşmak için dualar ediyordu. Gecenin sessizliğini yırtan bir ses. Nerden geldiği belli olmayan bu ses ada da yolculardan başka kimselerinde olduğuna işaretti. Büyük bir şiddetle uyanan yolcular bu sesin kaynağının verdiyi korkuyla birbirine kenetlenmiş göz yaşları sel olmuş akıyordu. Kısa süren sesin ardından eski matem havası tekrar oluşmuştu. Ada da olup biten herşey korkuları bir anda zirveye çıkarıyordu. Sabahın ilk ışıklarının görünmesiyle birlikte ormandan gelen bu sesin kaynağı yolcular arasında merak konusu olmuştu. Beklide kurtulma adına bir şans yakalabilirdi. Bu sesin kaynağını aramak için ormana açılan hasan kısa bir süre sonra elindeki yavru domuz ölüsüyle geri dönmüştü. Hayatta kalmak adına bir besin kaynağı daha oluşmuştu. Ne zamana kadar yenilebilirdi ki domuz eti? Yolcular ada da yaşanan bu garipliği çözmek için seferber olmuşlardı. İnsan eli görmemiş bu adada domuzların ne işi vardı. En yakın kıyı ortalama 1000 mil ötedeydi. Daha önce birilerinin bu adayı kullandığı kesindi. Biyologlar etrafta çalışmalara başlayarak daha önce bilimsel bir çalışma yapılıp yapılmadığını araştırmaya başladılar. Yaklaşık bir hafta geçmişti. Domuz, balıketi ve yağmur sularından oluşan birikintilerle yaşam mücadelesi devam ediyordu. Umutlar gün geçtikçe azalıyor, kurtarılma beklentileri de körelerek karamsarlığa dönüşüyordu. Elektronik alanında uzman olan sayid ve beraberindeki yardımcı pilot sürekli adada dolaşıyor ve en ufak bir izin bile kurtuluşa götüreceği düşüncesiyle sürekli çabalıyorlardı. Hamile bayanın doğum zamanı yaklaşmış, bu şartlar altında doğum yapması kadının ve bebeğinin sonu olabilirdi. Artık yapılabilecek tek şey vardı. Ada da yetişen ağaçlarla sandal oluşturup okyanusa açılmak. Başka çareleri yoktu. Ada da kalarak ölümü beklemektense risk alıp okyanusta ölmek tüm yolcular için daha mantıklıydı. Tekrar dan bir iş bölümü yapılmış ve hamile kadına kadar tüm yolculara iş verilmişti. Bir kısmı ağaç kesecek bir kısmı yiyecek depolayacak bir kısmı sandalın yapımına başlayacaktı. Okyanusa, en az 1 aylık su-erzak birikintisiyle açılmaları gerekiyordu. Uçağın arıza verdiği bölgeye açılacak, en ufak bir hareketlilik hissettiklerinde uçak enkazından kalan havai fişekleri ve sandal içindeki odunları ateşleyeceklerdi. Tüm yolcular aldıkları görevlerle çalışmalarını hızlandırmış gece gündüz demeden sandalın yapımını tamamlıyorlardı. Ağaçlar kesiliyor, domuzlar avlanıyordu. Tam bu sırada ilginç bir olay yaşandı. Avlanan domuzlardan birinin derisi yüzülürken deri altında ufak bir güç kaynağı ve domuz takibinde kullanılan alıcı bulundu. Tüm umutlar bir anda yeşermiş ve ada üzerinde birilerinin olabileceği ihtimali güçlenmişti. Bu gizemli adada bir şeyler oluyor ama hiç kimse olan bitene anlam veremiyordu. Güç kaynağı itinayla alınmış ve diğer domuzlarda da aynı aygıttan olabileceği düşünülerek tüm yolcular domuzlara yönelmişti. Saldırgan olan domuzlara yaklaşmakta çok güçtü. İnsanı görünce kaçan domuzlar yiyecek olarak da ormandaki meyveleri tüketiyordu. Birkaç güç kaynağını bir araya getirerek telsize bağlanabileceğini söyleyen sayid karamsar gözlerle teklifini serdar’a iletti. Uzun düşünmelerden sonra sandal yapımı ertelenmiş ve sayid’in fikri bir anda umutları tekrar diriltmişti. Telsiz temizlenip mekanizması çözüldükten sonra gerekli olan birkaç güç kaynağı ve telsizin sinyal yakalayabileceği yüksek bir tepe. Ormana açılmak risk istiyordu, ama büyük bir tepe bulup tek sinyal gönderme hakları vardı. Güç kaynağının ömrü sadece bir sinyale müsaade edebilirdi. Güç kaynağı toplanarak en yüksek tepe bulundu. Tüm hazırlıklardan sonra telsiz çalıştırıldı ve sinyal yakalandı kısa bir süre sonra güç kaynaklarının ömrünün tükenmesi telsizin tekrar kapanmasına neden oldu. Aslında yeterli bir süreydi. Sinyaller merkeze iletilmiş ve en kısa sürede yardım gelecekti. Umutlu gözlerle tekrar sahile dönen yolcular, sandal yapımı için topladıkları odunları ateşe vererek çıkardığı alev ve dumanların yer tespitinde etkili olacağı düşüncesindeydiler. Beklenen an oldu ve karşıdan yardım helikopterleri göründü. 2 ambulans helikopterden oluşan 8 helikopter adaya iniş yaptı. Ada izinsiz çalışan bilimcilerin gözdesiymiş. İzinsiz bir kolonlama çalışması sonucu adaya yavru domuz bırakan bilimciler adayı uzaktan izleyerek domuzların yaşam mücadelesini gözlüyorlarmış. Uçağın adaya iniş yaptığının farkında olmalarına rağmen yaptıkları gizli çalışmanın ortaya çıkabileceği endişesiyle görmemezlikten gelmiş ve yolcuları ölüme terketmişlerdi. Talihsiz bir uçak kazası bilimi kötüye kullanmak isteyen bilim sahtekârlarının da sonu olmuştu. (17.03.2008 21:53:29)<br />
