Hikaye, Hikayeler Gülerken Öğrenmeye Hazırmısınız ?

Archive for January, 2008


Martılar

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.
Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.
Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.

Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler… O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş.
Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına
dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş…

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış…
Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar… Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar
aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki…

Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış… Martıların bile aracı olduğu İki gencin
arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.
Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar…

Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış… Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış…

Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini
fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar…

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup, o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.

Ziyonya’da Sevginin Gücü (Metafor)

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Bundan milyonlarca yıl önce, evrenin derinliklerinde, daha önce hiç kimsenin gitmediği pembe bir gezegen varmış. Bu gezegende insana benzeyen canlılar yaşarmış. Aynı Dünya gibi bir atmosfere sahipmiş. Adı Ziyonya olan bu gezegenin tam beş tane Güneşi varmış. Bu Güneşlerin biri batar, diğeri doğarmış. Bu yüzden Ziyonya’da hiç karanlık olmazmış.

Burada yaşayan canlılar güneşlerinin sıcaklığı gibi çok sıcak, cana yakın, sevecen canlılarmış. Öyle kibirbirlerine sürekli yardım eder, birbirlerinin sıkıntılarına çare olurlarmış.

Bu ortamda milyonlarca aile gibi olan bir aile pembe gezegen Ziyonya’da, Pembe kürede yaşıyorlarmış. Bu aile anne, baba ve iki çocuktan oluşmaktaymış. Bunlar çok mutluymuşlar, öyle ki etraflarına sürekli gülücük saçarlar ve herkesi memnun ederlermiş.

Kim bilir burada anlatılan aile belki sizin aileniz, belki onlar sizin çocuklarınız. Sizin çocuklarınız var mı? Varsa onların başlarını hiç sevgiyle okşadınız mı? Bu çocukların adları Zet ve Met. Eğer bu zamana kadar hiç çocukların başlarını sevgiyle okşamadıysanız onların başlarını okşayınız ve onlara sevginizi gösteriniz.

Günlerden bir gün, Ziyonya’ya dış uzaydan, çok korkunç olan, vücutları simsiyah, dokunulduğunda sert metal hissi veren ve tın tın diye ses çıkaracakmış gibi olan, gözleri ise kıpkırmızı sanki kan gibi, çok iri yapılı, tüylü, uzun ve sivri kulaklı yaratıklar saldırmaya başlamışlar. Bu yaratıklar sürekli uzayda gezer ve çocukların beyinlerini yiyerek hayatlarını sürdürürlermiş. Küçük çocukların beyni bu yaratıkları hayatta tutan tek besin kaynağıymış. Bunların her şeye zararları olur fakat herkes bunları göremezmiş. Bunları sadece tertemiz olan küçük çocuklar görürlermiş. Bunların tek besin kaynağı küçük çocuklar olduğu için, sürekli uzayda gezer ve böyle küçük çocukların olduğu gezegenlere saldırırlarmış. Kimbilir sırada daha kaç gezegen ve küçük çocuk varmış.

Yaratıklar Ziyonya’da pek çok aileye, eve, işyerine, okullara saldırmışlar. Buralar da ne kadar çocuk varsa onları kaçırmışlar. Sıra Zet ve Met’in yaşadığı o güzel pembe küreye gelmiş. Güneşlerinin sıcaklığı kadar sıcak ve güzel olan aileye gelmiş sıra. Zet ve Met’in anne-babası bu duruma çok üzülüyormuş. Çocuklarının ellerinden alınmak istenmesi onları perişan etmiş. Ah yaratıkları görebilselermiş. Belki Onlara saldırır ve çocuklaırnı kurtarırlarmış. Ancak o yaratıklar sadece çocuklar tarafından görülüyormuş.

Tam bu sırada Zet ve Met’in aklına müthiş bir fikir gelmiş ve bu fikri deneyerek, Yaratıklardan kurtulmak istemişler. Canavarlardan kurtulmanın yolu sadece küçük çocukların elinde imiş. “Nasıl bu canavarları sadece biz görüyorsak onları da gezegenimizden biz gönderebiliriz?” Müthiş bir fikir fakat bu fikri nasıl uygulayacaklarını o an için bilememişler. Canavarlardan kurtulmak ve tüm sevdiklerini kurtarma görevi Zet ile Met’e kalmış ve onlarda madem bu canavarları sadece biz görebiliyoruz, onları da biz gönderebiliriz demişler.

