At Arabacısı

Kendi ellerimle özenerek yaptığım at arabası hafiften eğimli yolda ağır ağır ilerliyordu. Yolda yağmur sularının açtığı küçük çukurlar yorgun bedenimi sarsıyor, başımdaki ağrıları arttırıyordu. Yatsının okunmasından sonra boşalan sokaklarda arabamın kontrolünü atlara bırakmıştım. Gördüğüm insanlara selam vermemek için başımı çeviriyor, fakat “Geçmiş olsun Cafer Usta!” diyen alaycı sesleri duydukça delik deşik dudağıma bir ısırık daha atıyordum.
Namı tüm Batı Anadolu’yu sarmış at arabalarıma Yunan’ın el koymasına canım daha da bir sıkılmış, üstelik o soysuzlardan yediğim dipçik darbesi de sinirlerimi iyiden iyiye germişti. Eve gidemezdim. Çocuklarımın yüzüne bakamazdım. Aklıma gelen ilk yer kalaycı Mustafa’nın eviydi. Akşam namazından beri bir oraya bir buraya giden atlarımın hafiften homurdanmaya başladığını da hissettim. Altındaki minderin yerini düzelttim ve arabanın istikametini Mollaarab’a doğru çevirdim.
Mustafa beni içeri buyur etti. Kendisi de arabanın iyi gizlenip gizlenmediğini kontrol etmek için tabanının deliği belli olan eski sandaletlerini ayağına takıştırarak ahıra doğru yöneldi. Ben de köselelerimi çıkardıktan sonra Mustafa’yı eşikte beklemeyi uygun görmüştüm. Birkaç dakika sonra yüzünde geniş bir tebessümle kapıda belirmişti Mustafa. Elinde bir kâğıt dizisi vardı. Büyükçe yazılmış birkaç harf… Ahırdan mı getirmişti bunu? Yüzümdeki şaşkın bakıştan anlamış olmalı ki “Açıklayacağım, hele bir geçelim içeri”. Koluma girerek hızlı adımlarla beni üst kattaki misafir odasına sürükledi. İçeri buyur etti. Hanımın getirdiği ayranı hızla doldurarak konuya geçti:
—Bizim Şakir geldi bugün benim dükkâna. Elinde genişçe bir kağıda sarılmış yük vardı. Yine Allah rızası için mahallenin garibanlarından kalaylanması gereken şeyleri toplayıp getirdi sandım. Yüzünde güller açıyordu.”N’oldu, ne bu sevinç?” dedim ama cevap vermedi. Yükü açmaya başladı aceleyle. Önüme bir deste kağıt attı sonuçta. Elle yazılmış bir basit kitap sandım ama yanıldığımı anlamam uzun zaman almadı. Bu normal bir yazı değildi. Sayfaları karıştırdıkça heyecanım giderek arttı. Eğer yorgun değilsen sana da okuyayım.
Mustafa lafı uzattıkça ağran başım çatlayacak gibi oluyor, oyalandığı her saniye içimden ona saldırmak geliyordu. Allah’tan sabırsızlığımı anlamış olmalı ki hızla okumaya başladı:
“Şanlı Anadolu Halkı, Ayağa kalk. Doğrul. Silahını Al ve Şanlı Anadolu’nu Kanlı Ayaklarıyla Kirleten Canilere Boyun Eğme.” Bunun gibi birçok coşkulandırıcı ve duygulandırıcı slogan arka arkaya sıralanmıştı. Mustafa okurken göğsü hızla inip kalkıyor coşkunun ve hüznün harmanlandığı sesi odanın içinde yankılanıyordu. Gözlerimden süzülen gözyaşlarımı saklamak için başımı eğsem de hıçkırıklı nefesim beni ele veriyordu. Ama çocuksu gözyaşlarımızı ben de umursamıyordum Mustafa da umursamıyordu.
Artık daha fazla dayanabileceğime ihtimal vermediğimden ayağa kalkmak için hamle yaptım fakat güçlü adaleli bacaklarımın yerine sanki bir çift kürdan gelmişti. Zorla doğrulduğumu anlayan Mustafa kitapçığı kapattı ve bana yöneldi. O an aylardan beri kurduğumuz planı uygulamaya koymaya karar verdik. Coşku ve kinle dolmuş gözlerimden akan yaşları silerek akşamüstü gitmeyi aklımın ucundan dahi geçirmediğim evime doğru yöneldim. Vardığımda evde ışık yoktu. Kapıdan içeri süzüldüm Holün orta kısmında yer alan koyun yününden halıyı bir yana iterek gizli deponun kapağını yokladım. Işığı açacaktım fakat çocukları uyandırmak istemedim. Kapağın geniş sapını bulduğumda tüm gücümle asıldım. Kedi miyavlamasına benzer bir sesle açılan kapak altında yılların hatıralarını saklıyordu. Yemenden, terhis edilen birliğimden dönerken yanıma aldığı birkaç dinamit lokumunu örümcek ağlarıyla kaplanmış kutunun içinden çektiğimde aklıma çarpışma günlerim geldi. Bir gece kumandanımın emriyle gizlice sızdığım İngiliz birliklerinin dinamit lokumlarıyla patlattığım cephanelikleri aklıma gelince göğsümü gerdim. İhtiyacım olan cesarete sahip olduğumu tekrarladım kendime. Sonra en uzun fitilli lokumu avuçladım. Bu karanlıkta bulmam zor olmuştu. Lokumu ararken depoya gizlediğim tüfeğin süngüsünün kanattığı elimi duvara sürdüm ve cebimden çıkardığım mendille sargı yaptım. Mustafa’ya yazdırdığım veda mektubumu da büyük oğlum Enver’in ceketinin cebine iliştirdim. Üzgün değildim ya da korkmuyordum. Tek endişem geri gelemezsen Yunan’ın oğullarımı ezmesiydi. Ama ben bunu Yapmazsan Yunan başka yetimleri ezecekti. Kararlı adımlarla gecenin karanlığına attım kendimi.