SAMET YORGANCI</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/karanlik-gece/2654/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Demirci Enver Usta</title>
		<link>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/demirci-enver-usta/2653</link>
		<comments>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/demirci-enver-usta/2653#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 08:12:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Efsaneler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/demirci-enver-usta/2653</guid>
		<description><![CDATA[At Arabacısı
Kendi ellerimle özenerek yaptığım at arabası hafiften eğimli yolda ağır ağır ilerliyordu. Yolda yağmur sularının açtığı küçük çukurlar yorgun bedenimi sarsıyor, başımdaki ağrıları arttırıyordu. Yatsının okunmasından sonra boşalan sokaklarda arabamın kontrolünü atlara bırakmıştım. Gördüğüm insanlara selam vermemek için başımı çeviriyor, fakat “Geçmiş olsun Cafer Usta!” diyen alaycı sesleri duydukça delik deşik dudağıma bir ısırık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>At Arabacısı</p>
<p>Kendi ellerimle özenerek yaptığım at arabası hafiften eğimli yolda ağır ağır ilerliyordu. Yolda yağmur sularının açtığı küçük çukurlar yorgun bedenimi sarsıyor, başımdaki ağrıları arttırıyordu. Yatsının okunmasından sonra boşalan sokaklarda arabamın kontrolünü atlara bırakmıştım. Gördüğüm insanlara selam vermemek için başımı çeviriyor, fakat “Geçmiş olsun Cafer Usta!” diyen alaycı sesleri duydukça delik deşik dudağıma bir ısırık daha atıyordum.<br />
Namı tüm Batı Anadolu’yu sarmış at arabalarıma Yunan’ın el koymasına canım daha da bir sıkılmış, üstelik o soysuzlardan yediğim dipçik darbesi de sinirlerimi iyiden iyiye germişti. Eve gidemezdim. Çocuklarımın yüzüne bakamazdım. Aklıma gelen ilk yer kalaycı Mustafa’nın eviydi. Akşam namazından beri bir oraya bir buraya giden atlarımın hafiften homurdanmaya başladığını da hissettim. Altındaki minderin yerini düzelttim ve arabanın istikametini Mollaarab’a doğru çevirdim.<br />
Mustafa beni içeri buyur etti. Kendisi de arabanın iyi gizlenip gizlenmediğini kontrol etmek için tabanının deliği belli olan eski sandaletlerini ayağına takıştırarak ahıra doğru yöneldi. Ben de köselelerimi çıkardıktan sonra Mustafa’yı eşikte beklemeyi uygun görmüştüm. Birkaç dakika sonra yüzünde geniş bir tebessümle kapıda belirmişti Mustafa. Elinde bir kâğıt dizisi vardı. Büyükçe yazılmış birkaç harf&#8230; Ahırdan mı getirmişti bunu? Yüzümdeki şaşkın bakıştan anlamış olmalı ki “Açıklayacağım, hele bir geçelim içeri”. Koluma girerek hızlı adımlarla beni üst kattaki misafir odasına sürükledi. İçeri buyur etti. Hanımın getirdiği ayranı hızla doldurarak konuya geçti:<br />
—Bizim Şakir geldi bugün benim dükkâna. Elinde genişçe bir kağıda sarılmış yük vardı. Yine Allah rızası için mahallenin garibanlarından kalaylanması gereken şeyleri toplayıp getirdi sandım. Yüzünde güller açıyordu.”N’oldu, ne bu sevinç?” dedim ama cevap vermedi. Yükü açmaya başladı aceleyle. Önüme bir deste kağıt attı sonuçta. Elle yazılmış bir basit kitap sandım ama yanıldığımı anlamam uzun zaman almadı. Bu normal bir yazı değildi. Sayfaları karıştırdıkça heyecanım giderek arttı. Eğer yorgun değilsen sana da okuyayım.<br />
Mustafa lafı uzattıkça ağran başım çatlayacak gibi oluyor, oyalandığı her saniye içimden ona saldırmak geliyordu. Allah’tan sabırsızlığımı anlamış olmalı ki hızla okumaya başladı:<br />
“Şanlı Anadolu Halkı, Ayağa kalk. Doğrul. Silahını Al ve Şanlı Anadolu’nu Kanlı Ayaklarıyla Kirleten Canilere Boyun Eğme.” Bunun gibi birçok coşkulandırıcı ve duygulandırıcı slogan arka arkaya sıralanmıştı. Mustafa okurken göğsü hızla inip kalkıyor coşkunun ve hüznün harmanlandığı sesi odanın içinde yankılanıyordu. Gözlerimden süzülen gözyaşlarımı saklamak için başımı eğsem de hıçkırıklı nefesim beni ele veriyordu. Ama çocuksu gözyaşlarımızı ben de umursamıyordum Mustafa da umursamıyordu.<br />
Artık daha fazla dayanabileceğime ihtimal vermediğimden ayağa kalkmak için hamle yaptım fakat güçlü adaleli bacaklarımın yerine sanki bir çift kürdan gelmişti. Zorla doğrulduğumu anlayan Mustafa kitapçığı kapattı ve bana yöneldi. O an aylardan beri kurduğumuz planı uygulamaya koymaya karar verdik. Coşku ve kinle dolmuş gözlerimden akan yaşları silerek akşamüstü gitmeyi aklımın ucundan dahi geçirmediğim evime doğru yöneldim. Vardığımda evde ışık yoktu. Kapıdan içeri süzüldüm Holün orta kısmında yer alan koyun yününden halıyı bir yana iterek gizli deponun kapağını yokladım. Işığı açacaktım fakat çocukları uyandırmak istemedim. Kapağın geniş sapını bulduğumda tüm gücümle asıldım. Kedi miyavlamasına benzer bir sesle açılan kapak altında yılların hatıralarını saklıyordu. Yemenden, terhis edilen birliğimden