Zet ve Met anne-babalarına “Siz korkmayın! Biz kendimizi ve sizleri nasıl koruyacağımızı birazdan çözeceğiz. Bunun bilgisinin bize verildiğine inanıyoruz” demişler .

Sonra iki kardeş el ele tutuşmuş ve çözüm bulmak için tek vücut haline gelmişler. Anne-babalarını, gezegenlerini ve etraftaki insanları çok seviyorlarmış. Bu nedenle onları kurtarmaları gerektiğine inanıyorlarmış. Bunun için Sevginin Gücünü kullanmaya karar vermişler. Yaratıkların düşünceler, sevgisizlik, kin ve nefretten dolayı çoğaldıklarını ve aslında kötü bir kabus olduklarını fark etmişler.

Zet ve Met el ele tutuşmuş vaziyette ve boşta kalan ellerini canavarlar kaldırarak şu cümleyi haykırmışlar. “Hayır! Siz buraya giremezsiniz. Siz buraya ait değilsiniz. Sizi sevgisizlik, kin ve nefret oluşturdu, sizi ancak Sevgimizin Gücü yener. Gidin buradan, rahat bırakın pembe gezegenimizi, Gidin, çok uzaklara, haydi şimdi, kaybolun” diyerek canavarlara karşı kaldırdıkları elleri canavarlara doğru avuç içleri canavarlara bakarken ellerinden kırmızı renkli, çok sıcak ve yakıcı ışınlar çıkmaya başlamış. Bu ışınlar kendilerine hiç zarar vermiyormuş. Ancak canavarlar paramparça olmuşlar. Zet ve Met bunun üzerine biz gezegenimizi çok seviyoruz, anne-babamızı, akrabalarımızı ve tüm insanları çok seviyoruz. Bu nedenle bizim sevgimizin olduğu yere sizin gibi canavarlar giremez. Gidin! Gidin! Gidin buradan diyerek yaratıklara karşı bir güç oluşturmuşlar. Bu güç öyle yoğunlaşmış ki kesici lazer gibi olmuş. Bu ışın onları kalplerinden vurmuştur.

Zet ve Met şöyle demiler.”Ey nefretin yaratıkları! Gidin buradan! Sevginin olduğu yerde, size yer yok! Bizi rahat bırakın” Böylece bu ve bunun gibi nefret yaratıkları Ziyonyayı terk etmek zorunda kalmışlar.

Sevginin Gücü bir kez daha zafer kazanmış.

Bunlar Türk Sigara Kağıdı Değil

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hıristiyan Avrupa devletlerinin Müslüman ‘devletlere saldırarak, halkına zulmettiğine şahit olan İran’ın Kermanşah kasabasındaki İngiliz Konsolosluğu koruma görevlilerinden Müslüman Hintliler, Melek beyin emir-komutasında Müslümanlara yapılan zulmü kınamak için isyan ederek, Osmanlı hakimiyetindeki Bağdat’a kaçtılar.

Bağdat’ta bulunan İngiliz Konsolosluğunun baş tercümanı Abdurrezzak bey de bir müddet sonra kendilerine katıldı. Birlikte hareket ‘eden bu insanlar yaptıkları eylemden dolayı İngilizlerin düşmanlığını kazandılar.

Sığınma istekleri Osmanlı Devleti tarafından tereddütsüzce kabul edilen Hintliler, himaye altına alınmanın yanında devlet hizmetinde görevlendirildiler, sahipsiz kalmadılar. Ne yazıktır ki Osmanlı Devleti girdiği birinci dünya savasından mağlup çıkınca İmzalanan Mondros Mütarekesi sonrası ve arkasından Anadolu’nun stratejik öneme sahip büyük bir bölümünün işgal edilmesi olayı hayatlarının tekrar tehlikeye girmesine sebebiyet verdi. Bir kısmı hemen Anadolu topraklarının dışına kaçarak İngilizlerin kininden kurtulmayı başardı. Bir kısmı da vatansever cemiyetlerin korumasına alındı.