Mustafa’yla buluştuğumuzda sabah namazına az bir vakit kalmıştı. Belimdeki tabancayı sonra da omzumdaki tüfeği yokladım. Dokundukça cesaretleniyordum. Adımlarımızı hızlandırdık. Birlikte eski okulumuzun karşısındaki yıkıntı duvarın yanına kadar geldik. Gelirken birkaç Yunan devriyesi haricinde kimseyle karşılaşmadık. Onların da bizi durdurup “Nereye gidiyorsunuz bu saatte?” diyecek cesaretleri yoktu. Kısa bir bekleyiş sonunda Çingene Remzi’nin gelmesiyle takım tamamlanmıştı. Onunla da helalleştikten sonra elindeki yeni yakılmış ateşi aldım. Bakışlarım önceleri mektep olan ama şimdi Yunan’ın cephane olarak kullandığı binaya doğru çevrilmişti. Kararlı adımlarla binaya yaklaşmaya başladım. Mustafa ile Remzi’nin koşarken çıkardıkları sesleri bile fark etmedim. İçim kan ağlıyordu. Dün bahçesinde gezdiğimiz, sıralarına oturduğumuz mektebi dinamitlemek için buradaydım. Onlarca soru beynimi kemirirken delikten geçerken kısmen sönmüş ateşin kalan kıvılcımlarıyla uzun fitilli dinamiti ateşledim.
Mustafa sağa, Remzi sola koşuşturup ellerindeki tüfekleri ateşlediklerinde acemi Yunan veletleri korkulu gözlerle baskın sanıp tüfeğe sarıldılar. Bir kıymettir koptu. Ben de fırsattan istifade hızlı adımlarla okulun arka duvarındaki küçük deliğe yöneldim. Sürünerek deliği geçtiğimde etrafa bakmadan hedefime yöneldim. Sinek vızıltısına benzer sesler çıkaran dinamiti mektebin kiler olarak kullandığı zeminin altındaki odanın hizasına bıraktım. Muhtemelen onların patlayıcıları buradaydı. Yüzümde beliren muzaffer ifadeyle arkamı döndüğümde şaşkın gözlerle buraya doğru koşturan iki Yunan’dan biri elindeki tüfeği ateşlemiş, isabetsiz yol alan kurşun sol omzumu bulmuştu. Belimdeki silaha davranarak ikisinin de icabına baktım ama artık kaçmama imkân yoktu. Esir düşmeyecektim. Asla! Çevremi saran soysuzlar dengesizce ateş ediyorlardı. Yarım saate kalmak cesedimin serileceğini biliyordum. Birden aklıma ayağımın ucundaki dinamit geldi. Fitil artık son dakikalarını oynuyordu. Duvara yaslanıp ölmeyi mi beklemeliydim. Hayır! “Belki birini daha yanında götürürüm” düşüncesiyle kullanımında usta olduğum tüfeği omzuma dayadım. Karşımda duran duvarın deliğinden geçtiğimde kâbus sona erecek ve belki çocuklarımı bir daha görebilecektim. Tüm cesaretimi topladım ve duvara doğru koşmaya başladım. Sağ omzuna dayalı tüfeği ateşlediğimde yere serilen bir siluet fark ettim. Cesaretim artmıştı. Fakat Mustafa ve Remzi’yi boş veren askerler geri dönünce sanki bir infazın kurbanı durumuna düştüm. Tüfeğin ikinci kurşunu da daha siper almamış koşan bir Yunan’ı buldu. Tam ”İşte başardım, çok az kaldı.” derken bir acı… Aynısından bir tane daha ve bir tane daha… Artık talim hedefine dönüşmüş vücudumun kontrolünü yitirmiştim. Kurtulmayı beklemiyor olmama rağmen içimde bir umut filizlendiren bu kadim duvarın dibine yığıldım. Gençliğimde sırtımı dayayıp şiirler mırıldandığım bu duvarın dibine…
Gözlerimin hafiften kararmaya başladığını hissettim. Son dünya kelamlarını söylemek için doğruldum. Vücuduma aniden dolan ilahi güç beni bile korkutmuştu. Mutluluk çığlıklarımın süslediği kelime-i şehadetimi tekrarladıkça beynim boşalıyor, rahatlıyordu. Artık her şey anlamını yitirmişti. Düşünemiyor, hissedemiyor, hareket edemiyor sadece bir makine gibi Yunan’ın bile sayısını sayamadığı kelime-i şehadetleri sıralıyordum. Vücudum giderek hafifliyordu ve ben gerçek sahibe doğru yol almaya hazırlanıyordum. Arkamda bir mektup, üç boynu bükük çocuk ve bir de temelleri çürümeye yüz tutmuş evimin duvardaki kurumuş kan lekesi bırakarak…