dönerken yanıma aldığı birkaç dinamit lokumunu örümcek ağlarıyla kaplanmış kutunun içinden çektiğimde aklıma çarpışma günlerim geldi. Bir gece kumandanımın emriyle gizlice sızdığım İngiliz birliklerinin dinamit lokumlarıyla patlattığım cephanelikleri aklıma gelince göğsümü gerdim. İhtiyacım olan cesarete sahip olduğumu tekrarladım kendime. Sonra en uzun fitilli lokumu avuçladım. Bu karanlıkta bulmam zor olmuştu. Lokumu ararken depoya gizlediğim tüfeğin süngüsünün kanattığı elimi duvara sürdüm ve cebimden çıkardığım mendille sargı yaptım. Mustafa’ya yazdırdığım veda mektubumu da büyük oğlum Enver’in ceketinin cebine iliştirdim. Üzgün değildim ya da korkmuyordum. Tek endişem geri gelemezsen Yunan’ın oğullarımı ezmesiydi. Ama ben bunu Yapmazsan Yunan başka yetimleri ezecekti. Kararlı adımlarla gecenin karanlığına attım kendimi.<br />
Mustafa’yla buluştuğumuzda sabah namazına az bir vakit kalmıştı. Belimdeki tabancayı sonra da omzumdaki tüfeği yokladım. Dokundukça cesaretleniyordum. Adımlarımızı hızlandırdık. Birlikte eski okulumuzun karşısındaki yıkıntı duvarın yanına kadar geldik. Gelirken birkaç Yunan devriyesi haricinde kimseyle karşılaşmadık. Onların da bizi durdurup “Nereye gidiyorsunuz bu saatte?” diyecek cesaretleri yoktu. Kısa bir bekleyiş sonunda Çingene Remzi’nin gelmesiyle takım tamamlanmıştı. Onunla da helalleştikten sonra elindeki yeni yakılmış ateşi aldım. Bakışlarım önceleri mektep olan ama şimdi Yunan’ın cephane olarak kullandığı binaya doğru çevrilmişti. Kararlı adımlarla binaya yaklaşmaya başladım. Mustafa ile Remzi’nin koşarken çıkardıkları sesleri bile fark etmedim. İçim kan ağlıyordu. Dün bahçesinde gezdiğimiz, sıralarına oturduğumuz mektebi dinamitlemek için buradaydım. Onlarca soru beynimi kemirirken delikten geçerken kısmen sönmüş ateşin kalan kıvılcımlarıyla uzun fitilli dinamiti ateşledim.<br />
Mustafa sağa, Remzi sola koşuşturup ellerindeki tüfekleri ateşlediklerinde acemi Yunan veletleri korkulu gözlerle baskın sanıp tüfeğe sarıldılar. Bir kıymettir koptu. Ben de fırsattan istifade hızlı adımlarla okulun arka duvarındaki küçük deliğe yöneldim. Sürünerek deliği geçtiğimde etrafa bakmadan hedefime yöneldim. Sinek vızıltısına benzer sesler çıkaran dinamiti mektebin kiler olarak kullandığı zeminin altındaki odanın hizasına bıraktım. Muhtemelen onların patlayıcıları buradaydı. Yüzümde beliren muzaffer ifadeyle arkamı döndüğümde şaşkın gözlerle buraya doğru koşturan iki Yunan’dan biri elindeki tüfeği ateşlemiş, isabetsiz yol alan kurşun sol omzumu bulmuştu. Belimdeki silaha davranarak ikisinin de icabına baktım ama artık kaçmama imkân yoktu. Esir düşmeyecektim. Asla! Çevremi saran soysuzlar dengesizce ateş ediyorlardı. Yarım saate kalmak cesedimin serileceğini biliyordum. Birden aklıma ayağımın ucundaki dinamit geldi. Fitil artık son dakikalarını oynuyordu. Duvara yaslanıp ölmeyi mi beklemeliydim. Hayır! “Belki birini daha yanında götürürüm” düşüncesiyle kullanımında usta olduğum tüfeği omzuma dayadım. Karşımda duran duvarın deliğinden geçtiğimde kâbus sona erecek ve belki çocuklarımı bir daha görebilecektim. Tüm cesaretimi topladım ve duvara doğru koşmaya başladım. Sağ omzuna dayalı tüfeği ateşlediğimde yere serilen bir siluet fark ettim. Cesaretim artmıştı. Fakat Mustafa ve Remzi’yi boş veren askerler geri dönünce sanki bir infazın kurbanı durumuna düştüm. Tüfeğin ikinci kurşunu da daha siper almamış koşan bir Yunan’ı buldu. Tam ”İşte başardım, çok az kaldı.” derken bir acı&#8230; Aynısından bir tane daha ve bir tane daha&#8230; Artık talim hedefine dönüşmüş vücudumun kontrolünü yitirmiştim. Kurtulmayı beklemiyor olmama rağmen içimde bir umut filizlendiren bu kadim duvarın dibine yığıldım. Gençliğimde sırtımı dayayıp şiirler mırıldandığım bu duvarın dibine&#8230;<br />
Gözlerimin hafiften kararmaya başladığını hissettim. Son dünya kelamlarını söylemek için doğruldum. Vücuduma aniden dolan ilahi güç beni bile korkutmuştu. Mutluluk çığlıklarımın süslediği kelime-i şehadetimi tekrarladıkça beynim boşalıyor, rahatlıyordu. Artık her şey anlamını yitirmişti. Düşünemiyor, hissedemiyor, hareket edemiyor sadece bir makine gibi Yunan’ın bile sayısını sayamadığı kelime-i şehadetleri sıralıyordum. Vücudum giderek hafifliyordu ve ben gerçek sahibe doğru yol almaya hazırlanıyordum. Arkamda bir mektup, üç boynu bükük çocuk ve bir de temelleri çürümeye yüz tutmuş evimin duvardaki kurumuş kan lekesi bırakarak&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/demirci-enver-usta/2653/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yakışıklı Geyik</title>
		<link>http://www.mobilhikaye.com/diger/yakisikli-geyik/2652</link>