O günlerde İngiliz işgal ordusunun istihbarat şefi olan ve Hintlileri bulmak için yoğun çaba harcayan Yüzbaşı Benet, Polis Müdüriyeti Umumiyesinde ikinci Şube Şefi olan Edip beyi bu isi en güzel şekilde yapacak kişi olarak gördüğünden dolayı yanına çağırttı. Edip Bey, İngiliz istihbaratçısının Kroker Otelin de bulunan karargahına gitti. Samimi bir havada kendisini karşılayan Benet hemen söze girdi ve :

“Edip Bey, sizi buraya çok önemli bir is için davet ettim, İngiliz Hükümeti ihtilalci, bozguncu ve sabotajcı iki Hintlinin yakalanmasını çok arzu etmektedir. Bu konuda bize yardımcı olur, asilerin yakalanmasını sağlarsanız size hayatınız boyunca rahat edeceğiz bir servet verilecektir” dedi ve sözlerinin karşısındaki şahıs üzerinde yaptığı etkiyi anlamak istercesine uzun müddet Edip beyi süzdü ama, olumlu bir ışık alamadı.

Edip beyin cevap vermesine de fırsat tanımadan yanındaki çelik kasayı açtı ve paket halindeki Sterlinleri göstererek:

“Edip Bey, bunlar Türk sigara kağıdı değildir. Az önce söylediğim konuda bize yardımcı olduğunuz takdirde hepsini sana vereceğim, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diyerek, para dolu kasayı bir müddet daha açık bıraktı. Edip beyi çözmeye çalıştığı belle oluyordu..

Ancak, Benet bir şeyi değil çok şeyleri unutmuştu. Edip Bey onun sandığı gibi para canlısı birisi değildi. Aksine vatansever ve namuslu birisiydi. Böyle olmasının yanında aynı zamanda akıllı birisiydi de. Şüphe uyandırmamak için tepki vermedi. Sakın bir hal ve ses tonuyla:

“Peki Yüzbaşım! Elimden geldiğince firari Hintlileri bulmaya çalışacağım” dedi.

Emniyet Müdürü Edip Bey ruhunu sıkan, İçini karartan İngiliz karargahından ayrıldıktan sonra evine gitti ama, bir türlü rahat edemedi. Kendisine yapılan tekliften hayatlarını koruma altına aldıkları bu Türk dostu İnsanların ne derece tehlikede olduğunu anlıyordu. Durumu arkadaşlarına iletti.

Hintlilerin bulunduğu yerler sık sık değiştiriliyordu. Böylesine bir tedbir uygulanmasına karşılık, bir başka İngiliz casusu Hintli Gülam Resül’ün ihbarı sonucu Türk dostları yakalanıp, Galata Kulesinin üst katına hapsedildiler.

Bunu öğrenen Edip Bey, arkadaşlarına haber verdikten sonra Melek Bey ve arkadaşlarının kurtarılmasını teklif etti. Teklif kabul edildi. Yapılan kaçırma planı sonrası harekete geçilerek, muhafızlar elde edildi ve Hintli Müslümanlar hapsedildikleri Galata Kulesinden kaçırıldılar.

Ankara’ya götürülmek üzere yola çıkarılan Hintli grubu ile muhafızları Kocaeli’ne geldiklerinde Melek bey attan düştü.

Yerde hareketsiz kalması sonucu Öldü sanılarak, düştüğü yerele bırakıldı. Aceleyle yola devam edildi. Ancak, Melek Bey ölmemişti. Ama, ne yazık ki arkadan gelen ve meseleyi bilmeyen bir grup Kuvayi Milliyeci tarafından İngiliz casusu zannedildiğinden dolayı şehit edildi.

İkinci Şube Müdürü Edip Bey, İstanbul’da basını Polislerin çektiği insanlardan oluşturulan vatanperver grupla birlikte çalışıp, Anadolu’daki mücadeleye yararlı olacak her hareketin desteklenmesinde, ihtiyaç duyulan her malzemenin temin ve gönderilmesinde çok yararlı hizmetler verdi. Bir an bîle olsun vatan ve milletine hizmet etmekten geri durmadı. Zor ve yorucu hizmet sonucunda madden ve manen yorgun düştü.

Hasta ve yaşlı olan Edip Bey, kalp krizi sonucu öldüğünde cenazesini kaldırtacak kadar dahi tasarrufu bulunmuyordu. Birlikte olmaktan her zaman gurur duyduğu vatanperver grubun aralarında topladığı parayla cenazesi kaldırıldı. Onun tek serveti göğsündeki vatan sevgisi idi.