		<comments>http://www.mobilhikaye.com/diger/yakisikli-geyik/2652#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 08:09:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mobilhikaye.com/diger/yakisikli-geyik/2652</guid>
		<description><![CDATA[Tibet munçağının Hani adında bir papağanı vardı. Munçak, Hani’yi satmak istiyordu fakat kimse Hani’yi almaya yanaşmıyordu. İşte, az önce tavşanın biri Hani’yi satın almak istemiş ama Hani olur olmaz yerde söze karışarak bu satışı engellemişti. Tavşan gittikten sonra, onların arasında şu konuşma geçti:
“ Kızma be Munçak..Ne olmuş yani iki çift de söz biz ettiysek. Ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tibet munçağının Hani adında bir papağanı vardı. Munçak, Hani’yi satmak istiyordu fakat kimse Hani’yi almaya yanaşmıyordu. İşte, az önce tavşanın biri Hani’yi satın almak istemiş ama Hani olur olmaz yerde söze karışarak bu satışı engellemişti. Tavşan gittikten sonra, onların arasında şu konuşma geçti:</p>
<p>“ Kızma be Munçak..Ne olmuş yani iki çift de söz biz ettiysek. Ben sadece kendimi tanıtmaya çalıştım. Bunun için çeşitli konularda fikir ileri sürüp, yorum yaptım. Kime ne zararı var benim fikirlerimin. Beyinsel fonksiyonlarımın bir ürünü bu fikirler, yani işleyen beyin fikir üretiyor, fikir söz şeklinde ağızdan çıkıyor. Hem tavşan beni beğenmediğinden değil, seninle olmam çok daha faydalı olacağı için, beni satın almadı ve tavşan beni satın almadı diye bana kızmak hakkına sahip değilsin. “</p>
<p>Bunun üzerine Munçak, Hani’nin bulunduğu kafese sarıldı:</p>
<p>“ Canım Hani, seni satmak benim zoruma gitmiyor mu sanıyorsun? Yüreğim parçalansa da seni satmaya mecburum. Tavşan çok zengindi, süper para teklif etti. Bir ev alır, içini dayar döşer, kalanla iş kurardım, hayatım kurtulurdu. Keşke her söze limon sıkıp tavşanı vazgeçirmeseydin. “</p>
<p>“ Tamam, Munçak. Beni sevdiğini ispatladın. Şimdi bir adım geriye git de, havasız kalmaktan kurtulayım. İki adım demedim yakışıklı geyik, bir adım dedim. Bir adım ileri gelirsen söyleyeceklerimi daha yakından dinlemek ve daha iyi anlamak şansına kavuşursun. Eee ne diyordun, beni satıp dayalı - döşeli ev alıyordun, iş kuruyordun. Ya ben ne oluyorum? “</p>
<p>“ Ne demek, ben ne oluyorum? Sen zengin birinin yanına gidiyorsun ve lüks içinde yaşıyorsun. Yeni sahibin belki seni altın bir kafese koyar. Hayatın değişir, gerçek mutluluk neymiş öğrenirsin. “</p>
<p>“ Altın kafes ve gerçek mutluluk. Altın kafesi anladım da, gerçek mutluluk ne demekmiş? Şu mutluluk denen olgunun gerçeği nasıl oluyor? “</p>
<p>“ Bak Hani, şimdiye kadar sevinçli olduğumuz, mutlu olduğumuz zamanlar vardı. Arada mutsuz olduğumuz durumlar da bulunuyor. Bazen ne mutluluğu, ne mutsuzluğu düşünmeden yaşarız. İşte, bu mutluluk hayali mutluluktur; bir görünür, bir yok olur. Gerçek mutluluk ise, süregelir yani hep mutlu olursun. “</p>
<p>“ Zengin tavşan beni almış olsaydı, altın kafese koymuş olsaydı, en güzel yiyeceklerle besleseydi gerçek mutluluk neymiş öğrenemezdim, çünkü sen yanımda yoksun diye mutsuz olurdum. “</p>
<p>Hani’nin böyle konuşması üzerine Munçak derinden etkilendi. İçi cız etti. Onu satarsam mutsuz olacak, diye düşündü. Satmasa ne kaybederdi? Yatacak yeri vardı. Yiyecek, içecek ormanda boldu. Hem Hani gibi bir dostu arasan bulamazdın. Söyledikleri ise, yabana atılır cinsten değildi. Anlayana çok şey öğretirdi. Munçak, seni satmaktan vazgeçtim deyince Hani bir sevindi, bir sevindi ki, sormayın.</p>
<p>Aradan aylar geçti. Sonbaharın son günleriydi. Havalar soğumaya başlamıştı. Tibet Dağları’nda yaşayan geyiklerin bölge temsilcilerinin toplanıp, kış için gerekli hazırlıkları konuşacakları gün gelmişti. Toplantı alanına geyikler üçlü gruplar halinde geliyordu. Munçak ise, Hani’yi mağarada bırakmıştı. İki arkadaşıyla birlikte toplantı alanına gelince geyiklerin sevgi gösterisiyle karşılandı. Munçak biraz sonra toplantı başkanlığı için aday olduğunu açıkladı.</p>
<p>Hani mağaranın dışında gürültüler duydu. Kulak kabarttı. Pek çok ayak sesi gittikçe yakınlaştı ve duruldu. Artık tek bir ses duyuluyordu. O da, bir insan sesiydi. Ses özet olarak, geyiklerin yaptıkları toplantının basılacağını ve bütün geyiklerin kurşunlanacağını söylüyordu. Gelenler, yarım saat sonra gidince, Hani toparlandı. Bunlar kötü insanlardı. Bir katliam yapacaklardı. Oysa Munçak giderken neşeliydi. Başkan seçilirim diyordu. Munçak ölmemeliydi, hiçbir geyik ölmemeliydi. Yazıktı onlara. Katliam olmayacaktı. Kafesten çıkar, uçarak gider, duyduklarını söyler, onları kurtarırdı.</p>
<p>Hani çok uğraştı demir kafesin kilidini kırmak için. Kanatlanıp kanatlanıp kafesi taş duvara çarptı. Her tarafı yara-bere içinde kaldı. Tüyleri birer birer kopup yere düşüyordu. Hani’nin bu inanılmaz güç gösterisine kilit dayanamadı ve kırıldı. Hani kafesten fırlayıp, mağaranın dışına çıktı. Fakat Hani bir türlü uçmayı başaramadı. Yardıma koşamadı. Bunda Hani’nin kafeste doğup büyümesinin rolü vardı. Zaten Hani hayatı boyunca hiç uçmamıştı. Kötü insanların yaptığı katliam korkunç oldu. Geyiklerin çoğu toplantı alanında can verdi. Sadece Munçak ve dört Barasinga geyiği kurtulmayı başardı.</p>
<p>Munçak, Barasinga geyikleriyle birlikte, mağaraya geldiğinde Hani’yi bulamadı. Demir kafes yerde, kilidi kırılmış, mağara Hani’nin güzelim tüyleriyle doluydu. Munçak dışarı çıkınca ayak izlerini fark etti. İnsanların ayak izlerini. Oysa bu izler mağarada yoktu. İzler aşağıdan geliyor, toplantı alanına doğru gidiyordu. Demek ki, insanlar burada mola vermişlerdi ve Hani konuşmaları duyup yardıma gelmek amacıyla kafesin kilidini zorlukla kırmıştı. Hani uçamazdı, yardıma gelemezdi, o zaman neredeydi? Munçak önce Hani’yi bulacak ve sonra başarılması olanaksız gibi görünen planını uygulayıp, tam toplantı başkanı seçildiği anda ortalığı kan gölüne çeviren, masum geyikleri katleden insanları cezalandıracaktı. Munçak, ayak izlerini takip ederek, Hani’yi buldu. Zaten fazla uzağa gidememiş, biraz ilerdeki çalıların dibinde baygın yatıyordu. Yaraları sarıldıktan sonra mağaraya bırakıldı.</p>
<p>Munçak ve Barasinga geyikleri gece yarısı toplantı alanını rahatça görebilecekleri bir tepeye çıkarak durum değerlendirmesi yaptılar. İnsanlar, çadırlarda uyuyorlardı. Sadece üç nöbetçi bırakmışlardı. Munçak işin bu gece bitmesini istiyordu. Fakat Barasinga geyikleri yarın öğle vakti, gündüz gözüyle diyorlardı. Munçak, onlarla fazla tartışmadı. Tamam, sizin dediğiniz olsun, diyerek sözü bağladı. Daha sonra geyikler bir mağaraya girip yattılar. Barasinga geyikleri uyur, Munçak uyumazdı. Sessizce mağaradan çıkarak, toplantı alanına geldi. Nöbetçileri kollayarak çadırlara yaklaştı. Üstün koku alma gücünü kullanarak cephanelik çadırını buldu. Kapıdaki nöbetçiyi bayıltarak çadıra girdi. Dinamit dolu çantayla bir kutu kibrit alarak kaçtı. Munçak tepeye çıktı. Oradaki gölün toplantı alanına bakan yamaçlarındaki kayaların arasına dinamitleri yerleştirdi ve fitili ateşledi. Biraz sonra patlayan dinamitler büyük kaya parçalarını ve tonlarca suyu toplantı alanına indirdi.</p>
<p>Munçak sabah olunca toplantı alanına şöyle bir baktı. Çadırlar yoktu, ortalıkta insan görünmüyordu. İnsanların hepsi ölmüş müydü? Sağ kalanlar varsa garanti peşine düşeceklerdi. O zaman Barasinga geyiklerini yanına alarak tepenin arkasındaki bataklığa sığınacaktı.</p>
<p>Munçak, Barasinga geyiklerini mağarada buldu. Onlar, gece yarısı yer sarsıntısı olduğunu zannetmişler ve dışarı çıkmamışlardı. Olanları Munçak’tan dinleyince çok kızdılar. Dördü birlik olup Munçak’ın üstüne yürüdüler. Munçak mağaradan kendini dışarı zor attı. Barasingalar, laf anlamıyordu. Amaç, hunharca öldürülen geyiklerin intikamını almak değil miydi? İşte, intikam alınmıştı. Bu nefret nedendi? Gündüz gözüyle zaten bir şey yapılamazdı. Barasingaların belli bir planı yoktu. Güpegündüz eli silahlı onca insanın üstüne tekme-yumruk yürüyemezdin ya. Bol bol yiyip, bel bel bakınmakla intikam alınamazdı. Masum geyiklerin kanı yerde kalırdı. Birbiri ardınca patlayan silahlar anlamsız tartışmaya son verdi. Munçak ve Barasingalar, hızla tepeyi aşıp, bataklığa doğru kaçtılar. Peşlerinde büyük patlamadan sağ kalan üç insan vardı. Gözleri dönmüş, acımasız, katil ruhlu insanlardı.</p>
<p>Bataklıkta Munçak’la Barasingalar arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Barasingalar, üç insandan kaçmayı gururlarına yedirememişti. Onların silahları varsa bizim boynuzlarımız var diyorlardı. Geri dönüp saldıracaklardı. Munçak çok diretti dönmeyin diye ama dinletemedi. Munçak’ın boş bulunduğu bir anda onu bataklığın çamurlu sularına ittiler. Munçak ağır ağır bataklığa gömülürken, bir kez olsun yardım edin demedi. Bütün Barasinga geyikleri böyle değildi ama, bu dört terso nasıl bir araya gelmişti, hayret!..Barasingalar, bataklığın çıkışında namlulara hedef oldular ve birer birer cansız yere serildiler.</p>
<p>Aradan altı ay geçti. İnsanlar gitmiş, olanlar unutulmuştu. Papağan Hani iyileşmiş, uçmayı öğrenmişti. Munçak’ı arıyordu, neredeydi Munçak? Hani, bir gün bataklıktaki ağaçların birinin üstünde dinleniyordu. Uzaklarda bir geyik gördü. İster misin bu Munçak olsundu? Hani, heyecan içindeydi, yakındaki bir ağaca kondu. Artık emindi, Munçak karşısındaydı. Hani, sevinç çığlıkları atarak, Munçak’la kucaklaştı. Munçak ise, Hani’ye hiç beklemediği bir anda kavuşmuştu. Olanı, biteni anlattı. Barasingalar tarafından bataklığa itildikten sonra hayattan ümit kestiğini söyledi. Bunun üzerine Hani:</p>
<p>“ Peki, nasıl kurtuldun? “ diye sordu.</p>