İstanbul’un Altı Kıvrım Kıvrım

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Efsaneye göre, İstanbul;un altı birbirine bağlı tünellerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı; nın gizli bi yerinden de giriliyomuş ve tünel denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyomuş.
Tüneller Kapalıçarşının altından da geçiyomuş taabi. Hatta şu an, Çarşının gizli tutulan bi yerinden girilebiliyomuş bu tünellere. Buralarda yemek takımı üzerine çalışan gümüş kaplama atölyeleri varmış. Yerin dibindeki yere ruhsat verir mi belediye? Heepsi kaçakmış bunların. Çalışanlara da işe başladıkları gün, dehlizlerden kimseye bahsetmeyeceğine dair Kur’an’a el bastırılıyomuş.

Tüneller çarşının altından başka yerlere doğru da gidiyomuş ama buraları kullanmak kesinkes yasakmış. Bi keresinde biraz Kolomb ruhlarından, çokça da hazine meraklarından, (çünkü hep, ilerler hazinelerle dolu olum; geyiği yapılırmış bu atölyelerde) üç dört işçi çocuk denemiş ilerilere gitmeyi.

Dehlizler labirent gibiymiş. Çocuklardan sadece biri geri dönmeyi başarmış, diğerleri yollarını bulamayıp tünellerde kaybolmuş. Dönen çocuk da (Allah muhafaza) aklını oynatmış. Çünkü ileriki kısımlar, iskeletlerle, insan boyunda böceklerle, farelerle filan doluymuş. Bu çocuk bi daha hiç ;yeryüzüne; çıkmamış. Büttün gün dehlizlerdeki atölyelerde filan dolaşıyomuş, kim ne verirse onu yiyip, gece de artık ner;de sızarsa or;da uyuyomuş. Arada da yine tünellerin ilerilerine gidip bi;kaç gün kayboluyomuş ortalıktan. Döndükten sonra hiç bi;şey yiyip içmeden ööyle bi noktaya bakıp duruyomuş günlerce.

HERŞEYDE BİR HAYIR VARDIR…

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Bir zamanlar Afrika’daki bir ulkede hukum sure bir
kral vardi. Kral, daha cocuklugundan itibaren arkadas oldugu, birlikte buyudugu bir dostunu hic yanindan ayirmazdi. Nereye gitse onu da beraberinde gotururdu. Kralin bu arkadasinin ise degisik bir huyu vardi. Ister kendi basina gelsin ister baskasinin, ister iyi olsun ister kotu, her olay karsisinda hep ayni seyi soylerdi: “Bunda da bir hayir var!”
Bir gun kralla arkadasi birlikte ava ciktilar. Kralin arkadasi tufekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ates ediyordu. Arkadasi muhtemelen tufeklerden birini doldururken bir yanlislik yapti ve kral ates ederken tufegi geriye dogru patladi ve kralin bas parmagi koptu. Durumu goren arkadasi her zamanki sozunu soyledi:”Bunda da bir hayir var!”
Kral aci ve ofkeyle bagirdi: “Bunda hayir filan yok! Gormuyor musun, parmagim koptu?” Ve sonra da kizginligi gecmedigi icin arkadasini zindana attirdi.

Bir yil kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yasadigi ve aslinda uzak durmasi gereken bir bolgede birkac adamiy birlikte avlaniyordu. Yamyamlar onlari ele gecirdiler ve koylerine goturduler. Ellerini,ayaklari bagladilar ve koyun meydanina odun yigdilar. Sonra da odunlarin ortasina diktikleri direklere bagladilar.
Tam odunlari tutusturmaya geliyorlardi ki, krali basparmaginin olmadigini farkettiler.
Bu kabile, batil inanclari nedeniyle uzuvlarindan biri eksik olan insanlari yemiyordu. Boyle bir insan yedikler takdirde baslarina kotu olaylar gelecegine inaniyorlardi.
Bu korkuyla, krali cozduler ve saliverdiler. Diger adamlari ise pisirip yediler.

Sarayina dondugunde, kurtulusunun kopuk parmagi sayesinde gerceklestigini anlayan kral, onca yillik arkadasina reva gordugu muameleden dolayi pisman oldu. Hemen zindana kostu ve zindandan cikardigi arkadasina basindan gecenleri bir bir anlatti.
“Hakliymissin!”dedi. “Parmagiminkopmasinda gercekten de bir hayir varmis. Iste bu yuzden, seni bu kadar uzun sure zindanda tuttugum icin ozur diliyorum. Yaptigim cok haksiz ve kotu birseydi.”

“Hayir” diye karsilik verdi arkadasi.
“Bunda da bir hayir var.”

“Ne diyorsun Allah askina?” diye hayretle bagirdi kral. “En yakin arkadasimi bir yil boyunca zindanda tutmanin neresinde hayir olabilir.”
“Dusunsene, ben zindanda olmasaydim, seninle birlikte avda olurdum, degilmi?”

Ermeni eşkıyasına ” Dur ! ” Dediler

Jan 14, 2008 Author: admin | Filed under: Efsaneler

Türk milletinin tarihi süreç içinde kurduğu en mükemmel devletlerden birisi olan Osmanlı Devleti, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren hoşgörünün en mükemmel örneklerini sunmuştur. Yönetimi altına giren milletlere karşı her zaman iyi davranmıştır. İnsan haklarına gerekenden fazla önem vermiştir. Bunların arasında bulunan Ermeni ve Rumlar her zaman ayrıcalıklar elde etmişlerdir.
Ne zaman ki Osmanlı Devleti zayıflamaya başladı; bunu hisseden azınlıklar kendilerine her zaman hoşgörüyle mukabele eden Osmanlı Türklerine karşı kin ve nefretle saldırıya geçtiler. Çok uzun bir müddet komşu olarak, birlikte yaşadıkları Ermeni ve Rumların saldırılarına maruz kalan Türkler şaşkınlık içindeydiler. Onlara karşı hiçbir zaman düşmanlık yapmamalarına karşılık çok büyük bir düşmanlık görmelerine anlam veremiyorlardı.
Türlere karşı saldırılarını ileriye götüren Ermeni ve Rumlar, bu amaç doğrultusunda çeşitli çapta çeteler vücuda getirdiler. Bu çeteler vasıtasıyla yol keserek ve köylere saldırarak, Türklere zarar veriyorlardı. Can ve mal emniyeti kalmamıştı.
Devletin, çeşitli cephelerde düşman devletlerle harp halinde olması içte meydana gelen eşkıyalığın takibini zorlaştırıyordu. Bu önemli noksanlık, kahraman Türk polisinin müdahalesiyle birlikte kısmen de olsa giderilmeye başlandı.
O günlerde Adapazarı ve civarında kurduğu çeteyle eşkıyalık yapan Burbos adındaki hain Ermeni genci Yaşlı kadın-erkek ve çocuk demeden herkese zulüm yapıyordu. Halk, şeririn yaptıklarından fazlasıyla zarar görmeye başlamışa. Vatan topraklarının bir kısmının işgal edilmesinden ve bir kısım vatansızların isyan etmesinden dolayı isyancılarla mücadele edan güvenlik kuvvetleri istilacılara karşı vatan savunmasında olduğundan içerideki bu tür olaylarla ilgilenemiyorlardı. Bu durumdan haberdar olan asi etrafına topladığı bir avuç gözü dönmüş katillerle azdıkça azıyor, her taraftan yakınmalar geliyordu. İşte o an Türk Polisi devreye girdi.
Adapazarı Polis kadrosundan Üçüncü Komiser İbrahim Ethem efendi, kıdemli komiser muavini Raşit efendi ile Polis Memurları Hulusi, Reşit Rüştü, Fuat, Osman Nuri ve İbrahim efendiler şakinin peşine takıldılar.
Uzun çabalar sonucunda şakiyi saklandığı delikte yakalamaya muvaffak oldular. Burbos, ne ederse, nasıl yaparsa yapsın Türk Polisinden kaçılamayacağını anlamakta gecikmedi ama, artık iş işten geçmişti.
Kahramanlardan, Üçüncü Komiser İbrahim Ethem efendi yarım maaş ikramiye ile iftihar madalyası; Kıdemli Komiser Yardımcısı Raşit efendi ise yarım maaş ikramiye ile gümüş liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. Polis Memurları ise takdirname ile Ödüllendirildiler.
Önceki örneklerinde de olduğu gibi; onlar bu kahramanca davranışları insanlar tarafından takdir edilmek ve madalya almak için yapmamışlardı. Ama, devleti yönetenler, devlet olmanın gereği olarak, onların kahramanca davranışlarını tescil amacıyla kendine yakışanı yaptı ve onları ödüllendirdi.


Arsiv


Meta


İstatistik

    • 5 kişi online
    • 53 maximum ziyaretçi
    • 98252 toplam ziyaretçi

Tavsiyeler


En Hit Hikayeler


    Fatal error: Cannot use string offset as an array in /home/mobil/domains/mobilhikaye.com/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 592