<p>Munçak:</p>
<p>“ Kurtulmadım, kurtarıldım…” dedi.</p>
<p>“ Seni kim kurtardı? “</p>
<p>“ Su yılanı Rave. Dört metre boyunda, iri bir su yılanı. Beni yeniden hayata döndürdü. Onunla çok iyi arkadaş olduk. Güçlü bir karakter yapısına ve sağlam bir iradeye sahip. Ağzından kırıcı söz duyamazsın, yalan söylemez, kötülük bilmez. “</p>
<p>“ Rave şimdi nerede? “</p>
<p>“ Buralardadır. Bazen benden ayrılır, şöyle bir dolaşıp geleyim, der gider. İki, üç saat ortada görünmez. Nereye gider, ne yapar bilmem. “</p>
<p>“ Sorsan ya, arkadaş neredeydin, diye. “</p>
<p>“ O kadarı da fazla. Özel hayatına karışamam. Dostları, arkadaşları vardır, onların yanına gidiyordur. Herhalde bütün zamanını bana ayıracak değildi. “</p>
<p>“ Gel Munçak, takip edelim şu Rave’yi. Bakalım nerelere gidiyor, neler yapıyor? “</p>
<p>“ Takip edelim de, ayıp etmiş olmaz mıyız? Belki bizim bilmememiz gereken durumlar vardır. Hem Rave, takip edildiğini fark ederse bize kızabilir. “</p>
<p>“ Kızmaz, kızmaz. Yardıma ihtiyacı olabilir Rave’nin, ama bunu sana söyleyememiştir. Aniden ortaya çıkarız, Rave sevinir. Eğer yanlış yapmışsak suç benim, seni ben zorladım. Sen beni kırmamak için, bu işe girdin. Tamam mı? “</p>
<p>“ Tamam değil. Senin önsezilerine güvenirim. Boşuna konuşmazsın. Macera olsun diye hiçbir işe kalkışmazsın. Garanti Rave’nin yardıma ihtiyacı vardır. Dikkat ediyorum da, son günlerde daha az konuşur oldu. Gittiği yerden dönünce hep düşünceli oluyor, dalıp gidiyor. Ben konuşuyorum, o dinliyor. Aradan birkaç saat geçmeden kendine gelemiyor. Rave’yi takip ederiz ama bir şartla: Yanlışa düşersek suç ikimizin olur. “</p>
<p>“ Aslanım Munçak, seni seviyorum, şartını kabul ediyorum. “</p>
<p>Munçak daha sonra hayatını borçlu olduğu su yılanı Rave’yi Hani ile tanıştırdı. Hani ilk anda çekindi Rave’den.</p>
<p>‘ Ne kadar kocamanmış. Falso yaparsak ve bir kızarsa yutar beni bu Rave ‘ diye düşündü. Plan, kusursuz olmalıydı. Rave hiçbir şeyin farkına varmamalıydı. Kolay değildi, Munçak ölümden dönmüştü. Daha tam olarak toparlanamamıştı. O, bataklıkta kısılıp kalacak bir geyik olamazdı. Bataklıktaki yaşam eski Munçak’tan pek çok şeyi alıp götürmüştü. Yürümesi yavaşlamıştı, hızlı koşamıyordu. Neredeydi o rüzgârla yarışan geyik? Zayıflamıştı azıcık, eskisi gibi heybetli değildi. Ayrıca boynuzunun biri ortadan kırıktı. Munçak, Barasingalar mağarada kendisine saldırdığında boynuzunun kırıldığını söylemişti. Munçak’ı bu işe fazla karıştırmadan Rave’nin durumunu araştırmalı, yardıma ihtiyacı varsa yardım etmeli, Munçak’ın Rave’ye can borcu ödenmeli ve Munçak’ı bataklıktan kurtarıp ormana götürmeliydi. İşte, o zaman Munçak yine rüzgârla yarışırdı. Eğer Munçak isterse, yeniden bir kafese girer, Munçak’ın onu iyi bir fiyata satmasını beklerdi. Yeter ki, Munçak bataklıktan kurtulsundu. Arkadaşlık dediğin böyle olurdu.</p>
<p>Bir gün Hani başının ağrıdığını söyleyerek bataklıktaki mağarada kaldı. Munçak ile Rave gezmeye çıktılar. Bir saat sonra Rave, şöyle bir dolaşıp geleyim, dedi ve Munçak’tan ayrıldı. Rave bataklık suyuna girdi ve yüzmeye başladı. Hani ise, gökyüzünde yükseklerde uçarak, Rave’yi izliyordu. O, bugün Rave’nin nereye gittiğini, ne yaptığını öğrenmeye kararlıydı.</p>
<p>Rave uzun süre yüzdükten sonra küçük bir adaya çıktı. Yanına kendi kadar bir su yılanı ve on tane yavru su yılanı geldi. İki saate yakın onların yanında kalan Rave, daha sonra geldiği yoldan Munçak’ı bıraktığı yere doğru yüzmeye başladı. Hani, Rave’den önce, Munçak’ı buldu. Olanları anlattı. Her şey apaçık ortadaydı. Rave eşini ve yavrularını görmeye gidiyordu.</p>
<p>Munçak, Rave gelince, artık ormana gitmek istediğini, ormanı özlediğini söyledi. Rave ısrar etti Munçak’a kal diye ama Munçak, kesin kararını verdiğini, gideceğini, ara sıra ziyarete geleceğini söyledi. Daha sonra Munçak ile Hani, Rave’ye bol şans dileyerek ayrıldılar. Munçak ormanda birkaç ayda kendine geldi. Güçlendi. Hızlı koşmaya başladı. Hem öyle hızlı koşmaya başladı ki, Hani uçarak O’nu geçmekte zorlanıyordu.</p>
<p>SON</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mobilhikaye.com/diger/yakisikli-geyik/2652/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bitmeyen</title>
		<link>http://www.mobilhikaye.com/yasanmis/bitmeyen/2651</link>
		<comments>http://www.mobilhikaye.com/yasanmis/bitmeyen/2651#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 08:06:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Yaşanmış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mobilhikaye.com/yasanmis/bitmeyen/2651</guid>
		<description><![CDATA[Canım,
Haftalardır senden haber alamıyorum. Meraktayım. Kendimi zor tutuyorum yanına gelmemek için. Aklıma kötü şeyler getirmek dahi istemiyorum.
Birkaç kulaktan dolma haberle ürkerek, bu satırları yazmaya koyuldum. Hani sana bahsettiğim bir düşüm vardı. Onu gerçekleştirmek için yaptığım başvuru kabul edilmiş. En kısa zamanda beni yanlarına çağırıyorlar. Ama senden haber almadan bir yere gitmeye niyetim yok. Biliyorsun, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Canım,</p>
<p>Haftalardır senden haber alamıyorum. Meraktayım. Kendimi zor tutuyorum yanına gelmemek için. Aklıma kötü şeyler getirmek dahi istemiyorum.</p>
<p>Birkaç kulaktan dolma haberle ürkerek, bu satırları yazmaya koyuldum. Hani sana bahsettiğim bir düşüm vardı. Onu gerçekleştirmek için yaptığım başvuru kabul edilmiş. En kısa zamanda beni yanlarına çağırıyorlar. Ama senden haber almadan bir yere gitmeye niyetim yok. Biliyorsun, bu hayalimin içinde sende vardın. Sensiz bulunduğum yerden bir adım bile atamam…</p>
<p>Sesini, soluğunu hissedemiyorum. Tenin dokunuşunu kâğıdın üzerinden alıp kalbime süremiyorum. Canım, neredesin? Çevrendeki insanlara da birkaç mektup gönderdim ama onlar da suskun. Sana bir şey olduysa yaşayamam&#8230;</p>
<p>Bu mektup sana ulaşırsa, lütfen cevap yaz. Seni bilmeden kırdım mı, üzdüm mü, bilmiyorum. Yine de özgür dilerim; yaptığım ya da yapmağım tüm hatalarım için.</p>
<p>Aramızdaki mesafe uzun. Senle sadece kâğıda bıraktığımız izlerle hasret gideriyoruz; ama ben bundan memnunum; her gün tek tek yazdığın kelimeleri öpüyorum. Senin o ipeksi yanaklarının allığını, kuru dudaklarımın üzerinde hissediyorum.</p>
<p>Biliyorsun, sen yoksan bende yokum. Hayallerim hep iki kişilikti. Sen ve ben. Üçüncü kişiler sadece çevremizdi.</p>
<p>Aslında bunları yazarken içimde kuşkular yok değil. Acaba diyorum…ama yok aklımın ucuna bile gelmez. Bunu düşünmek bile sana yapılmış en ağır hakarettir. Tabii yinede insanın aklından da geçmiyor değil. Beni unutturtacak biri mi çıktı karşına? O yüzden mi haftalardır bana yazmıyorsun? Evet, evet, biri var hayatında.</p>
<p>Şuanda bu kelimeleri yazarken içimde giderek artan şüphe, beynimi ele geçirmek üzere. Ama neden yapasın ki bunu? Mesafe dimi? Kilometreler, yollar… Bizi ayıran şey bu cansız mahlukatlar mı? Seni de anlamıyor değilim; gençsin ve güzelsin, çevrende göze çarpan bir meleksin. Ama ben… ben her gün senin hayalinle, sana kavuşacağım günün o ışıksı parlaklığıyla ayaktayım.</p>
<p>Dün yağmur yağdı burada. Sağanak. Çok üşüdüm. Saatlerce ıslandım, yağmurun altında. Gözyaşlarımı yine gizlice akıttım yağmurun damlalarıyla. Yanımda seni düşledim. Sonra üşümem geçti. Dik yürümeye başladım yolda. Haykırdım; “ey doğa, yıkamazsın beni, deviremezsin bu adamı devinimlerinle”, diye.</p>
<p>Sana bir şiirimde yazdığım gibi; “bir köşede virandım sessizce” Ama sensiz değil, sessizdim; aşksız değil, bitkindim…</p>
<p>Bu satırları sonlandıramayacağımdan korkuyorum. Göğsümün ortasına bir ağırlık çöktü. Nefes almakta güçlük çekiyorum, olsun senle konuşuyorum ya, seni düşünüyorum ya, bir ağırımı sindirecek sana yazmamı, dünya mı dindirecek sana olan sevgimi???</p>
<p>Kâh bu cihanda yaşamışım sensiz, kâh diğer cihanda. Sensiz ikisi de zulümdür bana.</p>
<p>Saatlerdir bitiremedim bu mektubu. Muhtemelen bugün postaya yetişmeyecek. Hani göğsümde bir ağrı var demiştim ya, beni yere serdi. Birkaç saat uyudum. Sonra yeniden senin karşına geldim.</p>
<p>Canım, eğer beni sildiysen de yaşamından haberim olsun. Bu acıyı nasıl kaldırırım, bilmiyorum. Yeter ki daha fazla boş ve farazi duygularla geçirmeyim bu hayatı. Aslında sensiz olursam, dünyam zaten boş ve farazi olacak…</p>
<p>Bu göğüs ağrısı öldürecek beni. Kâğıda düşen her kelimem sonunda, acı içimi gitgide yakıyor. Dayanılmaz kılıyor bedenimi. Belirsizlik ve çaresizlik, beynimi kemiriyor.</p>
<p>Yoksun biliyorum. Daha da yoğun hissetmeye başladım. Yalnızım. Sana gitme bile diyemiyorum, çünkü yoksun karşımda. Ben gidiyorum, ama hayalim olan yere değil. Sonu olmayan, sensizliğin ıstırabını azaltacak bir yere…</p>
<p>“Kırık kapıların önünde yıllardır nöbetteyken,</p>
<p>Vapur düdükleri, tren düdükleri,</p>
<p>Bitmeyen çığlıklarla harmanlanmış gibi vücudumda,</p>
<p>Kırık kalbimle, sensiz</p>
<p>Virandım sessizce”<br />
Elveda…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mobilhikaye.com/yasanmis/bitmeyen/2651/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Pisboğazın Güncesi</title>
		<link>http://www.mobilhikaye.com/komik/pisbogazin-guncesi/2650</link>
		<comments>http://www.mobilhikaye.com/komik/pisbogazin-guncesi/2650#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Apr 2008 19:04:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Komik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mobilhikaye.com/komik/pisbogazin-guncesi/2650</guid>
		<description><![CDATA[Hastahanelerden kesinlikle bir kez daha nefret ettiğimi bugün anlamış bulunuyorum , biliyorum biraz sert bir giriş yazısı oldu.Sanıyorum en gıcık olduğum şey, kendini doktor sanan ama olamayan köşe başı memurların hastalara işkence eder gibi konuşmaları ve daha sonra da mevkii görünce fare gibi kapana sıkışmaları..
Elimdeki çekirdekten kurtulabilirsem şu yazıyı kısmet olursa yazacağım..Zaten herşey pisboğaz olmamla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hastahanelerden kesinlikle bir kez daha nefret ettiğimi bugün anlamış bulunuyorum , biliyorum biraz sert bir giriş yazısı oldu.Sanıyorum en gıcık olduğum şey, kendini doktor sanan ama olamayan köşe başı memurların hastalara işkence eder gibi konuşmaları ve daha sonra da mevkii görünce fare gibi kapana sıkışmaları..<br />
Elimdeki çekirdekten kurtulabilirsem şu yazıyı kısmet olursa yazacağım..Zaten herşey pisboğaz olmamla başlamadı mı?<br />
Teyzem yıllardır söylenir dururdu, ağzın durmuyo ama kilo almazsın , senin yediğini ben yesem duba gibi olurum, sevgili arkadaşım Esin boş yere adımı pisboğaz koymadı mı? Ben de bir pisboğaz olarak havalar daha ısınmadan sevgilimin uyarılarına rağmen dondurmaları, bir de peşpeşe yedikten sonra olanlar oldu.<br />
Önce sağlam bir grip oldum, sonra işe gidemedim daha sonra doktora gidip muayeneye gidiyim dedim.Bir gün içerisinde toplam 4 doktora gözükmek durumunda kaldım. Ağzımda çıkan aftlardan dolayı bir doktorumuz beni Behçet hastası yaptı, tabi ben tırstım. Göz doktoruna mecburen gözüktüğümde, Behçet Mehçet yok astigmat var sen de diye kahkahayı bastı, diş doktoru aftların vitaminsizlikten!, diyetten olacağını! ve ömründe gördüğü en güzel dişlere sahip olduğumu ve 20lik dişimin çoktan çıktığını, dolayısıyla ağzımdaki şişliğin başka nedenden olacağını söyledi ve kendimi kulak burun boğaz doktorunun yanında aldım. Ve beni fellik fellik hastanelerce gezdiren rahatsızlığımın, lenflerimdeki bezeden kaynaklandığını yani kısa kesmem gerekirse pisboğazlılığım sonucu olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.<br />
Bu hikayeden çıkarılacak sonuç,doktorlarımız işini iyi yapıyorlar,pisboğazımın sonucu şu aralar iğne yemekteyim , birazdan çekirdeğime devam edicem belki meyve de yerim, hastanelik olmamak için bizler (tamam tamam ben), kendimize dikkat etmeli, pisboğaz olmamalı, en önemlisi hastanede çalışan o ukala ve insanı ezmeye çalışan memurlara(özellikle ukala olanlar kastedilmiştir.) hadlerini bildirmeliyiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mobilhikaye.com/komik/pisbogazin-guncesi/2650/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Taş Kalpli Prenses</title>
		<link>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/tas-kalpli-prenses/2649</link>
		<comments>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/tas-kalpli-prenses/2649#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Apr 2008 19:02:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Efsaneler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/tas-kalpli-prenses/2649</guid>
		<description><![CDATA[Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde,eski ülkelerin birinde,dünyalar güzeli bir prenses yaşarmıııııış.
Bu güzel prensesin,yüzü gibi kalbide çok ama çok güzelmiş.Ülkesinde çok sevilen bu prenses herkese herzaman iyilik yapmayı kendisine borç bilirmiş.
Tabi onu bu çok sevilmesinden dolayı çekemeyen arkadaşları varmış.Ama o yinede onları çok sever, herkesin iyi olması için çabalar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde,eski ülkelerin birinde,dünyalar güzeli bir prenses yaşarmıııııış.<br />
Bu güzel prensesin,yüzü gibi kalbide çok ama çok güzelmiş.Ülkesinde çok sevilen bu prenses herkese herzaman iyilik yapmayı kendisine borç bilirmiş.<br />
Tabi onu bu çok sevilmesinden dolayı çekemeyen arkadaşları varmış.Ama o yinede onları çok sever, herkesin iyi olması için çabalar dururmuş.Bazı olayları farkeden karşı ülkenin prenside,uzaktan onu izler ve her fırsatta ona yardım etmekten kaçınmaz,ona gelecek zararları önceden sezinler ve prensesin haberi olmadan ona yardım edermiş.Günler günleri kovalamış,aylar ayları,yıllar yılları.Prenses,yaptığı iyiliklerin karşılığının iyilik olarak döneceğini zannedip iyiliklerine devam etmiş.Ama birgün ülkeye bir cadı çıkagelmez mi!Cadı yaptığı büyülerle kendini herkese bir melek olarak göstermiş.Onun bu,güzelliğini ve iyi huyunu görüp aldanan köylüler ve güzel prensesin arkadaşları bizim güzel prensesin yüzüne bakmaz olmuşlar.Cadı,öyle büyüler yapıyormuş ki herkesi kendine hayran bırakıyormuş.Prensi bile kendine aşık etmiş.Prens artık güzel prensesi unutup,güzel görünen maskeli cadının peşinde gider olmuş.Bunu farkeden güzeller güzeli prenses artık saçını taramaz,kendine bakmaz ve hatta yemek bile yiyemez olmuş.Bu arada kendini büyülerle güzel gösteren cadı,karşı ülkenin prensiyle evlenmez mi?Güzel prenses, arkadaşlarını kaybetmekten buna daha çok yanar olmuş,gözlerinin yaşı hiç dinmemiş.Yemeden içmeden iyice kesilmiş.Bu haksızlığa anlam veremeyen güzel prensesin kalbi çok ağlamaktan gel zaman git zaman bir taşa dönüşmüş ve bir daha açmamak üzere herkese kapısını kapatmış.Sarayında mutsuz yaşantısına devam etmiş.<br />
Sonunu mu merak ettiniz belki birgün o prenses gelir ve anlatır size?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mobilhikaye.com/efsaneler/tas-kalpli-prenses/2649/feed</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
